Allah Teâlâ buyuruyor;
"Bir de (bu ibâdetlere devamda) sabret. Zirâ Allah ihsan erbabının ecrini zâyi etmez.
Sizden önceki devirlerde insanları yeryüzünde fesat çıkarmakdan vazgeçirmeye çalışacak (bu sûretle onları helâkden kurtaracak) fazilet sâhipleri bulunmalı değil miydi? (O devirlerin insanları) içinden (vazifelerini yaptıkları için) kurtardığımız kimseler pek azdır. Zâlim olanlar, yalnız kendilerine verilen dünyevî refâhın ardına düştüler. Günahkâr insanlardı onlar.
Senin Rabbin, ahalisi (hem nefislerini, hem birbirlerini) islâh edip dururlarken o memleketleri bir zulüm yüzünden helâk edecek değildir" (Hud Suresi; 115- 117)
Hadis-i Şerifde: "Allahü Teâlâ birkaç kişinin yahud bir zümrenin ameli dolayısıyle umuma azâb etmez. Münker, aralarında açıkça görünür de bunlar onu ortadan kaldırmağa muktedir oldukları halde yapmazlarsa Allah Teâlâ onu yapanlara da mani olmayanlara da azâb eder" buyurmuştur. Aralarında sıdk u yakin erbâbından emr-i bi'l- ma'ruf, nehy-i ani'l-münker yapan bir kimse, yahud bir cemaat bulunmayan bir topluluk fesad üzerinde ictima etmişler ve helâk olacaklar demektir.
Fukahâ demişlerdir ki, Allah'ın hukuku gayet kolaylıkla hallolunmağa, kulların hukuku ise gayet zorlukla hallolunmağa mebnîdir. Her ikisi birden bahis mevzuu oldukda kulların hukukunu daha evvel düşününüz.
Bir belâ geldiğinde, sebebinin aslı araştırılırken bir topluluğun evvelâ birbirlerine muamelelerindeki hıyanetlerine ve yekdiğerlerine ezâ ve zulümlerine bakılır.
Bazı büyükler demişlerdir ki, şirkin cezâsı umumiyetle âhırete bırakılmakla mülk şirk ile devam eder fakat zulm ile devam etmez.
Düşünmek gerekir ki, Nuşirevan adl ile, Hâtem ise cûd ü sehâ ile şöhret buldular. "Hatta adl Nuşirevan'ın lâkabı olmuştur. Bu da halkına zulmü, cevri olmadığı, adli zâhir olduğu için olmuştur. Yoksa sadece medh u senası için değil. Hem de Nuşirevân öldüğü vakit bütün memleketi dahilinde tabutu dolaştırılmış ve:
- "Üzerimizde hakkı olan varsa gelsin!" diye nidâ ettirilmiş, fakat kimse çıkıp da "benim onda bir dirhem hakkım vardı" dememiştir. (Ruhul- Beyan: 2/132)
"O (Allah) mevcud imanlarına iman katmak, imanlarını artırmak için mü'minlerin kalblerine sekineti indirmiştir." (Fetih suresi 4) buyuruluyor.
Bilinmelidir ki, iman ancak sekine ile artar. Aynı şekilde enbiyâ ve mûrselin hazerâtının ve ümmetlerinin kıssalarını dinlemekle insanların yakîni artar. Bu sebeple denilmiştir ki, sâlihlerin hikâyeleri Allah'ın askerlerindendir. Fakat, bu kalbini Allah'ın sebâtda kıldığı kimseler içindir, Ebû Cehil gibi şekki üzerine şekki, küfür üzerine küfrü artan kimseler için değil.
"Göklerde ve yerde gizli olan şeylerin ilmi Allah Teâlâ'ya mahsustur. Ve cümle işler ancak Allah Teâlâ'ya irca olunur. Binâenaleyh Allah Teâlâ'ya ibâdete devâm et. Zirâ ibâdete layık ancak O'dur. Ve Allah Teâlâ'ya tevekkül et, çünkü rabbin sizin amellerinizden habersiz değildir." (Hud Suresi 123)
Gaybi ancak Allah Teâlâ bilir. Vakt-i merhûnuna kadar gaybden olan enbiyâ ve mürselinin ve ümmetlerinin haberlerini en doğru olarak haber veren ancak O'dur. Bütün işler O'na irca olunur. Yani O'nun irade ve tasarrufu altında cereyan etmektedir. Bu sebeple O'na tam inan ve emirlerine tam sarıl!
Tevekkül, her işde Allah Teâlâya tam inanmak ve güvenmekdir. Tevekkülün mahalli kalbdir. Yani tevekkül bir kalb işidir. Zâhirde tedbirini almak kalbin tevekkülüne münâfî değildir. Takdir Allah'ındır. Bir şey zorlaşırsa yine O'nun takdiri iledir. Bütün kullara gereken, ancak Allah'ı ma'bûd tanımakdır, O'na tam ma'nasıyle iman ve itimad etmektir. Makam, mansıb, akıl, mal ve evlâda itimad ve tevekkül her zaman iyi netice vermez. Çünkü bunlar da ayrıca onları halkeden ve rızıklarını tekeffül eden Allah'a muhtacdırlar.
Hadis'de vârid olmuştur ki: "Yeryüzünde ekili hiçbir ekin, ağaçlarda bitmiş hiçbir meyve yoktur ki üzerine: "Bismillahirrahmanirrahim. Bu fîlan oğlu filânın rızkıdır." diye yazılı olmasın.
Allah rızıkları cesedlerden bin sene evvel yaratıp semâ ve arz arasında yaymış, rüzgârlar onlara vurup meşrık ve mağrıb arasını doldurmuşlardır. Mahlûkattan nicelerinin rızıkları binbir yere, kimisinin yüz yere, kimisinin ki kapısının önüne düşmüştür. Sabah akşam gidip onları toplayacaktır. Sen rızkını nasıl arıyorsan o da seni aramaktadır.
İbâdetlerin efdali, tevekkül makamında tevekkülü tam yapmak, rızâ makamında rızâyı tam yapmak, fenâ makamında fenâyı tam yapmaktır. Bütün ibadetlerde bu minval üzere devam edilmelidir. Lâkin hakikatte ibâdet, adetleri terk, nefse muhalefet, mücahedelere devâm, Allah'dan gayrilerden, masivâdan kesilmektir. Kul böylece ibadet makamından ubûdiyet makamına vâsıl olmalıdır. Bu da ancak tevhidin kemâliyle hasıl olur. Tevhidin kemâli de ibâdetlere ve her an ve her yerde zikrullah'a mülâzemetle hasıl olur.
Ebû Bekir Verrak demiştir ki, senelerdir dört şeyi aradık, dört şeyde bulduk:
1- Allah'ın rızâsını aradık, O'na itaatte ve ibâdette bulduk.
2- Maişet genişliği aradık, duhâ (kuşluk) namazında bulduk.
3- Din selâmeti aradık, lisanı muhafazada bulduk.
4- Kabir aydınlığı aradık, gece namazında bulduk.