İbn-i Atâullah el-İskenderî  -5-

İbn-i Atâullah el-İskenderî -5-

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Çölde yolunu kaybetmiş kişi, kayıp değildir. Asıl kayıp kişi, hidâyetten sapmış kimsedir.”

“Sana; «Hâline ağlanacak kişi kimdir?» diye sorulduğunda de ki:

«Kendisine verilen sağlık ve âfiyeti, Allâh’a isyan etmekte tüketen kimseye ağlamak gerekir.»”

“Esir veya zindana düşmüş kimsenin, gerçekten felâkete mâruz kalmış bir bedbaht olduğunu düşünme. Aksine, asıl bedbaht şu kimsedir ki Allâh’ın emir ve yasaklarına aykırı davranarak, tertemiz beden ülkesini günahlarla kirletmiştir.”

[Gönlü îman nûruyla aydınlanmış, esas hayatın âhiret olduğu şuuruyla yaşayan ârif bir müʼmin; hayat ve kâinâta, dâimâ îman firâsetiyle bakar. Buna mukâbil, kalbi gaflet karanlıklarına gömülmüş, hayatı sadece bu dünyadan ibâret zanneden, gâfil bir insanın ise pusulası şaşmıştır. O artık yalnızca nefsinin ve şeytanın kendisine fısıldadığı şeyleri hakîkat zanneder.

Dolayısıyla ârif bir müʼmin ile gâfil bir insanın nazarında hayır ile şer, faydalı ile zararlı, saâdet ile felâketin mânâsı bambaşkadır.

Gâfil bir insan için bu dünyada en büyük kayıp, bedeninin ölümüdür. Hâlbuki ârif müʼminler nezdinde en büyük kayıp, bir kalbin hidâyet ve takvâdan mahrum kalarak günahların katranına boyanması ve bunun neticesinde mânen ölmesidir. Yani kalpsiz bir bedenle âdeta bir “canlı cenaze” hâline gelmesidir.

Mevlânâ Hazretleriʼnin şu ifadeleri de bu hakîkate işaret etmektedir:

“Sakın ola ki öldüğüm için bana ağlama! «Yazık oldu, vah vah!» deme! Eğer ben yaşarken nefse uyup şeytanın tuzağına düşersem, işte hayıflanmanın sırası o zamandır!”

Herkes gibi bizler de dünyevî musîbet ve felâketlerden korkuyoruz ama, esas korkmamız gereken; son nefesi îman selâmetiyle verip veremeyeceğimizdir. Asıl korkmamız gereken, günahlarımızdır; bilhassa da âhirete kalan kul haklarıdır.

Diğer taraftan, bu cihanda hor görülen garibe, ezilen kimsesize, hakkı yenilen mağdur ve mazluma acımak gerekirse de, en çok acınacak hâlde olanlar, insafsızca zulmeden zâlimlerdir. Zira âhiret penceresinden bakıldığında açıkça görülür ki; asıl acınacak hâlde olanlar, bu dünyada zayıfa gadreden zâlimlerdir. Çünkü o bedbahtlar, âhiret müflisleri olacaklar, mazlumlar ise -sabrettikleri takdirde- ebedî nîmetlere kavuşacaklardır.

Yine, asıl acınacak kimseler; dünyaya hastalık, sakatlık, âmâlık gibi birtakım mahrumiyetlerle gelenler değil; onları küçümseyip dışlayan merhamet fukarâsı gâfillerdir. Zira o mahrum kardeşlerimiz, âhirette bunun mükâfâtına ermekle birlikte; “Dünya bir fasıldı, geldi geçti. O mahrumiyetlerimiz sayesinde birçok günahtan korunup ecre nâil olduk.” diyerek şükredecekler.

Bu itibarla yine asıl acınacak hâlde olanlar;

‒Mazlumlardan ziyâde, zâlimlerin taş kesilmiş vicdanlarıdır.

