İbn-i Atâullah el-İskenderî  -3-

İbn-i Atâullah el-İskenderî -3-

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“(Ey Allâhʼım!) Ânım seninle mâmur olmadıkça, Kadir Gecesiʼnde bulunmamın bile bir kadr u kıymeti kalmaz.

Âşık, aşka düştüğünde, onun nezdinde sevginin belli bir vakti olur mu?!”

[Cenâb-ı Hak ile kalben beraber olunan bütün zamanlar, son derece kıymetlidir. Bunun zıddına, Kadir Gecesi kadar kıymetli bir zamanda bile, şâyet kalp Allahʼtan gâfil ise, o mânevî hazinenin kırıntısı dahî nasîb olmayabilir. Tıpkı bereketli Nisan yağmurlarının, taşlık bir araziye yağarak hiçbir fayda vermeden akıp gitmesi gibi...

Bunun içindir ki Abdullah Dehlevî Hazretleri şu îkazda bulunur:

“Zikirsiz, teveccühsüz ve Allah Teâlâ’ya muhtaç olduğunu düşünmeden, bir an bile geçirmemek gerekir. İnsanlar arasında iken dahî kalben zikirde ve Rabbine karşı uyanık bulunmak îcâb eder. Zira Hakk’ın feyzi nâgâh (ansızın) gelir, lâkin âgâh (uyanık) kalbe gelir![1]

Dolayısıyla Hak dostu ârif kullar, sadece mübârek gün ve geceler gibi belli vakitlerde değil, her zaman ve her yerde Cenâb-ı Hakʼla kalben beraberlik hâlinde yaşamayı düstur edinmişlerdir.

Nitekim Hazret-i Mevlânâ da:

“Hacca gidenler, orada Beytullâhʼın sahibini arasınlar. Oʼnu bulduktan sonra Kâbeʼyi her yerde bulabilirler.” buyurmuştur.

Yani mühim olan, her zaman ve mekânda Allahʼa yönelmek, dâimâ Oʼnun rızâ ve muhabbetinin arayışı içinde bulunmaktır.

İşte böyle bir gönül için;

‒Her mekân, sanki Kâbe gibi ilâhî feyizlerin tecellîgâhı olabilir.

‒Hayır duâsını aldığı bir mazlum, belki bir hacc-ı ekber sevabı kazandırabilir.

‒İhyâ ettiği her gece, Kadir Gecesi gibi son derece bereketli ve muazzam bir mânevî kazanç vaktine dönüşebilir.

Mâlum olduğu üzere Kadir Gecesi ile alâkalı bir incelik de, Cenâb-ı Hak tarafından onun geceler arasına gizlenmiş olmasıdır. O mübârek gecenin ne zaman olduğu -bazı işaretler dışında- mahfuzdur. Ehlûllah, onun bazen Ramazan dışındaki aylarda dahî gelebildiğini ifade etmişlerdir.

Nitekim sahâbeden Abdullah ibn-i Mesʼûd:

“Kim bütün seneyi ihyâ ederse, Kadir Gecesiʼnin de fazîletine ermiş olur.” buyurmuştur. (Müslim, Sıyâm, 220)

Bu büyük sahâbîye uyan İmâm-ı Âzam Hazretleri ile Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri de Kadir Gecesiʼnin sene içinde deverân ettiği ve mutlak sûrette Ramazanʼa mahsus olmadığı kanaatindedirler.[2] Bu ise Kadir Gecesi arayışını, bütün bir seneye yaymanın lüzumuna işaret etmektedir.

Nitekim Mevlânâ Hazretleri de bu hakikati ifade sadedinde şöyle buyurmuştur:

“Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı, geceler arasında gizlenmiş «Kadir Gecesi» gibidir. Böyle olması da rûhun her geceyi denemesi, her geceyi ibadetle geçirmesi içindir.

Ey genç! Bütün geceler Kadir Gecesi değildir ama, her gecenin Kadir Gecesi olma ihtimali de yok değil!..”

