Merhum Ahmet Ziylan ile…

Ben, bütün insanları hep misafir olarak görürüm. Başta kendimi. İnsanları misafir olarak gördüğün zaman onların hatasını görmüyorsun. Genelde insanlar, diğer insanların iyi taraflarını ölümden sonra görüyorlar. Bu da güzel bir şey ama iyi tarafları aslında ölmezden evvel görmek lâzım. Çünkü o zaman karşılıklı olarak bir muhabbet başlıyor, insanların iyi taraflarından istifade ediyorsunuz. Kötülük ve kavgadan uzak duruyorsunuz.

Hacı Ahmet Ziylan ağabey, dürüstlük ve hayırseverliği ile maruf bir ticaret ehli idi. Gaziantep’te ayakkabı çırağı olarak başladığı iş hayatının sonuna doğru Türkiye’nin en büyük sanayicilerinden biri sayılabilecek bir hacim ve kaliteye erişmişti. Ama bu başarısı hayatı boyunca en önemli karakter çizgisi olarak temayüz etmiş tevazuundan hiçbir şey eksiltmemişti. Çabucak köşeyi dönmenin ideal, dürüstlüğün enayilik ve başkalarının üzerinde yükselmenin marifet olarak görüldüğü bir vasatta Ahmet Ziylan ağabeyin hayat hikâyesi doğruluk, azim ve gayretin en karlı ticaret olduğunu gösteren mühim bir misaldir.

Ahmet Ziylan ağabey eskimez tabiriyle “zü’l-cenaheyn” bir insandı. Bir taraftan insanlara faydalı olmak için işini en güzel ve doğru şekilde yapmanın gayreti içinde yaşamıştı. İşinin ehli idi, çekirdekten yetişmiş, bugün iş dünyasında başarının kuralları olarak anlatılan birçok doğruyu bizzat keşfetmiş ve yaşayarak tatbik etmişti. Onun ibretler ve güzel vakalar ile dolu hayatı iş ve meslekte doğruluk, dürüstlük ve istikamet üzere olmanın kalite ve başarıyı nasıl getirdiğinin ispatıdır. Yaşadıklarından kendine has üslubu ile çıkarttığı dersler ve anlattığı hikâyeler hayat okulundaki güzel öğrenciliğini göstermektedir. Bu güzel vasfı O’na zamanla birçok insanın kendisini örnek alabileceği bir eğiticilik de kazandırmış, gayret gösterdiği her alanda beraberindeki insanlara maddi ve manevi rehberlik yapmış, kaleme aldığı makale ve kitaplarla bu müktesebatını sonraki nesillere de miras bırakmıştır.

Ziylan ağabeyin işini güzel ve doğru yapmanın dışında ikinci mühim vasfı da Kur’an hizmetleriydi. Başta kendi memleketi Gaziantep olmak üzere Türkiye’nin birçok beldesinde ve Kazakistan, Kırgızistan gibi dış memleketlerde Kur’an eğitim ve öğretimine omuz vermiş, özellikle çocukların ve gençlerin Kur’an ile buluşmaları için sadece hayırseverliği ile değil müteşebbisliği ile bizzat gayret göstermiştir. O’nun Kur’an’a hizmetindeki şevki, gayreti ve heyecanı bu hizmetlerde bulunurken, konuşurken ve meşgul olurken simasına yansıyan parlaklıktan çok rahat okunabilirdi. Ticaretin kitabını yazacak seviyedeki bu başarılı iş insanının Kur’an hizmetlerindeki çaba, gayret ve teşebbüsleri esas kârlı ticaretin ne olduğunu anladığını ve bu minvalde son nefesine kadar canla başla çalıştığını gösteren ince bir nüktedir.

Ahmet Ziylan ağabeyin hayatı; kendisine, beldesine, ülkesine ve bütün bir âleme faydalı olmak ve bu fayda peşinde bıkmadan,  usanmadan koşturmak gayretinin müşahhas bir örneğidir. Yeni nesillerin, Ziylan ağabeyin Allah ve Rasûlü’nün yolunda samimi bir mümin olarak ideallerini gerçekleştirmek için yaşadığı hayattan çıkartacakları dersler çoktur. Altınoluk ailesinin de samimi ve candan bir mensubu olan Ahmet ağabeyimiz her hafta başı yapılan müessese sohbetine fırsat buldukça iştirak eder, başta dergimize abonelik olmak üzere, yayınlarımızın dünyanın dört bir tarafına ulaşması için çaba sarf ederdi. Ahmet Ziylan ağabeyimize Allah’tan rahmet niyaz ediyor, hayrül halefi olacağına inandığımız ahfadına güzel sabırlar diliyoruz. Kendisi ile bu yaz yapmış olduğumuz, daha çok iş dünyası eksenli son röportajı siz okuyucularımızın istifadenize sunuyor, ruhu için bir Fatiha-üç İhlas istirham ediyoruz.