–“Acıyın bize!” feryatlarına sağır kesilen, insaf, izʼan, merhamet ve gözyaşını unutmuş ruhsuz menfaatperestlerdir.

‒Mâneviyat mahrumu materyalistlerdir.

‒Asıl acınacak kimseler, daha fazla kazanma hırsıyla işçisinin, müşterisinin hakkını yiyen zâlim patronlardır.

‒Asıl zavallı durumunda olanlar; hak ve hukukun üstünlüğü yerine, üstünlerin hak ve hukukuna inanan, fânî saltanatlarının esiri olmuş zâlimlerin hastalıklı ruhlarıdır.

Meselâ gurur ve kibir şaşkınlığıyla tanrılık iddiâ eden Nemrut, karşısında cevap vermekten âciz kaldığı İbrahim -aleyhisselâm-’ı ateşe attırmış; fakat Allah Teâlâ, Halîl’ini/dostunu muhafaza etmişti. Zira haklı ve güçlü olan Hazret-i İbrahim idi. Nemrut ise Allâhʼın teʼyîdine mazhar olmuş bir peygamber karşısında, topal bir sinekle helâk olacak kadar zavallı bir durumdaydı.

Yine güç ve imkânlarına güvenerek tanrılık dâvâsı güden Firavun da, Hazret-i Mûsâ’yı mağlûp etsinler diye topladığı sihirbazların îman etmeleri karşısında öfkeden deliye dönmüş, onları işkencelerle şehîd etmişti.

Sihirbazlar, kalben ve rûhen öyle güçlü idiler ki insanın kanını donduracak derecede ağır tehdit ve işkenceler karşısında dahî, büyük bir îman cesaretiyle;

“–(Ey Firavun, sen) dilediğini yap! Sen ancak dünyaya hükmedebilirsin! Biz ise (şehîd olarak) Rabbimiz’e döneceğiz!” dediler.[1] Firavunʼdan değil, îmanlarının zedelenmesinden korktular. Îmanları hususunda aslâ geri adım atmadılar, bilâkis Allah için gözlerini kırpmadan şehâdete yürüdüler. Onların bu dâsitânî metâneti karşısında Firavun, içine düştüğü acziyeti şiddete başvurarak gizlemeye çalışan bir zavallı idi.

Yüksek mevkî ve cemâl sahibi bir kadından gelen nefsânî teklifi reddederek; “Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni dâvet ettiği şeyden daha sevimlidir…”[2] diyen Hazret-i Yusuf -aleyhisselâm-, Mısır zindanında mânen çok güçlüydü. İçine düştükleri suçluluk psikolojisini bastırabilmek için onu iftiralarla zindana attıranlarsa, bütün dünyevî ihtişamlarına rağmen, hakîkatte son derece âciz birer zavallı durumundaydılar.

Putperest Romalılar tarafından arenalarda aslanlara atılan ilk Îsevîler, aslanların dişleri arasında can verseler de îmanlarından tâviz vermeyecek kadar güçlü idiler. Romalılar ise haksızlıklarını şiddet, kaba kuvvet ve kanla örtbas etmeye çalışan âcizlerdi.

Yine Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-ʼın devr-i risâletinde; onu inkâr eden yahudîlerin kışkırttığı Romalılar, Yunanlılar ve putperestler birleşerek, hak dîne karşı çıktılar. Yahudî Zûnuvas ve adamları, Necranlı muvahhid müʼminleri, ateş dolu hendeklere atıyor ve alevler içinde kalan o insanları seyrediyorlardı. O sâdık mü’minler de şehâdete korkusuzca yürüyecek kadar güçlüydü. Onlara bu zulmü revâ gören sadist ruhlu zâlimler ise nefislerinin zebûnu olmuş zavallı bir gürûh idi.

Tevhîdi müdâfaa ederken taşlanarak öldürülen Habîb-i Neccâr, mânen çok güçlüydü. Kavmine acıyor; “Keşke bilselerdi!”[3] diyordu.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; tebliğ için gittiği Tâif’te taşlanırken dahî, En Yüce Kudretʼe sığınmanın müstesnâ metânetine sahipti. Oʼnu taşlayanlar ise içinde bulundukları bâtılın zayıflığını gizleyebilmek maksadıyla, eziyet, hakâret ve çirkefliklere başvuruyorlardı.