Dolayısıyla, Ramazân-ı Şerîfʼte nasıl ki kulluk gayretlerimizi artırıyorsak, bu gayreti mümkün mertebe bütün ömrümüze de teşmil etmeye çalışmalıyız. “Her geceyi Kadir, her gördüğünü Hızır” bilmek şuuruyla, ömrümüzün her ânını Rabbimizʼin rızâ ve muhabbetinin arayışı içinde değerlendirmeliyiz.

Şunu unutmayalım ki Müslümanlık, sırf Ramazân-ı Şerîfʼe, bayramlara, kandillere, velhâsıl belli zamanlara mahsus bir merâsim değil, ömürlük bir takvâ hayatıdır. Dolayısıyla Ramazân-ı Şerîfʼten sonra da ibadet hayatımız ve İslâmî hassâsiyetlerimiz hususunda rehâvete kapılmayalım. O mübârek ayda kazandığımız güzel hasletleri terk etmeyelim, kulluk gayretlerimizden fire vermeyelim.

Zira hadîs-i şerîfte buyruluyor:

“Amellerin Allah Teâlâ’ya en sevimli olanı, az da olsa devamlı yapılanıdır.” (Müslim, Müsâfirîn, 218)

Şunu da unutmayalım ki Ramazân-ı Şerîfʼten alınan dersleri, bilhassa ferdî ve içtimâî ibadetlere yoğunlaşma heyecanını, haram ve şüphelilerden sakınma hassâsiyetini, en çok da şefkat, merhamet, nezâket ve zarâfeti, senenin diğer aylarında da ne kadar muhafaza edebiliyorsak, Ramazanʼımız Allah katında o nisbette makbul olmuş demektir. Zira ibadetlerimizin kabûlünün delili, onların alâmeti olan güzel ahlâkın, hâl ve davranışlarımızdaki tezâhürleridir.

Diğer taraftan, Ramazân-ı Şerîfʼte yaptığımız ibadet, tâat, hayır ve hasenât; tıpkı duâlarımız gibi, Cenâb-ı Hakk’ın kabûlüne muhtaçtır. Bu sebeple Hak dostu âlim ve ârifler; sadece Ramazân-ı Şerîfʼi idrâk etmeyi yeterli görmemiş, ardından, o mübârek aydan lâyıkıyla istifade edenlerden olabilmek için de Cenâb-ı Hakkʼa ilticâ etmişlerdir.

Nitekim Muallâ bin Fadl g şöyle der:

“Selef-i sâlihîn (geçmişteki sâlih zâtlar), Cenâb-ı Hakk’a, altı ay boyunca kendilerini Ramazan’a ulaştırması için duâ ederlerdi. Geri kalan aylarda da idrâk ettikleri Ramazan’ı kabul buyurması için duâ ederlerdi.” (Kıvâmu’s-Sünne, et-Terğîb ve’t-Terhîb, II, 354)

Yani Hak dostları nezdinde Ramazân-ı Şerîf, âdeta senenin kalbi ve nabzı gibidir. Onlar, sene boyunca Ramazan rûhâniyetini muhafaza ederek bir sonraki Ramazan’a aynı gönül feyziyle ulaşabilmeyi, böylece âdeta Ramazan merkezli bir ömür sürmeyi düstur edinmişlerdir.

Esasen bütün hayat, son nefese hazırlık mâhiyetindedir. Bizler de ömrümüzü mümkün mertebe Ramazân-ı Şerîfʼin feyz ve rûhâniyeti içinde geçirmeye gayret edelim ki son nefesimiz -inşâallah- ebedî bir bayram sabahı olsun…]

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Allâh’a karşı ibadetsiz gününü geçirme:

–Her gün, dirhemin dörtte biri kadar da olsa sadaka ver ki sonunda Allah, senin adını, sadaka verenleri yazdığı deftere kaydetsin.

–Her gün bir âyet dahî olsun, Kur’ân-ı Kerîm oku ki Allah senin adını, Kur’ân okuyanları yazdığı deftere yazsın.

‒Geceleri iki rekât dahî olsa namaz kıl ki Allah seni, gecelerini ibadetle geçirenlerle beraber yazsın.”

