Bir müslüman, karşısındakini incitmemekle mükellef olduğu gibi, dinin emir ve yasaklarını, ibadet ve şeâirini de her türlü alay ve eğlence aracı olmaktan korumakla mükelleftir. Bir müminin hayat tarzını, inanç ve ibadetini alay ve eğlence konusu yapmak, insanın akıl ve izan melekelerini nasıl kaybettiğinin nişanesidir.
Cenâb-ı Hakk’ın bizlere bahşettiği en büyük lütuflardan biri, kâinatı bir tefekkür mektebi, insanı ise bu mektebin en seçkin talebesi olarak yaratmış olmasıdır. İnsan, sadece biyolojik varlığıyla değil, o varlığa yüklenen mânâyla değer kazanır. Yüce dinimiz, insanı eşref-i mahlûkât, yani yaratılmışların en şereflisi makamına yükseltmiştir. Bu sebeple bir müslümanın çevresiyle olan münasebetlerinde başkalarının şeref ve haysiyetine hürmet göstermesi imanının bir gereğidir. İnsan onurunu zedeleyen, başkalarını küçük gören her türlü söz ve fiil kişinin manevi dünyasında derin yaralar açan bir günahtır. Bu hususta Kur’ân-ı Kerim’de şöyle beyan buyrulmuştur:
“Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin; belki de onlar kendilerinden daha iyidirler...” (Hucurât, 11).
İnsanların onuruyla oynamanın ağırlığını, bizzat Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellemin hayatından öğreniyoruz. Bir gün Hz. Âişe (r.a) annemiz, Efendimiz’e Safiyye validemiz hakkında şaka yollu şöyle dedi:
“— Safiyye’nin kısa boylu oluşu sana yeter.”
Bunun üzerine Allah Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem onu şu sözlerle ikaz etti:
“— Ey Âişe! Öyle bir söz söyledin ki, eğer o söz denize karıştırılsa idi onun suyunu bozardı.”
Başka bir gün, Hz. Âişe annemiz bir kişinin durumunu taklit ederek anlattığında ise Efendimiz aleyhisselam şöyle buyurdu:
“— Bana dünyanın en kıymetli şeylerini verseler, ben yine de bir insanı hoşlanmayacağı şekilde taklit edip anmayı kesinlikle istemem.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 35)
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde ise şöyle buyurmuştur:
“Bir topluluğu güldürmek amacıyla konuşup da yalan söyleyen kimseye yazıklar olsun (helak olsun)! Yazıklar olsun ona, yazıklar olsun ona!” (Ebû Dâvûd, Edeb, 87/4990)
Yine Peygamber Efendimizin sadakaya teşviki hususundaki bir hutbesinden sonra bir kişi ayağa kalktı ve:
“–Ey Allâh’ın elçisi, benim develerim var; yanımda dört deve sürüsü var (bu develerimden birisi sadaka olsun).” dedi.
Bir başkası daha kalktı. Bu kişi kısa boylu ve fazla güzel olmayan bir adamdı. Çok güzel bir deveyi çekiyordu. Münâfıklardan birisi Hz. Peygamber’in duymadığını düşünerek yanındakine:
“–Devesi kendisinden daha hayırlı.” diye fısıldadı.
Ancak bunu duyan Rasûlullah (a.s):
“–Yalan söyledin, o senden de devesinden de daha hayırlıdır.” buyurdular.[1]
İnsan ile alay etmek “denizin suyunu bozacak” kadar büyük bir cürüm iken, Allah ile, O’nun âyetleriyle ve O’nun Rasûlü’yle alay etmek, imanın kaybolmasına yol açan büyük bir cürümdür. Ayet-i kerimede buyrulur:
“Şâyet kendilerine (niçin alay ettiklerini) sorsan, “Biz sadece lâfa dalmıştık ve aramızda eğleniyorduk” derler. De ki: “Allah’la, O’nun âyetleriyle ve peygamberiyle mi eğleniyordunuz? Artık boşuna özür dilemeyin! Çünkü siz iman ettikten sonra tekrar küfre girdiniz.” (Tevbe, 65)
***
Bir müslüman, karşısındakini incitmemekle mükellef olduğu gibi, dinin emir ve yasaklarını, ibadet ve şeâirini de her türlü alay ve eğlence aracı olmaktan korumakla mükelleftir.
Bir müminin hayat tarzını, inanç ve ibadetini alay ve eğlence konusu yapmak, insanın akıl ve izan melekelerini nasıl kaybettiğinin nişanesidir. Kur’ân-ı Kerim’de, bu gafil zihniyet hakkında şöyle buyrulmuştur:
“Ezan okuyarak namaza çağırdığınızda, onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Böyle yapmalarının sebebi, onların akıllarını kullanmayıp bu güzelliği kavrayamayışlarıdır.” (Mâide, 58).
Dinde alay etme mevzuunun bir diğer veçhesi de müminlerin ibadetlerine, infaklarına ve Allah’a olan bağlılıklarına dil uzatmaktır. İnsanın samimiyetini sorgulamak, onun yaptığı hayrı “gösteriş” diyerek basitleştirmek, manevi bir yıkımdır. Sadaka veren müminlerle alay edenler hakkında şu âyet nazil olmuştur: “Sadakalar husûsunda gönülden veren mü’minleri ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştiren ve onlarla alay edenler yok mu, Allah onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için acı bir azap vardır.” (Tevbe, 79).