Hak ve hakîkatin temsilcisi Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu zulümler karşısında çok güçlü idi. Hattâ kendisini taşlayanlara acıyor ve;

“–Yâ Rabbi! Kavmime hidâyet ver; onlar bilmiyorlar!” niyâzında bulunuyordu.[4]

İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri, içtihadlarının istismar edilmemesi için kadılık teklifini reddetmişti. Bunun üzerine halîfe onu hapse attırıp kırbaçlattırdı.

Ebû Hanîfe Hazretleri, Bağdat zindanında son derece güçlüydü. Onu haksız icraatlerine âlet edemediği için zindana attıran halîfe ise aslında bu tavrıyla kendi acziyetini sergilemiş oluyordu.

Çanakkaleʼde maddî bakımdan imkânsızlıklar içinde bulunan Mehmetçik, dünyanın en güçlü donanmasına karşı büyük bir îman gücüyle mukâvemet ediyordu. Yaklaşık 250 kiloluk bombayı sırtlayan Seyyid Onbaşı, koskoca İngiliz zırhlısını denizin dibine gömdü. Mehmetçik, tarihe “Çanakkale geçilmez!” mührünü vurdu. Tepeden tırnağa silahlı, maddî bakımdan dünyanın en büyük donanması ise bu îman mehâbeti karşısında âciz bir zavallı olarak kaldı.

Nitekim Winston Churchill, ülkesinde Çanakkale mağlûbiyetinden dolayı sorgulanırken;

“–Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de Türklerle değil, Allah ile harp ettik!.. Tabiî ki yenilecektik!..” diyerek, Mehmetçiğin îmânı karşısındaki acziyetlerini îtiraf etti.

Bugün de kendi vatanlarında yaşama hakları gasp edilen Filistinli kardeşlerimiz başta olmak üzere ümmetin mazlumlarının yaşadıkları, hepimizin içini acıtıyor. Fakat asıl acınacak durumda olan; haklının güçlü olduğu değil, güçlünün haklı sayıldığı bir sistemi dayatan, gasp ve haydutluğu meslek edinmiş zorbaların hazin âkıbeti olacaktır. Zira “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur.”

Diğer taraftan, yine asıl üzülüp ağlanması gereken husus, mazlum din kardeşlerini zâlimlerin pençesinden kurtarmaktan âciz kalan, iki milyarlık İslâm âleminin darmadağınık vaziyetidir.

Şunu unutmayalım ki bugün Gazzeli kardeşlerimizin canları tehlikede fakat îmanları sağlam. Bizimse canlarımız emniyette fakat îmanlarımız ne kadar sağlam, bilemiyoruz! Bugün Gazzeli kardeşlerimizin çektikleri çilelerle kendi hâlimizi kıyasladığımızda, âhirette onlarla aynı Cennetʼlerde olmayı nasıl ümit edebiliriz?! İşte asıl endişelenmemiz gereken mesele budur!..

Velhâsıl; Cenâb-ı Hakk’a tevekkül eden, Oʼna dayanıp güvenen, hak ve hakîkatin safında bulunan bir müʼmin, zâhiren mağlup olsa da hakîkatte gâlip demektir.]

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Üzüntünün büyüğünü unutarak, küçüğüyle oyalanman, câhillik olarak sana yeter. Üzerinde kafa yorulması gereken asıl mesele şudur:

‒Müslüman olarak mı, yoksa kâfir olarak mı öleceksin?

‒Âhirette mutlu ve bahtiyar olacak kimselerden misin, yoksa bedbaht olacaklardan mı?

‒Aslâ son bulmayacak olan Cehennem ateşinin durumu, amel defterinin sağ eline mi yoksa sol eline mi verileceği... İşte asıl düşünmen gereken meseleler bunlardır.”