[Ömür sermayemiz su gibi akıp gidiyor. Geçen günleri geri getirmek imkânsız. Dolayısıyla ömrün bir ânını bile gafletle ziyan etmemek gerekir. En kıymetli sermayemiz olan vaktimizi, yine en kıymetli amellere tahsis etmeli, yaratılış gayemiz olan ibadet ve tâat ile meşgul olmalıyız.

Rasûlullah Efendimiz de biz ümmetini îkaz sadedinde:

“–Ölüp de pişmanlık duymayacak hiçbir kimse yoktur.” buyurmuştu.

“–O pişmanlık nedir yâ Rasûlâllah?” diye soruldu.

Efendimiz:

“–(Ölen), muhsin (ihsan sahibi, hayır ehli, sâlih) bir kişi ise, bu hâlini daha fazla artıramamış olduğuna; şayet kötü bir kişi ise, kötülükten vazgeçerek hâlini ıslah etmediğine pişman olacaktır.” cevabını verdiler. (Tirmizî, Zühd, 59/2403)

“Damlaya damlaya göl olur.” denildiği gibi, farz ibadetlere ilâveten, her gün az da olsa bazı sâlih amellere ihlâsla devam etmek, âdeta uhrevî bir hazine biriktirmektir.

Bunun için İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleriʼnin ifade buyurduğu gibi, her gün az da olsa bir miktar sadaka vermeyi, Kurʼân-ı Kerîm okumayı ve nâfile namaz kılmayı, îtiyad hâline getirmek gerekir.

Sadaka; malı temizler, belâlara karşı siper-i sâika / mânevî bir zırh olur. Hadîs-i şerîflerde buyruluyor:

“Hastalarınızı sadaka ile tedavi ediniz, mallarınızı zekât ile koruyunuz, belâ için de duâ hazırlayınız.” (Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, III, 542)

“Sadaka vermekte acele ediniz. Çünkü belâ, sadakanın önüne geçemez.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, III, 110)

Yine verilen sadakalar, tevbelerin makbûliyetini de artırır. Asr-ı saâdette yaşanan şu hâdise, bu hakikati ne güzel îzah etmektedir:

Bir grup müslüman, herhangi bir mâzeretleri bulunmadığı ve münâfıklardan da olmadıkları hâlde, Tebük Seferiʼne, bugün-yarın derken gitmediler. İslâm ordusu henüz Tebük’ten dönmeden önce, ne büyük bir yanlış yaptıklarını anlayıp son derece pişman oldular. Münâfıklar gibi bahâne uydurmak yerine, hatâlarını samimiyetle îtiraf ettiler.

Hattâ bu gafletlerinin bir cezâsı olarak kendilerini mescidin direklerine bağlattılar. Namaz vakti gelince bağlarını çözdürüyor, namazlarını kıldıktan sonra tekrar bağlattırıyorlardı. Allah Rasûlü r Tebükʼten dönüp kendilerini çözmedikçe, bu şekilde bağlı kalacaklarına da yemin ettiler.

Efendimiz r seferden dönüp onların durumunu öğrenince;

“Ben de haklarında emir alıncaya kadar onları çözmeyeceğime yemin ederim.” buyurdu. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“Diğerleri ise günahlarını îtiraf ettiler, iyi bir ameli diğer kötü bir amelle karıştırdılar. (Tevbe ederlerse) umulur ki Allah onların tevbesini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.” (et-Tevbe, 102)

Bu âyet nâzil olunca Rasûlullah r onların bağlarını çözdü.[3]

Yine bir başka rivâyete göre, Allah tevbelerini kabul edince, bu sahâbîler evlerine gidip mallarının tamamını getirdiler ve:

“‒Yâ Rasûlâllah! Bunlar, bizi Senʼinle savaşa çıkmaktan alıkoyan mallarımızdır. Bunları al ve bizim adımıza tasadduk et!” dediler.

Efendimiz r evvelâ bunu hoş karşılamadı. Fakat ilâhî tâlimat geldi:

“Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için duâ et. Çünkü Senʼin duân, onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.” (et-Tevbe, 103)

Rasûlullah r de tevbelerinin tam olması ve savaştan geri kalmalarının kefâreti sayılması için, mallarının sadece üçte birini, ümmetin muhtaçlarına tasadduk etmek üzere onlardan kabul etti.[4]

Demek ki sadaka, malı temizlediği gibi, kalpteki günah kirlerinin tevbe ile temizlenmesinde de büyük bir tesiri bulunan, kulu maddî-mânevî birçok belâ ve musibetten koruyan, mühim bir ibadettir.