  • İş Modelinizi nasıl tarif edersiniz?

AHMET ZİYLAN: Allah vermezse hiçbir şey yapamazsın. Verdiyse hangi ortağına, hangi çocuğuna verdi diye düşünecek, kendini üstün göremeyeceksin. İşi kendin için yapmayacak, başkalarının hayrı için çalışacaksın. Şahsi istifade için çalışırsan, hiçbir şey yapamazsın. Karınca gibi değil arı gibi çalışmalı. Ne iş yaparsan ya işini severek yapmalısın. Sevdiğin iş sana zor gelmez. Sevdiğin işte hata aramaz, sızlanmaz, öğlen yemek yemiş miydim, akşam kaçta çıkacaktım diye aramazsın.

İşini seven işini ilgi gösterir. İlgi araştırmayı doğurur. Zamanla bu adamı bilge yapar. Çalışkan olmak yetmez, dürüst çalışmak gerekir, o da yetmez, dürüst çalışmak verimli çalışmak da gerekir. Sonra sabır gerekir; sebat ve devamlılık gerekir. En sonunda kanaat etmek gerekir. Kanaat edenlerin hepsi zengindir.

İnsan ne yaparsa kendine yapar. İyi çalışırsa kendisi fayda görür. Bir çalışanımız vardı, hem bize çalışır, hem de kendi kendine gizli iş yapardı. Buna biz sana yardımcı olalım, kendi işini kur demişizdir. Bizden eksilmez. Sen yeter ki dürüst ol. Kimse annesinden çırak olarak doğmadı ki… Dürüst olursa ve nasibi varsa herkes iş sahibi olur. Biz onlara yardımcı oluruz. Mesela bu arkadaşa işini kur dedik. Sermayem yok dedi. Şöyle bir teklif yaptık: Kıdem tazminatını verelim, üstüne bir o kadar da biz katalım. İşini kurdu. Niye? Adamdan, davranışlarından memnunduk. Sen yeter ki dürüst ol ve iyi çalış, muhakkak karşılığını görürsün. Bizi görmüyor diyenler kendilerini görmüyorlar, çünkü herkesi kör sanıyorlar. El elin aynası, batmanı, terazisi derler. Patron görmüyorsa, yanındaki görür, o görmüyorsa, bir başkası görür. Biri seni muhakkak görür.

  • Başarının bir sırrı var mıdır?

AHMET ZİYLAN: Ben üstünüm duygusunu bırakmadan bir yere varamazsın. Ben hiçim diyeceksin. Kendini başkalarından üstün gördüğün müddetçe olmaz. Ben iki defa iflas ettim. Sonra bir arkadaşımın yanına girdim. Onun üst katında çalışmaya başladım. Güya saklanıyorum. Kimden saklanıyorsun ki? Alt katta usta yokmuş. Adam merdivenden çıkmış. Beni gördü. “Aa sen burada mı çalışıyorsun” dedi. Saklanmada hayır yok. Ben buyum arkadaş. Kimseden bir şey sakladığım yok. Mahmutpaşa’da şemsiye de sattım bu arada. İstanbul’a geldim bir keresinde. Her gün otele gidiyorum. Para gidiyor, bir türlü alışveriş yapamıyorum. O günlerde yağmurlu. Çakmakçıların alt tarafında bir dükkândan şemsiye aldım. 12 kadın, 12 şemsiyesi… 10 liraya aldım, 15 liraya sattım. Bu yırtılmaktır işte. Ayıp olur, utanırım, beni görürler, ne demek? Sen haram mı işliyorsun? İnsan böyle şeylerden çekinirse olmaz.