[İmâm Gazâlî -rahmetullâhi aleyh- bir kıssa nakleder:

Adamın biri, taşkınca gülmekte olan kardeşine:

“–Hayrola! Cehennem’den kurtulacağına dâir bir haber mi aldın?” diye sorar. Kardeşi;

“–Hayır.” deyince de:

“–O hâlde nasıl (böyle taşkınca) gülebiliyorsun!” diyerek hayretini ifade eder. (İhyâ, III, 288)

Dünyevî ve nefsânî sevinçlerle haddinden fazla neşelenip taşkınca kahkahalar atmak; insana, önündeki ölüm, kabir, kıyâmet, diriliş, mahşer, hesap, sırat gibi çetin menzilleri ve bir ebediyet yolcusu olduğu hakîkatini unutturur. Bu ise kalplerin rikkat ve hassâsiyetini köreltir, kulu gaflete sürükler.

Hâlbuki ilâhî imtihan hikmetine binâen gönderildiğimiz bu dünya; gülüp eğlenme, gaflet ve rehâvet içinde ömür tüketme yeri değildir. Kulluk gayretleriyle Allâh’ın rızâsını, dolayısıyla da âhiret saâdetini kazanma mekânıdır.

Fakat insanoğlu ekseriyetle, önündeki âhiret hakîkatini unutarak asıl dertlenmesi gereken meselelerden gâfil hâlde ömür tüketir. Nitekim insanın bu umûmî gafletine binâen Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde:

“Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz! Ve siz, gaflet içinde oyalanmaktasınız.” (en-Necm, 60-61)

“Sizi boşuna yarattığımızı ve sizin hakîkaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?!” (el-Müʼminûn, 115) buyurmaktadır.

“Esas hayat, âhiret hayatıdır.”[5] buyuran Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in gönül ikliminde de, dâimâ âhireti dünyaya tercih etme ölçüsü hâkimdi. Dolayısıyla O’na göre esas üzülecek şey, âhiret hüsrânıydı; esas sevinilecek şey de âhiretteki kurtuluştu.

Bu hususta bizler de gönül dünyamızı kontrol etmeliyiz:

‒Bizler, daha ziyâde neler için üzülüp seviniyoruz?

‒Sevinç ve hüzünlerimiz daha çok ebedî hayatımız için mi, yoksa fânî ve gelgeç menfaatler için mi?..

‒Gündemimizi meşgul eden sayısız telâş ve endişe içinde; son nefes, kabir ve âhiret endişesi kaçıncı sırada yer alıyor?..

Hak dostu âlim ve ârif zâtlar, kısa bir süreliğine konakladığımız dünya misafirhanesinin sefâsına da cefâsına da gereğinden fazla ehemmiyet vermemek gerektiğini; en mühim vazifemizin, ebedî hayata hazırlanmak olduğunu, her vesîleyle ifade buyurmuşlardır.

Nitekim Ubeydullah Ahrâr Hazretleri şöyle anlatıyor:

“Bir aziz zât, dünyadan ayrıldıktan sonra Nakşibend Hazretleri’ni rüyasında görmüş ve ona:

«–Ebedî kurtuluşumuz için ne yapalım?» diye sormuş.

Hâce Hazretleri şu cevâbı vermiş:

«–Son nefeste neyle meşgul olmak gerekiyorsa onunla meşgul olun!» Yani son nefeste nasıl ki tamamen Hak Teâlâ’yı düşünmeniz lâzımsa, hayatınız boyunca da o şekilde uyanık olunuz!”[6]

Cenâb-ı Hakkʼa sonsuz şükürler olsun ki, Oʼnun “Hâdî” isminin tecellîsine mazhar olarak İslâm ve îman nîmetlerine nâil olduk. Fakat bu nâiliyetle son nefesi verebileceğimizin bir garantisi yok.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de ibretli kıssaları nakledilen Kârun ve Bel‘am bin Bâûrâ bu hakîkatin ibretli birer misâlidir.

