Tevhid ve Tasavvuf

Tevhid ve Tasavvuf

"Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah" lisânen ikrar ve kalpten tasdik ile İslâmı tesîs eden iki cümley-i şerifedir. "Lâ ilâhe illallah" İslâm'ın etemmi "Muhammedürrasûlullah" mütemmimidir. "Lâ ilâhe illallah", ikrâr-ı Vahdettir. "Muhammedürrasûlullah," tasdîk-i risâlettir. Onun içindir ki âriflerin sohbeti ayn-ı ibadet ve hep tevhittir. Bu makam velîlerin hâli olup kesret âleminde vahdet müşahede eden evliyâ-yı muhakkıkîn o sermedî zevki söze sığdırmak tarif etmek için husûsi bir lisan ile konuşmuşlardır ki, onun adına tasavvuf denir.

Tasavvuf: Menşe-i âdâb-ı erkân-ı şeriattır.

Tasavvuf: Allah'a fart-ı Muhabbet ve terk-i dâvâdır.

Tasavvuf: Kimyay-ı Feyz-i iksîr-i hakikattir.

Tasavvuf: Zikr-i daimî, hurûc-i mâsivallah'tır.

Tasavvuf: Garka-i bahr-i şühûd-i Rabb-i izzettir.

Tasavvuf: Zâ-t efâl-i sıfat-ı Hakk'ı bilmektir.

Tasavvuf: Terk-i kesrettir. Kemal-i mahz-ı rahmettir.

Tasavvuf: Maşrık-ı dilden doğan şems-i hakaiktir.

Tasavvuf: Hayret-efzây-i tavâf Kâbe-i dildir.

Tasavvuf: Şems-i tâbân, bedr-i kamer, nûr-i hikmet cezbe-i ismet, makam-ı hayret, kemal-i rü'yettir. Hülâsa tasavvuf terk-i terktir. Hâsıl-ı terk-i niyettir ve teslimiyettir.

Nefs-i emmâreye hizmet eden kimse Huzûr-i Bâri'de bulunurken Cenâb-ı Hak'tan mükâfât taleb edemez. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ı unutarak nefs-i emmâreye hizmet etmiştir.

Hasta bir insan güzel yemeklerin lezzetini anlayamaz. Herhalde ağzının tadının gelmemesi, sıhhatinin iadesine bağlıdır. Şu halde nefs-i emmâreye mağlûb olan kimse hastadır. İbâdetten bir lezzet alamaz. Hasta olan kalbin temizlenmesi lâzımdır. Hasta bir adam nefesi çabuk çabuk alır, nefesleri çabuk biter ve vefât eder.

Sıhhat-ı bedeni yerinde olan bir kimse nefesi daha muntazam ve daha ağır alır, nefes daha çok devam eder ve vefâtı daha geç olur.

* * *

Resüllah (s.a.) Efendimiz, Ebû Bekri's-Sıddîk -radıyallahü anh-'a:

- Ne düşünüyorsun? buyurmuş.

Ebû Bekri's-Sıddîk -radıyallahu anh- da cevâben:

- Vücûdum genişlese de cehennemi kaplasa ve bu sûretle ümmet-i Muhammed'i Cenâb-ı Hak yakmasa, demiş.

Bunun üzerine Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-:

- Bu tefekkür yetmiş sene ibadetten hayırlıdır. buyurmuştur.

ibni Abbas -radıyallahu anh-'a:

- Ne düşünüyorsun? diye sual buyurmuşlar.

- Yevm-i kıyamette haşr'ı düşünüyorum, demiş.

- Bu tefekkür, yedi seni ibadetten efdaldir, buyurmuşlar.

Muâz -radıyallahu anh- da: Bu kâinatı, masnûatı düşünüyorum, demiş. Bunun hakkında da Rasûlüllah -sallallahü aleyhi ve sellem:

- Bu tefekkür bir sene ibadetten efdaldir, buyurmuşlardır.

Ulemâ-yı zâhirden ba'zıları vaaz ederken, filan duayı şu kadar kıraat ederseniz, şu murâd hâsıl olur, derler. Kalb temiz olmadıktan sonra kesret-i kıraat fayda temin etmez. Meselâ, küre-i arzda mevcûd bu kadar sular vardır. Menbaı birdir. Lâkin kimisi gayet güzel, gayet tatlıdır, kimisi ise bataklıkta olup içilmez. Faydası olmaz. Her halde menbaının temiz olması lâzımdır. Menbâı ne derece temiz olursa, suyunun kıymeti de o nisbette artar. İşte menbaı batınî olan kalb de temiz olmak lâzımdır. Ayet-i celîle de:

- "Ey kullarım! Sizin her birinize iki şey vâcib ettim. Evvelâ şeriat, sâniyen tarikat" (Mâide sûresi: 48) buyurulmuştur. Burada minhac, münevver bir yol demektir.

Hak Teâlâ Hazretleri yevm-i âhirette kullarına suâl buyuracak, diyecek ki:

- Ey kulum! Benim böyle bir emrim var idi. Sen aradın mı?

- Aradım amma bulamadım, derse ve mürşid de o zaman bulunmamış ise Allah Zü'l-celâl Hazretlerinin cevâbtan mülzem olması lâzım gelir. Halbuki Allah Teâlâ Hazretleri mülzem olur mu? Her zamanda irşâd-ı halk için bir kulunu âleme ibrâz buyurmuştur. Çünkü öyle olsa kulun vüs'atı dışında bir teklîf olmuş olacaktır. Eğer o kimse derse ki:

- Buldum amma kalbim sevmedi, teslim olamadım.

Cenâb-ı Hak -azze ve celle- Hazretleri buyurur ki:

- O kuluma başka kullarım tâbi olmamış mı idi? Tevâtüren onun mürşid olduğu ma'lûm değil miydi? Mâdem ki hakkında tevâtür var idi, senin de şer'an kabulün lâzım gelirdi, diyecek ve o kul azâbtan kurtulamıyacaktır. Ayet-i kerîmede:

Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz, ona insanların arasında yürüyeceği bir nûr verdiğimiz kimse, içinden çıkamayacak bir halde karanlıklarda kalan kişi gibi olur mu hiç." (En'am sûresi: 122) buyurulmaktadır.

Meyyit gibi olan insanların kalbine Cenâb-ı Hak bir nûr ihsân edip ihyâ ediyor. Artık o kalbin sahibi doğru yoldan ayrılmaz oluyor.

(R. M. Sâmi, musahâbe 6 . s. 12, 132-135.)