Bugün evlâtlarımıza, tevazuu öğretmeliyiz. Sahip olduğu eşya ile övünmenin ve parayla, pulla, makamla mevki ile böbürlenmenin çok çirkin olduğunu anlatmalıyız. Çünkü gerçek büyüklük, gönül âlemindeki olgunlaşmadır. İnsana o yüceliği, o vakar ve heybeti, Allah lutfeder. Onları, Allah gönüllere sevdirir. Öyle kişilerin kimse reklâmını yapmaz, insanlar onları kendiliğinden sever. Maddeyle, eşyayla, sonradan görme hâl ve tavırlarla elde edilmeye çalışılan büyüklük, aslında küçüklüktür.

1972-1973 seneleriydi. Topkapı Gümüşsuyu Caddesi’nde bir işyerimiz var, ayakkabıda kullanılan telâ ve kauçuk taban üretiyorduk. 35-40 çalışan elemanımız vardı. Bir cumartesi günü saat 16.00-17.00 civarı, işçilerin hepsi gitmiş, firmada bir tek ben, bir de ortağım (eniştem) bulunuyorduk. Bir kamyon geldi, bize telâ üretiminde kullandığımız ham bez getirmiş. Her hafta 20-25 bin metre bez alırız, Denizli’den gelir. Ama bu sefer işçiler gitmiş, vakit ikindi olmuş. Bezleri indirip depoya taşıyacak hiç kimse yok. Şoföre, “kardeşim, zamansız getirdin. Yarın da pazar, ancak pazartesi günü indirebiliriz.” deyince şoför; “nasıl olur?!. Benim 2 günüm ölür. Ben çok zarara uğrarım!” diye figan etti. Ortağıma: “adam haklı; yazık, iki günü ölmesin. Söyleyelim şoför arabaya çıksın, bez toplarını karoserin arkasına koysun, biz de seninle oradan depoya taşıyalım.” dedim. Şoför sevindi. Başladık 2 ortak taşımaya. Bezlerin yarısını taşımıştık ki adam bize ne dese beğenirsiniz: “Bakın sizi patronunuza şikâyet edeceğim, dalga geçe geçe (yavaş) çalışıyorsunuz.” Tabiî biz güldük: “Kardeşim, biz senin iki günün ölmesin, zarara uğrama diye seni düşünüyoruz. Sen de bizi şikâyet edeceksin, öyle mi? Biz ikimiz de buranın patronuyuz.” deyince adam mahcup oldu, üzüldü, özür diledi. Biz çalıştık, adamı zarara sokmadık, neyimiz eksildi? Mevlâ’m her şeyden haberdardır. «Patronuz» diye kendimizi havaya sokmadık. Ne kaybettik? Başkalarının iyiliğini istedik de zarar mı ettik?

  • İşinizde başarılı olmak için özel bir usul takip ettiniz mi peki?

AHMET ZİYLAN: Öğrenmenin, görmenin çok önemi var. Bunları zaman kazandırır. Biz denemeyle, tecrübeyle öğrendik. Gençken kafam iş ile dolar, erkenden yatardım. Gece yarısı uyanırım, dinlenmişim, kan devri daimini yapmış, beyin kendine gelmiş. O vakit düşünmeye başlarım, alırım elime kalemi defteri ve başlarım yazmaya. Gece yarısı benim için en verimli saattir. Kalıpçıda bir işim vardı, baktım olmamış, nasıl yapar, nasıl yaparım diye düşündüm, ertesi gün gittim adama nasıl yapacağını tarif ettim. “Yahu sen bunları ne ara düşündün” dedi. Ben bunları gece düşündüm. Bunu kendim buldum, kimsenin tavsiyesi değil. Başkası için farklı olabilir. Kafamın çabuk yorulduğunu fark ettim, dinlendirmem lazım. O anda hiçbir şey yapmam.

Gençken zengin olmaya dair bir kitap geçti elime altmış, yetmiş sayfalık. Onu okurdum. Kitabı özü şu tek kelime idi: öfkelenme. Hamama gittin, millet yıkanıyor, hamamcı dedi ki “suyumuz bitti.” “Yahu bunlar yıkanıyor, sen bana su yok diyorsun” deme. “Ben zaten gözüm tutmadı burayı çıkacaktım, bahane arıyordum, teşekkür ederim” de. Kitapta geçen bir hikâyeydi sanırım, beni çok etkilemişti. Adam atını bağlamış, bakkala girmiş. Sonra giren bir çocuk “amca atın kaçtı” demiş. Adam hiç istifini bozmamış: “dünyadan da kaçamaz ya…” demiş.

  • İnsanlarla nasıl geçindiniz?

AHMET ZİYLAN: Ben, bütün insanları hep misafir olarak görürüm. Başta kendimi. İnsanları misafir olarak gördüğün zaman onların hatasını görmüyorsun. Genelde insanlar, diğer insanların iyi taraflarını ölümden sonra görüyorlar. Bu da güzel bir şey ama iyi tarafları aslında ölmezden evvel görmek lâzım. Çünkü o zaman karşılıklı olarak bir muhabbet başlıyor, insanların iyi taraflarından istifade ediyorsunuz. Kötülük ve kavgadan uzak duruyorsunuz. Kendime diyorum ki; Bir yere geldin, misafirsin. Kimsenin kalbini kırar mısın? İki günlük mühletin var. Kimseye bir hakarette bulunur musun? Ters bir şey yapar mısın? Münasebetlerde araya misafirlik bakışı girince pek çok mesele iki taraflı çözülüveriyor. Elli senelik sanayiciyim, hiçbir çalışanımla kötü olmadım. Bunu övünmek için söylemiyorum. İyiler hep bana mı düştü? Sen iyi olursan herkes iyi olur. Şu adam böyle kötü, insanlar şöyle kötüleşti, böyle kötüleşti, eskiden de kötü vardı, şimdi de var. Evet, senin söylediğin gibi insanlar yok değil. Fakat insanların çoğu yine dürüst, güvenilir, inanılır insanlar; eğer senin dediğin gibi olsa hayat yaşanmaz hâle gelir. Zaman kötü demeyin. Ben şimdi merdiven inemiyorum. Merdiven başına geldiğimde birisine “kardeşim beni indirebilir misin” diye rica ediyorum. Merdiveni inip de kendisine teşekkür ettikten sonra tebessüm etmeyenini görmedim.

Hepsi mutlu o yaptığından ötürü. Seninle mi uğraşacağım demiyor hiçbirisi. Önce kendimizden başlayalım. Sen babana, kardeşlerine, arkadaşlarına güvenmiyor musun?”

İnsanlara faydalı olmak, onları doğru bildiğimiz yöne çağırmak, çekmek yolunda da alelacele yaklaşmak, söylenecek şeyleri paldır küldür, öncesine sonrasına dikkat etmeden anlatmak sadece ürkütüp kaçırmak neticesini doğuruyor. İnsanlara tesir etmek için de yanlarına gürültü-patırtı yapmadan, yumuşak bir şekilde yaklaşmak gerekiyor. Yavaş yavaş kendini kabul ettirmen gerekiyor. Hâlinle, hünerinle, davranışlarınla, yaşayışınla, doğruluğunla, dürüstlüğünle her şeyinle kendini kabul ettirmen gerekiyor. Ondan sonra zaten senin arkana düşüyorlar, gittiğin yoldan gidiyorlar. Yoksa ne kadar söylesen, anlatsan, bağırıp çağırsan, arkana düşmelerinin, sana tâbî olup davetini kabul etmelerinin imkânı yok.

  • Dürüstlüğe çok önem veriyorsunuz.

AHMET ZİYLAN: Hangi hedefe doğru, hangi yolda ilerliyor olursa olsun, bir insanın en mühim sermayesi dürüstlük ve fedakârlıktır. Kişi; yalandandolandan elde edilemeyen muvaffakiyeti, Allah’ın inayetiyle dürüstlüğüyle elde eder. Fakat elbette, insan başarılı olayım diye dürüst olmamalı, insanlar bana rağbet etsin diye fedakâr maskesi takmamalıdır. Zaten böyle bir yapmacıklık da başlı başına dürüstlüğe aykırıdır. Dürüstlük ve fedakârlık insanın özünde bulunan ahlâkî meziyetleri olmalıdır. Önemli olan içimizde zaten mevcut olan bu hasletleri piyasa söylentilerine, o bahsettiğimiz yanlış yönlendirmelere uyup da kaybetmemek. Peşin menfaatler uğrunda hep kötülüğü isteyen nefsimize değil kirletmediğimiz vicdanımızın sesine kulak vermek.