***
İnsanlık tarihi aslında hak ile bâtılın mücadele tarihidir. Peygamber kıssalarını, Kur’ân-ı Kerim’in nüzul sürecini ve Siyer-i Nebi’yi incelediğimizde, inkârcıların, Peygamberler karşısında önce umursamaz bir tavır takındıklarını, sonra bunu alaya dönüştürdüklerini görüyoruz.
Mekkeli müşriklerin Kur’ân’a ve Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) karşı tavırları da başlangıçta bir önemsememe iken, inananlar çoğaldıkça yerini alaycı bir üsluba bırakmıştır.
Habibullah sallâllâhu aleyhi ve sellemin tebliğine karşı, ilâhî hakikati hafife alıp alay konusu yapmanın en dikkat çekici örneklerinden biri Nadr b. Hâris’tir. Nadr, ticaret amacıyla İran coğrafyasına giden, oradaki kralların ve kahramanların masallarını öğrenip Mekke’ye dönen biriydi. O, Rasûlullah aleyhisselamın Kur’an-ı Kerim’den âyetler okuyup Allah’ın birliğini ve ahireti anlattığında, hemen ardından ortaya çıkarak şöyle derdi:
“-Ben size ondan daha güzelini anlatırım!” Sonra Acem masallarını anlatmaya başlardı. Nadr’ın buradaki amacı, Kur’an’ı doğrudan reddederek bir tartışma zemini oluşturmak değil, onu insanların nazarında sıradanlaştırmaktı. Onun bu tavrı, Kur’an-ı Kerim’de şöyle haber verilir:
“Onlara karşı âyetlerimiz okunduğu zaman, “Duyduk, istesek biz de bunun benzerini elbette söyleriz. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir” dediler.” (Enfal, 31).
Müşriklerin bu önemsizleştirme/hafife alma tavırlarının -bugün de güncelliğini koruyarak- şu safhalarla zaman zaman farklı şekillerde devam ettiğini görüyoruz:
Umursamazlık: Davetin ilk yıllarında Mekke ileri gelenleri, Hz. Peygamber’in tebliğini duyduklarında, “Bir süre sonra vazgeçer” diyerek onu küçümsediler. Onlara göre İslâm, kısa zamanda sönecek bir gençlik heyecanıydı. Günümüzde de İslâmî değerlere bağlanan insanlar için zaman zaman “Geçici bir heyecan”, “Bir dönem sonra değişir” gibi ifadeler kullanılması, ilahî hakikati önemsizleştirme çabasıdır.
Şahsı Hedef Almak: Geçmişte inkâr edenler, ilahî hakikatin muhtevasından ziyade onu getiren elçiyi tartışarak konuyu başka mecralara çektiler. “Allah peygamber olarak bunu mu seçti?” gibi tavırlar sergileyerek aslında hakikate karşı çıktılar. Bugün de aynı şekilde tartışmalar fikirler üzerinden değil, kişilerin kimliği yürütülüyor. İnsanlar ne söylediğini anlamadan kimin söylediği ile ilgileniyor.
Alay Etmek: Kur’ân-ı Kerim’de müşriklerin en çok başvurduğu usullerden biri de “alay etmek”tir. “Seni gördüklerinde seni sadece alaya alıyorlar” (Furkân, 25/41). Alay, hakikati örtüp inkâr etmeye çalışmanın en kestirme yoludur. Çünkü alay eden insan düşünmez, araştırmaz, ciddiye almaz. Modern çağda bu durum, sosyal medya içerikleri ile çok daha yaygın bir hale gelmiştir. İlahi hakikatler, akl-ı selimle okumak yerine, mizahın sığ sularında boğulmaya çalışılmaktadır.
Gürültü Yapmak ve Meşgul Etmek: “Bu Kur’ân’ı dinlemeyin; okunurken gürültü yapın” (Fussilet, 41/26) ayeti, kelâm-ı ilâhî Kur’an-ı Kerim’in tesirinden korkanların başvurduğu engelleme usulünü anlatır. Günümüz insanının maruz kaldığı gürültü, sadece ses ile ilgili değildir; aynı zamanda dijital dünyada ilahî hakikatlere karşı üretilen yalan ve saptırma muhtevalı yayınlar da bu gürültünün bir parçasıdır.
Kur’an-ı Kerim kendisini inkâr eden, alaya alan ve kendisi ile mücadele edenlere karşı şu ilahî cevabı veriyor:
“Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler hoşlanmasalar da Allah, nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz. O, Allah’a ortak koşanlar hoşlanmasalar bile dinini, bütün dinlere üstün kılmak için, Peygamberi (Muhammed)i hidayetle ve hak dinle gönderendir.” (Tevbe 32-33)
***
Rabbimiz! Kalplerimizi bize hidayet verdikten sonra eğriltme. Katından bize rahmet bağışla! Şüphesiz, karşılıksız lütuf sahibi yalnız Sensin. (Âl-i İmrân, 8)
[1] Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, Beyrut ts., X, 146, [Tevbe, 79]; İbn-i Kesîr, Tefsîr, IV, 127; Taberî, X, 251; Ali el-Müttakî, no: 16181. Ayrıca bkz. Buhârî, Zekât, 10; Müslim, Zekât, 72.