Modern Cahiliyeye Karşı  Rahmet Medeniyeti

Modern Cahiliyeye Karşı Rahmet Medeniyeti

Rahman ve Rahim olan Rabbimizin yüce sıfatlarından varlıkta en çok tecelliye mazhar olan ve “Rahmeten-lil-âlemîn” olarak insanlığa gönderilen Hatemü’l-Enbiya sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ise ferdî ve toplumsal bütün problemlerin çözümünü cem eden yüce bir dini, canlı olarak yaşayarak tebliğ ile görevlendirilmiştir.

İnsanlık tarihinde; insanın ve toplumların akide/inanç esasları, ibadet düzeni, özellikle de toplum düzenini sağlayan ahlâkî değerler bozuldukça Yüce Allah peygamberler göndermiştir. Peygamberler de gönderildikleri toplumlarda öncelikle inanç esaslarını, Allah’a ibadeti, ilahî emirlere saygı ve itaati; sonra da kendi zamanlarında ve yaşadıkları cemiyette toplum düzenini bozan davranışların ıslahı için mücadele etmişler, tebliğlerini bu hususlara teksif etmişlerdir.

 

Nitekim İbrahim aleyhisselam, tevhid mücadelesi için canını ortaya koymuştur; Şuayb aleyhisselam iktisadî hayatın düzeni için ölçü ve tartıya dikkat etmelerini emretmiştir, Lût aleyhisselam da fıtrat dışı, gayr-i ahlâkî yönelişlerden nasıl kurtulmak gerektiğinin mücadelesini vermiştir.

Rahman ve Rahim olan Rabbimizin bu yüce sıfatlarından varlıkta en çok tecelliye mazhar olan ve “Rahmeten-lil-âlemîn” olarak insanlığa gönderilen Hatemü’l-Enbiya sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ise ferdî ve toplumsal bütün problemlerin çözümünü cem eden yüce bir dini, canlı olarak yaşayarak tebliğ ile görevlendirilmiştir.

 

Mekke döneminin ilk zamanlarında, Medine döneminin son günlerinde, Veda Haccı’nda Allah Rasûlü’nün insanlara tebliğ ettiği ve hatırlattığı Rabbanî ve Nebevî hakikatler, yaşadığımız zamanların fert ve toplum planında itikadî, amelî ve ahlâkî sapmalarının tedavi ve çözümü için adeta "bugün gelmiş gibi" yeniden gündeme alınmalıdır. Tarihteki örneklere baktığımızda, bu mukaddes dinin hangi vasatta zuhur ettiğini, O’nun Yüce Rasûlü’nün insanlığa neyi telkin ettiğini açıkça görmekteyiz.

 

Mekke’nin terör ve baskı ortamından uzaklaşıp, İslâm’ı hem daha hür yaşamak hem de tebliğ alanını açmak için ilk hicret Habeşistan’a olmuştur. Mekke müşriklerinin, Müslümanlara orada bir hayat hakkı tanınmaması için Habeş Kralı Necaşi’ye müracaatları üzerine, Necaşi bu muhacirleri dinlemek istemiş; Rasûlullah’ın amcasının oğlu Cafer bin Ebu Talib radıyallahu anh, hem içinden kopup geldikleri toplumun nasıl bir toplum olduğunu hem de kendileri için bir rahmet olan Hazreti Peygamber’in insanlık için hangi güzellikleri tebliğ ettiğini şöyle anlatmıştır:

 

“- Ey hükümdar! Biz cahil bir kavim idik. Taştan, ağaçtan yapılmış putlara ilah diye tapardık. Ölü hayvanların etlerini yer, kız çocuklarını diri diri gömerdik. Kumar oynar, faizcilik, tefecilik yapardık. Zinayı ve bir kadının birkaç erkekle münasebetindeki iffetsizliğini hoş görürdük. Akrabalara karşı vazifelerimizi bilmezdik, komşularımızın haklarını tanımazdık. Güçlüler zayıfları ezer, zenginler fakirlerin sırtından kazanırdı. Aramızda hak hukuk nedir bilinmezdi.