Ayrıca sadaka sadece para vermekten ibaret değildir. Zira herkesin buna gücü olmayabilir. Rabbimiz büyük bir lûtufta bulunarak, kullarına sadaka ve infak yollarını kolaylaştırmıştır. Nitekim Allah Rasûlü r şöyle buyurmuştur:

“Kardeşine karşı tebessüm etmen bir sadakadır. İyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırman bir sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yolu gösterivermen sadakadır. Gözü görmeyen birine yardımda bulunman sadakadır. Yoldan taş, diken, kemik (gibi şeyleri) kaldırıp atman sadakadır. Kendi kovandan kardeşinin kovasına su doldurman sadakadır.” (Tirmizî, Birr, 36/1956)

“Her gün her bir eklem ve kemiğiniz için bir sadaka gerekir. Her tesbih (sübhânallah) sadakadır, her hamd (elhamdülillah) sadakadır, her tehlil (Lâ ilâhe illâllah) sadakadır, her tekbir (Allâhu ekber) sadakadır, iyiliği tavsiye etmek sadakadır, kötülükten sakındırmak sadakadır. Kulun kuşluk vakti kılacağı iki rekât namaz, bütün bunları karşılar.” (Müslim, Müsâfirîn 84, Zekât 56. Bkz. Buhârî, Sulh 11, Cihâd 72, 128)

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleriʼnin işaret buyurduğu ikinci husus olan, her gün az da olsa Kurʼân-ı Kerîm okuma bahsine gelince:

Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere, Kurʼân-ı Kerîm, müʼminlere şifâ ve rahmettir; zâlimlerinse hüsrânını artırır.[5]

Fert, aile, toplum ve milletler, Kurʼân-ı Kerîmʼe gösterdikleri hürmet, muhabbet ve sadâkat ile âbâd olur; bunun aksine onu terk ve ihmâl sebebiyle de berbâd olur.

Nitekim Osmanlıʼnın kuruluşu, Kurʼân-ı Kerîmʼe müstesnâ bir tâzim ve hürmetle başladı. 400 çadırlık bir aşiret, üç asır sonra bugünkü Türkiyeʼnin 30 misli bir coğrafyaya hâkim oldu.

Bizler de Kurʼân-ı Kerîm ile ünsiyetimizi, sadece Ramazân-ı Şerîfʼteki hatimlere, mukâbelelere mahsus bırakmayalım. Sene boyunca Kurʼân-ı Kerîmʼin şifâ ve rahmetinden istifade hâlinde olalım.

Nitekim ashâb-ı kirâm efendilerimiz de Kur’ân-ı Kerîm’i çokça okur; onu okumadıkları ve sayfalarına bakmadıkları bir günün geçmesini istemezlerdi. Günlerine Kur’ân ile başlar, göz rahatsızlığı olanlara da Mushaf-ı Şerîf’e bakmayı tavsiye ederlerdi. (Heysemî, VII, 165)

Bugün bizler de ashâb-ı kirâma güzelce tâbî olan ihsan sahiplerinden ve şanlı ecdâdına lâyık nesillerden olabilmek için, her gün düzenli olarak belli miktarda Kurʼân-ı Kerîm okuyup tefekküründe derinleşmeyi, ahkâmıyla âmil olmayı îtiyad hâline getirelim.

Zira Kurʼân-ı Kerîm, bizim hayat rehberimizdir, dünya mektebinin en büyük ders kitabıdır, Cenâb-ı Hakkʼın insanlığa son çağrısıdır. Yani Kurʼân-ı Kerîm, sadece mevtâların rûhuna okunan bir cenaze kitabı değildir. Elbette cenâzeye de rahmet olarak okunmalıdır, fakat o öncelikle bir hayat nizâmıdır. Onun lâfzını okumak da bir ibadettir, her harfi ecir vesîlesidir, lâkin ilâhî kelâmın verdiği mesaj ve tâlimatları idrâk edip hayatına tatbik etmek, her müʼminin aslî vazifesidir.

