Müslümanlığımız Nefret Suçu İthamı Altında

Batı’da düşünce özgürlüğü ve nefret suçları ile ilgili ilişki şimdiye kadar daha çok din, mezhep, ırk ve kültür etrafında şekilleniyor, nefret suçları arasında cinsellik veya cinsiyet konuları yer almıyordu. Ancak son otuz yılda çok farklı bir gelişme yaşanıyor. Artık özgürlük ve nefret suçları büyük ölçüde eşcinsellik etrafında ele alınıyor.

Batı’da düşünce özgürlüğü ve nefret suçları ile ilgili ilişki şimdiye kadar daha çok din, mezhep, ırk ve kültür etrafında şekilleniyor, nefret suçları arasında cinsellik veya cinsiyet konuları yer almıyordu. Ancak son otuz yılda çok farklı bir gelişme yaşanıyor. Artık özgürlük ve nefret suçları büyük ölçüde eşcinsellik etrafında ele alınıyor. Eşcinsellik bir tercih ve cinsel yönelim kabul ediliyor. Bunları eleştirmek de nefret suçu. Aslında Batı düşüncesi eleştiriye çok toleranslı bir tutuma sahip öteden beri. Aydınlanma düşüncesi bir kritik düşüncedir. Modern düşüncede de eleştiri önemlidir. Ancak çok ilginç bir biçimde eşcinselliği eleştirmek nefret suçu sayılıyor. Bundan dolayı kimse eşcinselliği eleştirme cesaretinde bulunamıyor. Hemen ötekileşme ve dışlanma ile yüz yüze kalıyor. Tıpkı Yahudilere 2. Dünya savaşında yapılan soykırımdan sonra Yahudileri eleştirmenin “anti-semitik” olarak damgalanması gibi. Nitekim Müslüman filozof Garaudy, Siyonizmi eleştiren bir kitap yazdığı için anti-semitik olmakla yargılanmıştı.

Eşcinselliğin serbestliğinden öte onu desteklemek veya ona sessiz kalmak gibi bir despotizmle karşılaşıyoruz. Özgürlük adına herkesin eşcinsel davranışı onaylaması bekleniyor. Buna karşı çıkanlar, eleştirenler ve reddedenler hemen baskı altına alınıyor. Ötekileşme ve dışlanma yaşanıyor. Açıkçası bir eşcinseller despotizmi ile yüz yüzeyiz. Bundan dolayı aslında özgür düşünme ve eleştiri tamamen engelleniyor. Herkes sapık bir tutum karşısında boyun eğecek hale getirilmeye çalışılıyor.

Eşcinselliğin bu despotizmi, büyük ölçüde feminizm ve toplumsal cinsiyet eşitliği fikirlerinden destek alıyor. Elbette çeşitli lobileri ve insan hakları söylemleri de öne çıkıyor. Ahlaksız bir tutum, insan hakları adı altında bir hak olarak savunuluyor. Özgürlük ve hak olmadan da öte daha üst bir aşamaya geçerek eleştirenler nefret suçu işlemek ve homofobik (eşcinsel düşmanı) olmakla damgalanıyor.

Kur’an-ı Kerimde eşcinsellik habis, sınırları aşma ve sapma olarak değerlendiriliyor. Açık bir biçimde ahlaksızlık ve davranış sapması olduğu ifade ediliyor. Allah, bu sapkın davranıştan dolayı Lût toplumunu cezalandırıyor. Bunu da insana örnek gösteriyor ve insanların bu sapkınlıklar nedeniyle cezalandırıldığını ve yok edildiklerini söylüyor. Dolayısıyla Allah eşcinselliği cezalandırıyor, sapkın olarak tanımlıyor ve ahlaksızlık olarak görüyor. İslam anlayışı da budur. Bu anlayış şimdi eşcinseller tarafından nefret suçu olarak görülüyor. Onlara yoldaş olanlar da bu yaklaşımı savunuyorlar. Dolayısıyla onların nazarında haşa Allah nefret suçu işlemiş oluyor. Allah’ı sanık sandalyesine oturtuyorlar! Kendi sapık inançları ve tutumlarıyla Allah’ın dediklerine bakınca onlara nefret suçu geliyor. Çünkü insan neye inanıyorsa onu doğru buluyor ve karşıdakine de onunla bakıyor. Eşcinsellik inancını taşıyan ve bu sapkın davranış içinde yaşayan bunu kendisine normal ve özgürlük diye görüyor. Bu bakışla da Allah’ı yargılama cüretkârlığına kalkışıyor. Batı özgürlük düşüncesinin bu sapkınlık düzeyi, bizim kelamımızı ve dinimizi nefret suçu ile itham ediyor. Kendi sapkınlıklarıyla yüzleşmek yerine biz Müslümanları haşa Allah’ımız ve kelamımızla yüzleşmeye çağırıyorlar. Bir de buradan şüphe duymamızı istiyorlar.