Ayakkabıcılara çifti toptan 40 liraya ayakkabı satıyordum. Bir gün başka vilâyetten gelme yabancı bir müşteri geldi. Benden 15-20 çift ayakkabı aldı. Tutturdu, “illâ ki, ayakkabıyı 38’den vereceksin.” “Yok, olmaz” dedim. Yanımda misafirlerim filân da var. Zorladı, parayı bıraktı gitti. Biz de 38’den kabul etmiş olduk. Cumartesi günü benim ayakkabı verdiğim mağazalardan para toplayacağız. Gittim. Herkes zarfımı hazırlamış. Para aldığım yerlere: “Bu hafta beni üzen birisine ayakkabıyı 38’den sattım. Beni seven dostlarıma da bundan fazlaya satmam. Bu hafta ayakkabı fiyatı 40 değil 38 liradır. Paranın üstünü buyurun!” dedim. Ben sadece dürüstlük ve fedakârlık adına yapmıştım bunu. Fakat o zaman için milyonlar vermiş olsam bu kadar reklâmımı yapamazdım. Müşterilerimiz ne söylüyorsam onu kabul etmeye başladılar. «O adamdan kötülük gelmez.», «O adam ne söylüyorsa doğrudur.» diye düşündüler. Hiç üzmeden ne dersek o oluyordu. Böylece çok gönül kazanmış olduk. Yaptığımız fedakârlığın değeri ise o günün ederiyle 300 lira idi.

Bile bile yanlış yapıp, hilebazlık edip, başkalarını kandırıp, haksız menfaat sağlayan kişilerin sonu kesinlikle hüsrandır. Daha bu dünyadayken belâlarını bulurlar. Kendi üzerlerinde bir musibet gerçekleşmese de; ailesinde, çocuklarında bir sıkıntı yaşar, dolaylı olarak cezalarını çekerler. Halk arasında; “Şöyle yaptı, böyle yaptı, köşeyi döndü!” gibi sözler söylenir. Aslı yoktur. Başkalarının hakkına tecavüz eden, hile yapan, yalan söyleyerek menfaat sağlayanların mutlu olanını görmedim. Ahirette de elbette hâlleri perişan olur. Sevapları varsa hepsini hak sahiplerine vererek iflâs eder, cehennemin yolunu tutar. Bu hâllere düşen kişilere özenmeyip, onlara acımamız gerekir. Amaç nedir? Önce Allah’ın rızasını kazanmak, sonra da Allah’ın yarattıklarına faydalı olmak için çalışmalı, gayret etmelidir. Yaptığı işi en iyi şekilde yapıp onu kullanacak müşterilerinin iyiliğini istemek, müşteriyi memnun ederek; “Ne güzel yapmış! Eline sağlık! Allah râzı olsun!” demesini sağlamak, işte gaye bu olmalıdır.

Müşteri, Allah’ın nimetinin vesilesidir. Onlar ne kadar hatalı söz söyleseler de onlara karşı nazik ve güler yüzlü olmak gerekir. Onların iyiliğini istemeli, alışveriş yapmasalar da güler yüzle, severek uğurlamalıdır. Yarın yine gelirler. Onları küçük, hatalı görmek yanlıştır. Sevip, hürmet etmelidir. Bir zaman Gaziantep’e bir freze makinesi getirmiştim. Ayakkabı üretenler, ürettikleri ayakkabıları bize getirirler, biz bunların kenarlarını, topuklarını ve altlarını düzeltir, boyar tekrar veririz. Herkes getirdiği işin çok çabuk yapılmasını ister, biz de “şu saatte biter.” diyerek sıraya koyardık. Sistem böyle çalışırdı. O zamanlar bir oğlum vardı, ismi Mahmut. 17 aylıktı. Konuşuyor, koşuyor, sabahları ayaklarıma sarılır; “–Baba! Beni de götür!” der. Beraber yatar yuvarlanırız, tam sevimli zamanı. Hem başka çocuğum da yok. Bir gün hasta oldu. Doktor-ilâç fayda vermedi. Bir hafta sonra da vefat etti. Sabahtan yıkadık, namazını kıldık, 8-10 kişi mezarlığa götürdük, defnettik. Ağzımı bıçak açmıyor. Acım çok, ama müşteriler gelirler diye müşteri hatırına işyerine geldim, çalışıyorum. Müşteriler, aynı zamanda arkadaşlarım, saati geldiği hâlde işlerinin yapılmadığını görünce kızdılar, “sözünüzde durmuyorsunuz, araya başkasının işini alıyorsunuz” gibi sözler söylediler. Konuşacak hâlim yok, susuyorum. Hiçbir kelime söylemiyor, söyleyemiyorum, içim ağlıyor, mazeret beyan edemiyorum. Bu arkadaşlar bir saat kadar sonra durumu öğrenmişler. Toplanıp yanıma geldiler: “Kardeşim böyle bir durumun var, yaralısın. Bize niye söylemiyorsun? Biz de sana ulu orta lâf ediyoruz. Ne olur kusurumuza bakma! Hele işi bırak! Şuraya otur. Konuşacak hâlin yok. Her şeyin bir zamanı var. Bugün biz de seninle beraberiz. Biraz su getirin, yüzünü yıkayalım…” Koluma girdiler, beni eve götürdüler… Niye öyle yaptım? Müşteri hatırı için, sözümde durmak için!

********

TÂZİYE

Şükür Ehli Bir Rahmet İnsanı

  • Osman Nûri Topbaş

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “Doğru sözlü, dürüst ve güvenilir tüccar; nebîler, sıddîklar ve şehidlerle beraberdir.” buyuruyor. (Tirmizî, Büyû, 4)

Zamanımızda bu nebevî ölçüye uyan insan aransaydı, ilk hatıra gelecek işadamlarından biri de hiç şüphesiz ki Ahmet Ziylan olurdu.

Gözlerden hırs ve zulmetin fışkırdığı, hakkın-hukukun kaybolduğu, vahşî kapitalizmin vicdanları kurutup merhameti unutturduğu, modern bir câhiliyenin yaşandığı devrimizde; Ahmet Ziylan ağabeyimiz, İslâm’ın ticaret ahlâkıyla beraber; ihlâs, takvâ, merhamet, şefkat, cömertlik, muhabbet ve samimiyetiyle de, elinden, dilinden, hâlinden ve kālinden ümmetin müstefîd olduğu; -âcizâne kanaa timizce- ağniyâ-i şâkirîn’den, yani varlık imtihanını güzelce verebilen, şükür ehli, rahmet insanlarından biriydi.

Onu, fazîlet ve istikâmet numûnesi duruşuyla, tıpkı amcam Hulûsi Topbaş’a benzetirdim. Hulûsi amcam da vefat ettiğinde, Necip Fâzıl Kısakürek onun hakkında; “büyük sahrâda deniz kuşu, buz dağında hurma ağacı, taaffün ikliminde misk kokusu” gibi edebî teşbihlerle; toplumdaki menfî vasata rağmen, temiz ve dürüst duruşunu aslâ bozmayan ender şahsiyetlerden biri olarak takdir etmişti.

Ahmet Ziylan Beyefendi de, içinde yaşadığımız bu âhir zamanda, âdeta asr-ı saâdetten gelen nefes-i Rahmânî’yi mukaddes bir emânet gibi yüreğinde titizlikle koruyan, çok kıymetli bir dostumuzdu.

Memleketi Gaziantep’ten İstanbul’a, hattâ kardeş coğrafyalarımızdan Kırgızistan ve Kazakistan’a kadar, elinin ve yüreğinin uzanabildiği daha nice yerdeki İslâmî ve insânî bütün hizmetlere öncülük eden, gayret-i dîniyye sahibi, hamiyetperver ve son derece mütevâzı bir vakıf insanıydı.

Ahmet Ziylan ağabeyimiz, ardında bıraktığı Hak rızâsına adanmış bir ömür, aldığı nice hayır duâlar, verdiği birbirinden kıymetli eserler ile dâimâ rahmet ve minnetle yâd edilecektir.

Rabbimiz; ardında bıraktığı hayır-hasenâtı kendisine sadaka-i câriye, aile efrâdını da hayru’l-halef eylesin.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın güzel bir sözü vardır: “Öyle kâmil bir hayat yaşa ki; insanlar hayattayken seni özlesinler, vefâtından sonra da sana hasret kalsınlar!..”

Şeyh Sâdî de; “Öyle fazîletli bir hayat yaşa ki, vefat ettiğin zaman insanlar; «Bir güneş battı, bir yıldız kaydı!» diye seni rahmet ve hasret ile yâd etsinler.” buyuruyor.

Ne mutlu şu fânî gök kubbede hoş bir sadâ bırakarak ebediyete irtihâl edebilen sâlih kullara!..

Kendisine Allah’tan rahmet, ailesine sabr-ı cemil, bütün yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı diliyoruz. Mekânı Cennet, makâmı âlî olsun. Rabbimiz, sâlihlerle haşreylesin, Peygamber Efendimiz’e komşu kılsın.

Hacı Ahmet Ziylan ağabeyimizin aziz rûhu için el-Fâtiha!..

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle