Zikrullah

Zikrullah

Allah Teâlâ buyuruyor:

"Gündüzün iki tarafında gecenin yakın saatlerinde namazı dosdoğru kil. çünkü hasenât, seyyiatı giderir. Bu, hakki zikredenlere güzel bir öğüttür." (Hud Sûresi, 114)

Hasenâtın ahseni, tâatların efdali Allah hakkında ilim sâhibi olmak ve O'nun tevhidinin yolunu bilmek ve nefsin hevasına muhalefet etmektir. Kul zikrullah ile günahlardan arınır, tezkiye-i nefse ancak zikrullah ile müyesser kılınır. Tasfiye-i kalbin de yegâne medârı zikrullaha kesretle devâmdır. Zikrullah ile kul, Allah'a ibâdete kuvvet kazanır, şeytanin hilelerinden, tuzaklarından kurtulur. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e:

- Ya Resûlallah, kelime-i tevhid hasenâttan midir? denildikçe:

- "O Hasenâtın ahsenidir" diye buyurmuşlardır.

Âyet-i celîlede, namazın gece ve gündüz muayyen vakitlerde, zikrullahın ise her vakit devam etmesine işaret vardır. Ayrıca bu insanin zaruri ihtiyaçlarındandır. gündüz nasıl epey vaktini maişet talebine, gecenin fazlaca bir vaktini istirahatine hasrediyorsa, günün ibâdet vakitlerini ibâdetlerine hasredip diğer her ânini da zikrullaha vakfetmelidir. Yani, "el kârda, gönül yârda" olmalıdır. böyle olursa hasenat, seyyiatı giderir, temizler.

Ebû Bekir Verrak demiştir ki, senelerdir dört şeyi aradık, dört şeyde bulduk:

1- Allah'ın rızâsını aradık, O'na itaatte ve ibâdetde bulduk.

2- Maişet genişliği aradık, duhâ (kuşluk) namazında bulduk.

3- Din selâmeti aradık, lisanı muhafazada bulduk.

4- Kabir aydınlığı aradık, gece namazında bulduk.

Din ve inançlar hususunda insanlar dört kısımdırlar:

1- Saâdet libâsı içinde bulunup nefsi ve ruhu said olanlar. Bunlar enbiyâ hazarâtı ve ehl-i tâattir.

2- Şekâvet libâsı içinde olup sakî bulunanlar. Bunlar da küfürlerinde musırr olanlardır.

3- Saâdet libâsı içinde bulunup nefsi sakî olanlar. Bunlar Bel'am bin Bâûr, Bersıysâ ve İblis gibi olanlardır.

4- Şakâvet libâsı içinde bulunup nefsi saîd olanlardır. Bunlar da Bilâl, Suheyb ve Selman gibilerdir ki ilk hallerinde iken küfür diyarlarında kötülerin elinde kalmışlar, sonra nefislerindeki saâdet cevheriyle Allah üzerlerindeki libâs-i şekaveti, takvâ ve hidâyet libasına tebdil etmiştir.

İhyâ'da denir ki: İnsanı vuslattan alıkoyan sülûkun olmayışı, sulûkdan alıkoyan iradenin olmayışı, iradeden alıkoyan imanın olmayışı, imandan alıkoyan da hidâyetin olmayışıdır.

- "Bir de (bu ibâdetlere devamda) sabret. Zirâ Allah ihsan erbabının ecrini zayi' etmez.

Sizden önceki devirlerde insanları yeryüzünde fesat çıkarmakdan vazgeçirmeye çalışacak (bu sûretle onları helâkden kurtaracak) fazilet sâhipleri bulunmalı değilmiydi? O devirlerin insanları içinden, vazifelerini yaptıkları için kurtardığımız kimseler pek azdır. Zâlim olanlar, yalnız kendilerine verilen dünyevî refâhın ardına düştüler. Günahkâr insanlardı onlar.

Senin Rabbin, ahalisi (hem nefislerini, hem birbirlerini) ıslâh edip dururlarken o memleketleri bir zulüm yüzünden helâk edecek değildir!" (Hûd Sûresi-115-117)

Hadis-i şerifde:

"Allahü Teâlâ birkaç kişinin yahud bir zümrenin ameli dola isiyle umuma azâb etmez. Münker, aralarında açıkça görünür de bunlar onu ortadan kaldırmağa muktedir oldukları halde yapmazlarsa Allah Teâlâ onu yapanlara da, mani' olmayanlara da azâb eder," buyurulmuştur.

aralarında sıdk u yakın erbâbından emr-i bi'l-ma'ruf, nehy-i ani'l-münker yapan bir kimse, yahud bir cemaat bulunmayan bir topluluk fesad üzerinde içtima' etmişler ve helâk olacaklar demektir.

Bir belâ geldiğinde, sebebinin asli araştırılırken bir topluluğun evvelâ birbirlerine muamelelerindeki hıyanetlerine ve yekdiğerlerine ezâ ve zulümlerine bakılır.

bazı büyükler demişlerdir ki, sirkin cezası umumiyetle âhrete bırakılmakla, mülk sirk ile devam eder fakat zulm ile devam etmez.

Düşünmek gerekir ki, Mümin olmadıkları halde, Nuşirevân adl ile, Hâtem ise cûd u sehâ ile şöhret buldular." Hattâ adl Nuşirevân'ın lâkabı olmuştur. Bu da halkına zulmu, cevri olmadığı, adli zâhir olduğu için olmuştur. Yoksa sadece medh u senâsı için değil. Hem de Nûşirevân olduğu vakit bütün memleketi dahilinde tabutu dolaştırılmış ve:

- "Üzerimizde hakki olan varsa gelsin!" diye nidâ ettirilmiş, fakat kimse çıkıp da "benim onda bir dirhem hakkim vardı" dememiştir. (Ruhu'l-Beyan: 2G132)

Hadîs-i şerifde:

"Zulümden sakininiz. çünkü o kalbilerinizi harâb eder." buyurulmuştur, ki kalb harâb olunca sâir âzâ da harâb olur.

Allah'ın gazab ettiklerine buğzetmemek, memleket içinde ve bütün yeryüzünde fesâdı artırır. Bu da sultanların fesâdındandır. sultanların fesâdının sebebi de evvelâ ulemânın fesâdından, yani bozulmasındandır. Eğer kotu âlimler olmasaydı devlet büyüklerinin fesâdı azalırdı. Bir de her asırda ulemâ hak üzerinde ittifak etseler, zulmun men'ine hep berâber çalışsalar ve bütün güç ve gayretlerini sevkederek dinin ve ahlâkin öğretilmesine çalışsalar, melikler fesâda cür'et edemezler, fırsat bulamazlar ve aralarında zulüm diye bir şey kalmazdı.