Burada bir hâtıramı nakledeyim:

İmam Hatipʼte talebeyken Siyer Hocamız Zekâi Konrapa bize bir gün:

“‒İçinizde Kurʼân-ı Kerîmʼi hatmeden / baştan sona okuyan var mı?” diye sordu. Parmak kaldırdığımızda ise;

“‒Oğlum ben Kurʼânʼın sadece lâfzını okumayı sormuyorum. Kurʼânʼın mânâsına vâkıf olarak, ahkâmıyla âmil olarak, ahlâkıyla yaşamak sûretiyle okumayı kastediyorum…” dedi.

Yani Kurʼân-ı Kerîmʼle meşgûliyetimiz; lâfız, mânâ, tatbik ve tebliğ safhalarıyla birlikte, hayatımızın her ânını doldurmalıdır.

Yine İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleriʼnin işaret ettiği üçüncü husus olan, her gece iki rekât dahî olsa namaz kılmak mevzuuna gelince:

Rasûlullah r Efendimiz seherlerde ayakları şişinceye kadar uzun uzun teheccüd namazı kılar, mübârek gözyaşlarıyla secde mahallini ıslatırdı. Hattâ bu namazı, Tebük gibi zorlu seferlerde bile aksatmazdı. Öyle ki hastalandığı ve ayağa kalkamayacak kadar tâkatsiz kaldığı zamanlarda dahî, oturarak da olsa seherlerini ihyâ ederdi.[6]

Nebevî terbiye ile yetişen ashâb-ı kirâm ve onların izinden giden sâlih müʼminler de, seherlerin ihyâsına son derece ehemmiyet vermişlerdir. Zira Efen­di­miz, seherlerin gönül feyzinden mahrum kalmayalım diye, pek çok îkaz ve tavsiyelerde bulunmuştur. Bunların birkaçında şöyle buyurmuştur:

“Farzlardan sonra en fazîletli namaz, gece kalkarak kılınan namazdır.” (Müslim, Sıyam, 202-203)

“Ge­ce iba­de­ti­ne dik­kat edi­niz! Çün­kü o, siz­den ön­ce­ki sâ­lih kim­se­le­rin âde­ti­dir.

Şüp­he­siz ge­ce iba­de­te kalk­mak, Al­lâh’a yak­laş­ma­ya ve­sî­le­dir. (Bu iba­det) gü­nah­lar­dan alı­koyar, ha­tâ­la­ra ke­fâ­ret olur ve be­den­den dert­le­ri gi­de­rir.” (Tir­mi­zî, De­avât, 101)

Seher vaktindeki evrâd ü ezkâr, tevbe-istiğfar, duâ ve namazlar, âdeta rûha verilen vitaminler gibidir. Müʼmin, bu mânevî ziyafet sofrasında rûhunu güzelce doyuracak ki, gündüze yüksek bir feyz ve rûhâniyetle girebilsin. Böylece gün boyu kendini günahlardan, gafletten ve mâsivâdan, yani Allah’tan uzaklaştıran her türlü şerden koruyabilsin. Hayra iştiyâkını, şerre karşı da mukâvemetini / direncini artırabilsin.]

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“İnsanların ısrarla devam ettikleri kötülüklerden biri de Allâh’ın emir ve yasaklarına aykırı davrananlara yakınlık gösterip onları himâye etmeleridir.

Bunun yerine insanlar onların yüzlerine gülmeyip kızgın ve dargın davransalardı, bu durumda onlar belki de bu kötü hareketlerini bırakacaklardı.”

[Yanlışa duyulan nefreti münâsip bir lisanla ifade etmek, o yanlışı işleyenlerin gönüllerinde, kurtuluş ve ıslahları yönünde müsbet bir iz bırakır. Bu müsbet tesirler çoğaldıkça, o kişinin de hatâsını anlayıp hakka ve hayra yönelmesi umulur.

Fakat Allâh’ın yasaklarının çiğnenmesine karşı lâkayd kalınırsa, üstelik bir de hoş görülürse, artık bunlara meyletmek, gâfil kimselere âdeta tatlı bir mûsikî nağmesi gibi, hoş ve tabiî gelmeye başlar.

Cenâb-ı Hak Fetih Sûresiʼnin son âyetinde, Rasûlullah r Efendimizʼin yanında bulunanların ilk vasfını “küffâra karşı çetin”[7] yani “zerre kadar tâvizsiz” olarak bildiriyor. Bu bakımdan İslâm’ı tebliğ ve temsil mevkiinde bulunan her müslümanın, vakur ve tâvizsiz olması elzemdir. Zira küfre, bâtıla, günahlara ve şerre tâviz vererek bunları hoş görmek, akâide zarar verir. Çünkü gerçek bir îman, lâyıkına muhabbet kadar müstahakkına nefret duymayı; Allah için sevmek kadar, Allah için buğz etmeyi de gerekli kılar.

Müʼmin dâimâ, hayra anahtar, şerre kilit olmakla mükelleftir. Dolayısıyla, ilâhî emir ve yasaklar çiğnenirken hak ve hakikati tebliğ etmeyip susmak, İslâm şahsiyet ve karakterinden tâviz vermektir. Bu ise uhrevî bakımdan ağır bir vebâldir.

Ebû Hüreyre tʼın şu ifadeleri ne kadar ibretlidir:

“Biz, (ashâb-ı kirâm arasında şu hakikati) duyardık: Kıyâmet günü bir kişinin yanına, hiç tanımadığı biri gelir ve yakasına yapışır. Adam şaşırır ve:

«–Benden ne istiyorsun? Ben seni hiç tanımıyorum ki!» der.

Yakasına yapışan kişi ise:

«–Dünyada iken beni hatâ ve çirkin işler üzerinde görürdün de îkaz etmezdin, beni o kötülüklerden alıkoymazdın!» diyerek ondan dâvâcı olur.”[8]

İşte mahşer günü belki de en zor hesaplardan biri; zulüm ve haksızlıklara, bâtıl ve şerlere, günah ve isyanlara mânî olma imkânı varken sessiz kalmanın hesâbı olacaktır. Zira orada, dünyada iken yapıp ettiklerimizden hesâba çekileceğimiz gibi, yapmamız gerekirken yapmadıklarımızdan da hesap vereceğiz.

Unutmayalım ki zulme rızâ, zulümdür. Şerre ve haksızlığa karşı çıkma imkânı varken pasif bir hâlde seyirci kalmak, o cürme ortaklıktır.

Bugün Gazze ve Batı Şeria başta olmak üzere birçok İslâm beldesinde mazlumların feryatları Arşʼa dayanmışken; eli kanlı zâlimleri protesto etmekten geri durmak, boykotu lüzumsuz görmek, mazlumlara sıkılacak kurşun olacağını bile bile soykırımcılara destek veren markalardan alışveriş etmeye, böylece onların zulüm çarkını döndüren değirmene su taşımaya devam etmek, çok büyük bir îman zaafıdır.

Allah için buğzun bir gereği olarak; sesimizin duyulduğu ve sözümüzün geçtiği her alanda bu zâlimlere ve destekçilerine karşı boykot ve protestoyu, mazlumların haklı dâvâsını savunmayı, aslâ terk etmeyelim. Bu hususta en ufak bir tâviz vermeyelim.

İyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmanın, bir bakıma Hakk’a îmânın mihenk taşı mevkiinde olduğunu hatırlatan şu nebevî beyan da çok mühimdir:

“Sizden her kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin; buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin ki bu, îmânın en zayıf hâlidir.” (Müslim, Îmân, 78)

Bu itibarla, hatâ ve yanlışını gördüğümüz kimsenin yüzüne gülmeyip yanlış bir vaziyette bulunduğunu ona hissettirmeliyiz. Gerek ferdî gerekse toplum olarak gösterilecek bu nevî aksülamellerin, nice yanlışların düzelmesine vesîle olacağı muhakkaktır.