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın amcaoğlu olan Kârun, zühd ve takvâ sahibi, sâlih biriydi. Tevrât’ı en iyi tefsir eden âlim bir kimseydi. Ayrıca kendisine “simyâ ilmi” verilmişti. Lâkin Allâh’ın kendisine bir imtihan olarak verdiği ilim ve servet, onu Hakk’a yaklaştıracağı yerde şımartıp azgınlaştırdı. Kârun, servetini âdeta put hâline getirdi. Öyle ki Mûsâ -aleyhisselâm-, Kârun’a zekâtının hesabını bildirince o:

“–Bunları ben kendim kazandım!” diyerek îtiraz etti.

Üstelik dünya ihtirâsı onu ahmaklaştırdığı için, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a iftira etmeye bile yeltendi. Neticede kahr-ı ilâhîye dûçâr oldu ve güvendiği hazineleriyle beraber yerin dibine gömülerek helâk edildi.

Yine İsrâiloğulları içinde, Levh-i Mahfûzʼa bakıp onu okuyacak makâma ermiş, kendisine keşif ve kerâmetler bahşedilmiş, âlim ve velî biri olarak bilinen Bel‘am bin Bâûrâ da nefsinin hevâsına uyarak dünyaya meyletti. İhtiraslarına mağlup olduğu için, o yüksek mânevî hâlini kaybetti. Neticede kahr-ı ilâhîye dûçâr olarak ebedî hüsrâna uğrayanlardan oldu.[7]

Velhâsıl, âkıbet meçhuldür. Firavun’un sihirbazları misâli, dalâlet üzere yaşayıp âhir ömürlerinde hidâyete erenler olduğu gibi, Kârun ve Belʻam bin Bâûrâ misâli, hidâyet üzere yürüyüp, sonunda defterini hüsranla kapatmış olanlar da mevcuttur.

Cenâb-ı Hak, biz kullarını bu hususta şöyle îkaz buyuruyor:

“Ey îmân edenler! Allahʼtan, Oʼna yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin!” (Âl-i İmrân, 102)

Bu itibarla, takvâ üzere bir kulluk hayatı yaşamalı ve hüsn-i hâtime ile can verebilmenin niyaz ve ilticâsı hâlinde bulunmalıyız. Nitekim Yusuf -aleyhisselâm- bir peygamber olmasına rağmen;

تَوَفَّن۪ي مُسْلِمًا وَاَلْحِقْن۪ي باِلصَّالِح۪ينَ

“…(Rabbim!) Beni müslüman olarak vefât ettir ve beni sâlihler arasına kat!” (Yûsuf, 101) niyâzıyla, Rabbimiz’in merhametine sığınmıştır.

Şunu aslâ unutmamak îcâb eder ki duâlarımız gibi bütün ibadetlerimiz de kabûle muhtaçtır. İlâhî rahmete nâil olabilme hususunda peygamberler ve onların müjdeledikleri dışında hiç kimsenin bir teminâtı yoktur.

Ebedî hayatın, insana saâdet mi felâket mi getireceğinin ilk işaretleri, son nefeste belli olacak. Bunun için Hak dostu ârif kullar dâimâ, hüsn-i hâtime, yani son nefesi îman selâmetiyle vererek ölümü güzelleştirmeye mâtuf gayretler sergilemişlerdir. Buna rağmen bu gayretlerini hiçbir zaman yeterli görmemiş, dâimâ “havf ve recâ” yani “korku ve ümit” duygularının dengelediği bir gönül kıvamıyla yaşamışlardır.

Nitekim büyük Hak dostu İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, ilim ve irfanda “güneşler güneşi” denilen Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri ve emsâli nice âlim ve ârif zâtlar, talebelerinden kendileri için hüsn-i hâtime, yani son nefesi îmanla verebilme hususunda duâ talebinde bulunmuşlardır.

Velhâsıl; ârif bir kul için bütün bir ömür, müslüman olarak can verebilme hazırlığından ibârettir.]