Allah bize merhamet etti ve bizim ıslahımızı dilediği için içimizden bir peygamber gönderdi. O peygamber asil bir soydan, temiz bir kabiledendir. Kendisini 'el-Emin' diye isimlendirmiştik. Şimdi o bizi:

  • Allah’ın birliğine çağırdı, yalnız ona ibadet etmeyi öğretti.
  • Bütün haksızlıklardan uzaklaştırdı.
  • Kan dökmeyi, kumar oynamayı, içkiyi, faizi yasakladı.
  • Yalancılığı, yetimlerin mallarına el koymayı yasakladı.
  • Bize hep iyilikleri talim buyurdu.
  • Doğruluğu, sözünde durmayı, komşu ve akrabaya iyi muameleyi öğretti.
  • Kadınların şerefini ve kız çocukların hayatını kurtarmayı emretti.
  • Bizi vahşetten, vahşilikten kurtardı, medeniyete kavuşturdu. Şimdi;

Biz de O’na inandık, O’nun yolunda yürüyoruz. Bu sebeple Kureyşlilerin düşmanlığını kazandık, çeşitli işkencelere uğradık. İşkenceler dayanılmaz hale gelince dinimizden dönmek de istemedik. Peygamberimiz’den izin alarak hükümdarlar arasında sizi tercih ettik ve ülkenize geldik. Yurdunuzda zulme uğramayacağımızı umarak himayenize sığındık.”  (İbni Hişam, es-Sîre, I, 356-361)

Hazreti Ca‘fer radıyallahu anh’ın asırlar önce tasvir ettiği Kureyş toplumunun temel özelliklerinin, ne yazık ki; bugün küresel ölçekte yeniden üretildiği söylenebilir. Bu çerçevede, İslam’ın yüce Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa -sallallahu aleyhi ve selem- Efendimiz’in tebliğ ettiği esasların, toplum hayatında beş temel değerin korunmasını hedeflediği görülür. Bu beş esas dinin, aklın, canın, malın ve neslin korunmasıdır.

Korunması gereken ilk değer dindir; zira din, ilâhî bir nizamdır ve insan bu nizâmdan uzaklaştıkça nefsinin ve şeytanın tesirine daha açık hâle gelir. Ardından aklın korunması gelir; bu sebeple aklı zedeleyen, iradeyi zaafa uğratan ve muhakemeyi perdeleyen her türlü unsur yasaklanmıştır. Aklın selâmeti insanın hem dünya hem ahiret saadetinin vazgeçilmez şartı olarak görülmüştür. Canın korunması ise güvenlik içinde yaşamanın bütün insanlar için tabiî bir hak olduğunu ifade eder. Malın korunması, sosyal düzenin ve adaletin teminatıdır. Nihayet neslin korunması, toplumun devamlılığını mümkün kılan en temel esastır.

Ne var ki günümüzde bu beş temel alanın her birinde yaşanan küresel krizler, Rahmeten li’l-âlemîn olan Yüce Peygamber’in tebliğine, tâlimine ve hayat tarzına duyulan ihtiyacın geçmişe kıyasla çok daha belirgin hâle geldiğini göstermektedir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, insanlıkla kurduğu ilişki sadece bir tebliğ vazifesi değil, aynı zamanda koruyucu ve yönlendirici bir rehberliktir. Nitekim bunu şöyle tarif etmişlerdir:

Benim size karşı durumum babanın oğluna karşı durumu gibidir, ben size gerekli şeyleri öğretirim.”

“Benim ve Allah’ın benimle gönderdiği İslâm’ın durumu, bir topluluğa gelip şöyle diyen kişinin durumuna benzer:

‘– Ey Milletim, gerçekten ben, üzerinize gelmekte olan bir orduyu gözlerimle gördüm. Ben, size bu tehlikeyi bildiren apaçık bir haberciyim. Binaenaleyh canınızı kurtarmaya bakın!’ Bu sözler üzerine ahâlinin bir kısmı ona itaat etti ve akşamdan yola çıkarak tabiî bir yürüyüşle bulundukları yeri terk edip gittiler, kurtuldular. Bir kısmı da onu yalanladı, yerlerinde kaldılar. Ordu onlara sabaha karşı baskın verdi ve hepsinin kökünü kazıdı. İşte bu hal, bana itaat edip getirdiklerime ittiba edenler ile bana isyan ve Hak’tan getirdiklerimi yalanlayan kimselerin durumunun ta kendisidir” (Buhârî, İ’tisâm 2).

Peygamber Efendimiz yalnızca teorik ilkeler değil, insanı koruyan ve yaşatan bir hayat nizamı ortaya koymuştur. O, insanlara yaklaşan bir tehlikeyi haber veren ve “canınızı kurtarın” diye seslenen bir kimse gibi, hakikati açıkça bildirmiştir. Bugün de işte bu çağrıya kulak verenler, tedbir alıp yola çıkanlar gibi kurtuluşa erecek; onu yalanlayanlar ise yerlerinde kalan ve baskına uğrayan kimseler gibi ağır kayıplara uğrayacaktır.