Bu gerçeği göz ardı ederek hak ve hakikatten tâviz vermek, “aramız bozulmasın, ticaretimiz zarar görmesin” gibi kaygılarla, yanlışlara göz yummak; toplumda günahların yaygınlaşmasına, normalleşmesine ve pervâsızca işlenmesine zemin hazırlar.

Unutmayalım ki geçmiş kavimlerin helâk sebeplerinden biri de kötülükten sakındırma vazifelerini terk etmeleriydi.

Âyet-i kerîmede buyruluyor:

(İsrâiloğulları lânetlendiler, çünkü) işledikleri kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı. Yaptıkları ne fenâ idi!” (el-Mâide, 79)

Peygamber Efendimiz r bu âyet-i kerîmeyi şöyle tefsir etmiştir:

“İsrâiloğulları arasında dinden sapma, ilk defa şöyle başladı:

Bir adam bir başka adama rastlar ve;

«–Bana baksana! Allah’tan kork ve yapmakta olduğun şeyi terk et! Çünkü bu sana helâl değildir.» derdi.

Fakat ertesi gün, aynı işi yaparken o adamla tekrar karşılaşır ve kendisini yaptığı kötü işten sakındırmadığı gibi, onunla yiyip içmekten ve yanında bulunmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah Teâlâ kalplerini birbirine benzetti.”

Rasûlullah r Efendimiz bu hadîs-i şerîfin sonunda ümmetini şöyle îkaz buyurdu:

“Hayır, Allâh’a yemin ederim ki ya iyiliği emreder, kötülükten nehyeder, zâlimin elini tutup zulmüne mânî olur, onu hakka döndürür ve hak üzerinde tutarsınız; yahut da Allah Teâlâ kalplerinizi birbirine benzetir. Sonra da İsrâiloğullarıʼna lânet ettiği gibi size de lânet eder.” (Ebû Dâvud, Melâhim, 17/4336; Tirmizî, Tefsir, 5/6, 7)

Bu hâlin en bâriz misali, “ashâb-ı sebt” idi. İsrâiloğullarıʼndan Dâvud u zamanında yaşamış olan bu topluluğa, Cenâb-ı Hak cumartesi günleri avlanmayı yasaklamıştı.

Lâkin bazı fâsıklar, bu yasağı çiğnemeye başladılar. İnsanların kimisi onları îkaz ediyor, kimisi ise vurdumduymaz davranıyor ve tebliğ vazifesini terk ediyordu. Hattâ tebliğ edenlere;

“–Niye boşuna kendinizi yoruyorsunuz?” diyorlardı.

Onlar da:

“–Onları vazgeçirmek ve vazgeçmezlerse de Rabbimiz’e karşı vazifemizi yerine getirmiş olmak için...” diye cevap veriyorlardı.

Sonunda gazab-ı ilâhî tahakkuk etti. Azap indiğinde görüldü ki sadece yasağı çiğneyenler değil, onları îkaz etmeyenler de maymunlara dönüştürülmüş ve helâk olup gitmişlerdi.

Demek ki fânîlerin takdîrini kazanmak, yahut onların kınama ve dışlamasından kurtulmak için İslâmî ölçülerden tâviz vermek, îman şuuruyla bağdaşmaz.]

Cenâb-ı Hak, bütün his, fikir ve davranışlarımızı, rızâsıyla te’lif eylesin. Ömrümüzün her ânını, rızâsına medâr olacak sâlih amellerle tezyîn edebilmeyi, cümlemize nasip ve müyesser kılsın.

Âmîn!..

 

[1] Abdullah Dehlevî, Mekâtîb-i Şerîfe, s. 135, no: 90.

[2] Güzelyazıcı, Müʼminlere Hutbeler, c. 1, 54. Hutbe.

[3] Beyhakî, Delail, V, 272.

[4] Bkz. Süyûtî, ed-Dürruʼl-Mensur, IV, 277. Bkz. Bursevî, Rûhuʼl-Beyân, c. VII, sf. 533-537, Erkam Yay. İst. 2006.

[5] Bkz. el-İsrâ, 82.

[6] Bkz. Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 18/1307.

[7] Bkz. el-Fetih, 29.

[8] Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, Beyrut 1417, III, 164/3506.