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Düşün ki koca bir ömrün baş tarafı hebâ oldu gitti; hiç olmazsa sonunu korumak gerekir. Bir kimsenin on evlâdından dokuzu ölse, geriye sadece bir tanesi kalsa, o kimse bütün sevgisini o biricik yavrusuna adamaz mı? Sen de ömrünün çoğunu bitirdin; hiç olmazsa geriye kalan az bir kısmının kıymetini bil, onu da faydasız yerlerde tüketme!”

[Nuh -aleyhisselâm- kadar uzun ömürlü olsak, Süleyman -aleyhisselâm- kadar varlıklı olsak, Yusuf -aleyhisselâm- kadar cemâl sahibi olsak, şâyet fânîliğin idrâki içinde değilsek; ziyandayız demektir.

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Asra (zamana) yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak îmân edip sâlih ameller işleyenler; birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.” (el-Asr, 1-3)

Dolayısıyla her an, vaktimizin kıymetini bilmeli, fânî ömrümüzü ebedî saâdet sermayesi kılmanın gayreti içinde olmalıyız. Aksi hâlde hüsrâna uğramaktan ve kendine yazık edenlerden olmaktan kurtulamayız.

Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- da bu hakîkate işaretle:

“En büyük kayıp; sahibinin âhiret seferine azık hazırlayamadığı için ziyan ettiği uzun bir ömürdür.” buyurmuştur.

Diğer taraftan, âhiret azığı hazırlamak için en kıymetli zaman, geçmişle gelecek arasındaki şimdiki zamandır. Zira mâziye âit dosyalar kapandı, istikbâlinse ne getireceği meçhul...

Bu yüzden; “İşler yoğun, vakit yok!” gibi bahanelerle namazı, orucu, haccı, hayır-hasenâtı yaşlılığa ve emekliliğe bırakmak; tevbeyi, sâlih amelleri ve kulluğu, gelip gelmeyeceği meçhul yarınlara ertelemek, büyük bir hüsran sebebidir. Nitekim bu gaflete dûçâr olanlar hakkında;

“Yarın yaparım diyenler helâk oldu.” buyrulmuştur.

Zira öyle bir gün gelecek ki, o günün yarını olmayacak! Yahut yarın olacak, fakat biz olmayacağız!..

Velhâsıl, sâlih ameller işlemek için de, tevbe edip hâlimizi ıslâh etmek için de; gün bugün, fırsat bu fırsattır. Biz bu fırsattan gâfil kalsak da ecel senedinin vâdesi dolduğunda Azrâil -aleyhisselâm- bir an bile vazifesinden gâfil kalmayacaktır. Yine, emr-i Hak vâkî olup son nefesi verdikten sonra; “ah, vah, keşke” demenin hiçbir faydası olmayacaktır.

Her insan son nefesinden sonra;

“–Keşke şu yanlışı yapmasaydım, keşke şu hayrı da işleseydim…” diye pişmanlıkla dizini dövmek ister. Lâkin heyhât!.. Artık ne el kalmıştır ne de diz!..

Bu hakîkatleri, ancak son nefesinden sonra idrâk edebilenlere ne yazık! Bugünden idrâk ederek âhiret hazırlığıyla meşgul olabilenlere de ne mutlu!..]

Cenâb-ı Hak, ömrümüzün kalan kısmını, geçen kısmından daha hayırlı olacak şekilde sâlih amellerle ihyâ edebilmeyi, cümlemize nasîb eylesin.

Âmîn!..

Dipnotlar:

[1] Bkz. Tâhâ, 72; el-Aʻrâf, 125.

[2] Yûsuf, 33.

[3] Bkz. Yâsîn, 26.

[4] Bkz. İbn-i Hişâm, II, 29-30; Heysemî, VI, 35.

[5] Buhârî, Rikāk, 1.

[6] Reşahât, s. 130.

[7] Bkz. el-A‘râf, 175-176.