Kitabımızdan ilham alarak sapkın davranışları hatırlatan ve insanları uyaran Müslümanları da yine nefret suçu işlemek ve homofobik olmakla damgalıyorlar. Aslında bu çevreler, eşcinsel sapkınlığı içinde nefislerine tapanlar. Çünkü kendi benliklerinin ahlaksız ve sapma tutumlarını kesin doğru görüyorlar. Nefislerindeki şehveti ve sapmayı ölçü kabul ediyorlar. Her istek onlar için normal görülüyor. Benliğin kendi arzusuna tapmasıdır bu. Nefsin nefse tapması. Bundan dolayı da yaptıkları kendilerine hoş geliyor. Onlara karşı çıkan ve onları eleştirenler de nefret suçu işlemiş ve homofobik olmuş oluyor.

Avrupalılar her zaman Tanrılarını yargıladılar. Modern zamanlarda tanrılarını öldürdüler bile! Nietzsche, “tanrı öldü” diye çığlık atarken bunu söylüyordu. Hristiyanlık Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesini tanrı oğlu olan bir tanrının ölümü olarak algılar. Ateizm de tanrıyı öldürdü, deizm ise onu hayattan sürgüne gönderdi. Sonuçta Batı için hakikatin değişmezliği kalmamış. Hakikatin hakikati olan ilahi varlığı yargılayan, öldüren ve değiştiren bir zihniyet kolaylıkla Allah’ı da nefret suçu işlemekle suçlayabiliyor. Kendi ilahlığını bu şekilde ilan ediyor. Çünkü cinselliğe tapıyor. Onu doğru ölçütü görüyor. Nefis ve arzu sonsuz haklara sahip oluyor. Sınır tanımıyor. Nefsini ilah edinmeyi cinsellik alanında yaşıyor. Hakikat ölçüsünü kaybeden bir bilinçle karşılaşıyoruz. Bu sapık bilinç kalkıp kendilerine katılmamızı ve kendisinin baktığı gibi dinimize bakmamızı bizden bekliyor. Bizden de adeta hakikatimizi öldürmemiz isteniyor. Onu yargılamamız ve değiştirmemiz bekleniyor. Eşcinselliğin onaylamasını Müslümandan beklemek bundan başka bir şey değildir.

Hiçbir bilinç kendi başına hakikati tayin edemez. Nefsin oyunları her zaman insanı baştan çıkarma peşindedir. İçgüdüler, muhayyileler, mideler, libidolar kendi başına hakikat olamazlar. Hakikat, nefis ve arzulardan doğmaz. Kimse içgüdüleri ve libidolarıyla Allah’ın kelamını yargılayamaz. Bunlar hadsizliktir. Batı düşüncesi bir hadsizlik içindedir. Bütün toplumlar lüks ve şatafatın zirvesine, dünyeviliğin tepesine çıkınca böyle sapmaları üretirler. İbn Haldun 14. Yüzyılda yazdığı Mukaddime adlı eserinde bu teşhisi koyar ve der ki; toplumlar zenginleşme ile beraber arzularına ve nefislerine yoğunlaşırlar. Bu konuda sınır tanımamaya başlarlar. Lüks ve şatafat doğar. Eşcinsellik ortaya çıkar. İşte bugün Batı toplumlarının yaşadığı da budur. Bu benlik ve nefis sapması, büyük bir ahlaksızlık yaymaktadır. Kendi sapmalarını görmek ve onunla yüzleşmek yerine onu doğru ve özgürlük diye herkese dayatmaya çalışıyorlar. Bizleri de nefret suçu işlemekle itham ediyorlar.

Müslümanlar, daha çok ileri gidilmeden kendi toplumlarında ortaya çıkan bu yönelimlere karşı önlemler almalı ve özellikle bu düşünce ve arayışların toplumda normal görülmesine karşı direnmelidirler. İstanbul Sözleşmesi gibi, bu sapma tutumlarına gerekçe olabilecek sözleşme ve metinlere yol vermemelidirler. Libido ve içgüdülerine tapanlara karşı mesafe ve mücadele içinde olmalıdırlar. Müslümanın gözünde, libidosuna tapanların suçlamalarının ve görüşlerinin zerre kadar bir değeri yoktur, hangi kılıfa girerse girsin, hangi boyayla boyanırsa boyansın...

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle