İbn-i Atâullah el-İskenderî  - 7

İbn-i Atâullah el-İskenderî - 7

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Sana gerekli ve faydalı olan, çok amelde bulunman değil, amelini (takvâ üzere) doğru ve güzel bir şekilde yerine getirmendir. Âdâbına riâyetle yapılmamış çok amel, âdeta para etmeyen bir sürü paçavra elbiseye benzer.

Takvâ hassâsiyeti ile îfâ edilen güzel bir amel ise, az olsa bile, zor bulunan pahalı bir elbise veya hacmi küçük, değeri büyük bir mücevhere benzer.”

[Hâlis bir niyet ve âdâbına riâyetle yapılan sâlih ameller -az da olsa- Hak katında çok kıymetlidirler. Bunun zıddına; huşû, huzur ve ihlâstan uzak, mânâ iklîmine girmeden, sadece şeklen, kerhen ve yasak savma kabîlinden îfâ edilen ameller ise -ne kadar çok olursa olsun- kıymetlerini kaybederler.

Dolayısıyla sâlih amellerde mühim olan; kemmiyet değil keyfiyettir. Yani sayı çokluğu değil, ne kadar makbul bir kıvamda edâ edildiğidir.

Nitekim Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:

اَلَّذ۪ى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا

“O (Allah) ki ölümü ve hayatı, hanginizin daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için yaratmıştır…” (el-Mülk, 2) buyuruyor.

Dikkat edilirse Cenâb-ı Hak; “اَكْثَرُ عَمَلًا” değil  “اَحْسَنُ عَمَلًا” buyuruyor. Yani kimin “daha çok” amel edeceğine değil, “daha güzel” amel edeceğine ehemmiyet verdiğini beyân ediyor.

Meselâ Cenâb-ı Hak; “Siz çok para kazanın ve çok infâk edin.” buyurmuyor. Helâlden kazanıp âdâbına riâyetle infâk etmeyi emrediyor. Zira Cenâb-ı Hak, niyeti hâlis olanın, azını çok eyler. Küçücük bir hayrı sebebiyle kulunu büyük mükâfatlara nâil kılar. Bunun içindir ki ihlâsla verilen azıcık bir sadaka, gönülsüz verilen dağlar kadar sadakadan daha kıymetlidir. Yani mühim olan, infâk edilen meblâğın çokluğu veya azlığı değil, sahip olunan imkâna kıyasla ne nisbette bir fedakârlıkla ve ne kadar hâlis bir niyetle verildiğidir.

Hayatın med-cezirlerine karşı kulun sabır ve tâkatini artıran, günahların câzibesine karşı âdeta bir siper-i sâika olup mukâvemeti kuvvetlendiren, her biri rûha verilen vitaminler mesâbesinde bulunan ibadet ve tâatleri, hem çokça hem de güzel bir sûrette îfâ edilebilmek, elbette bir kul için büyük bir fazîlettir. Fakat ibadet ve tâatlerde asıl hedef, onları Peygamber Efendimiz rʼin târif buyurduğu şekilde ve Rabbimiz’in râzı olduğu kıvamda edâ etmeye gayret göstermek olmalıdır.

Allah için bir ömür boyunca yapılan ibadet, tâat ve hayır-hasenat, son derece kıymetli âhiret azıklarıdır. Fakat bu sâlih amelleri yerine getirirken, onların sevâbını azaltan, hattâ bazen tamamen ziyan olmasına sebebiyet veren, zâhirî ve bâtınî (açık ve gizli) birtakım yanlışlıklardan da titizlikle sakınmak îcâb eder.

Meselâ âyet-i kerîmede namazın kulu fahşâ ve münkerden yani hayâsızlık ve kötülükten alıkoyacağı bildiriliyor.[1] Fakat bir kişi hem namaz kılıyor, hem de dînin hoş görmediği çirkin hâl ve davranışlardan kendini koruyamıyorsa, o kişi namazını lâyıkıyla edâ edemiyor demektir.

Nitekim Rasûlullah r Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Bir kul namaz kılar, fakat namazının yarısı, üçte biri, dörtte biri, beşte biri, altıda biri, yedide biri, sekizde biri, dokuzda biri hattâ ancak onda biri kendisi için yazılır.” (Ebû Dâvûd, Salât, 123, 124)

Oruç da günahların dökülmesine, gönlün rikkat kazanarak takvâya ulaşmasına vesîle olan, ecri büyük bir ibadettir. Fakat oruç tuttuğu hâlde şefkat ve merhameti artmayan, takvâ hassâsiyeti kazanmayan, gıybet ve dedikodudan kendini koruyamayan bir kimse de orucu hakkıyla tutmamış demektir.

Nitekim böyleleri hakkında da hadîs-i şerîflerde şöyle buyruluyor:

“…Allah, yalan-dolanla iş yapan kimsenin, yemesini-içmesini bırakmasına (orucuna) kıymet vermez.” (Buhârî, Savm, 8)

“Nice oruç tutanlar vardır ki oruçlarından kendilerine kalan, kuru bir açlıktan başka bir şey değildir!..” (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21)

Yine kurbandan maksat da takvâya erebilmektir. Âyet-i kerîmede; Hak katına kurbanların et ve kanlarının değil, ancak kalpteki takvânın ulaşacağı bildiriliyor.[2] Fakat kul; kurbanı bir kebap bayramı olarak görürse ve “Âdet yerini bulsun, konu-komşu ayıplamasın!..” gibi nefsânî kaygılarla kurban keserse, Hak katına takvâsı değil, ancak riyâsı gider. Nitekim hadîs-i şerîfte:

“Kestiğini Allah’tan başkası adına kesene, Allah lânet etsin!” buyrulmaktadır. (Müslim, Edâhî, 43-45; Nesâî, Dahâyâ, 34)

İbadetlerin Hak katında makbûliyetinin en temel şartı, şüphesiz ki îman ehli olmaktır. Zira îman, “üssüʼl-esâs”, yani en lüzumlu ve en mühim şarttır. Dolayısıyla kulun evvelâ sahih bir îtikâda sahip olması zarurîdir. Bu hususta bir noksanlık veya yanlışlık olursa; ibadetlerin makbûliyetinden söz edilemez.

Amellerin ziyan olmasına sebebiyet veren diğer bir husus, haram ve kerâhetlerden sakınmamaktır. Bilhassa kazanca karışan haramlar, günümüzde banka promosyonları ve kredilerle faize bulaşmak, işverenin işçisinin hakkına riâyet etmemesi, işçi veya memurun mesâisine dikkat etmeyip aldığı ücretin hakkını vermemesi, rüşvet, irtikâp, haram ve şüpheli gıdalarla beslenmek gibi pek çok hatâ, tıpkı bir imtihanda yapılan yanlışların bazı doğruları da iptal etmesi gibi, ibadetlerin de ecrinden fire vermeye, hattâ -Allah korusun- onların büsbütün reddine sebebiyet verebilir.

Kazancına, malına-mülküne ve gıdasına haram karışanın; evvelâ ameli bozulur. İbadetlerinden feyz, rûhâniyet ve lezzet duyamaz. O artık zâhiren çok ve güzel görünen ibadet ve tâatlerde bulunup hayır-hasenat işlediğini zannetse bile; âyet-i kerîmedeki عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ : Çalışmış, fakat boşuna yorulmuştur!” (el-Ğâşiye, 3) hükmünün muhâtabı olmaktan kurtulamaz. Tıpkı delik bir çuvalla değirmene buğday taşımaya çalışan, beyhûde yorulan, sonunda eliboş kalan gâfillerden bir farkı kalmaz.

Haram kazançla yapılan ibadet ve hayırların aslâ kabul edilmeyeceğine dâir, şu hadîs-i şerîf çok dikkat çekicidir:

Rasûlullah r Efendimiz bir gün:

“Güçlü ve Yüce olan Allah, putlara tapmayı, içki içmeyi, (insanları) soy sop sebebiyle kınamayı size haram kılmıştır. Dikkat edin, şüphesiz içki içen de, imâl eden de, içenlere dağıtan da, satan da, parasını yiyen de lânetlenmiştir.” buyurmuşlardı.

Bunun üzerine bir bedevî ayağa kalkıp Efendimiz’in huzûruna geldi ve:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Ben daha önce içki ticareti yapan bir kişiydim ve içki satışından bir miktar mal biriktirdim. Şimdi ben bu malı, Allâh’a itaat yolunda harcasam bana bir faydası olur mu?” diye sordu.

Rasûlullah r ona:

“–Sen o malı, hac, cihad veya sadaka uğrunda harcasan dahî, Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değeri olmaz. Zira Allah ancak temiz olanı kabul buyurur.” cevâbını verdi.

Bu hâdise üzerine, Peygamber Efendimiz’in sözünü tasdik eden şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“De ki: Pis ve kötü ile temiz ve iyi bir değildir; pis ve kötünün çokluğu hoşuna gitse de (bu böyledir). O hâlde ey akıl sahipleri! Allah’tan korkun (takvâ üzere bir kullukta bulunun) ki kurtuluşa eresiniz!” (el-Mâide, 100) (Vâhidî, Esbâbu Nüzûl, s. 212-213; Kıvâmü’s-Sünne, et-Terğîb ve’t-Terhîb, II, 96/1235)

Yine Peygamber Efendimiz r, uzun bir yolculuğa çıkan, saçı başı dağınık, toz toprak içinde kalmış bir adamdan bahsetti. Bu adam ellerini göğe doğru kaldırarak; “Yâ Rabbi! Yâ Rabbi!” diye duâ etmektedir.

Efendimiz r buyurdu ki:

“Hâlbuki onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram ve haramla beslenmiştir. Böyle birinin duâsı nasıl kabul edilsin?” (Müslim, Zekât 65)

Diğer bir hadîs-i şerîfte, haram kazançla hacca giden biri; “Lebbeyk Allâhümme lebbeyk!” dediğinde, semâdan bir münâdînin; “Sana ne lebbeyk, ne de sa‘deyk!” diyerek onu reddedeceği, o şahsın hiçbir sevap kazanamadan, bilâkis günahkâr olarak döneceği bildirilmektedir. (Bkz. Heysemî, III, 209-210)

Kimileri hacca gitmek ve Ramazan orucunu tutmakla, nasıl olsa bütün günahlar affolunuyor diyerek, haram, şüpheli ve kerâhetlerden, bilhassa da faizden sakınmaya yeterince titizlik göstermezler. Hâlbuki haccı ve Ramazan orucunu -hâşâ- Hristiyanlık’taki “günah çıkarma” âdeti gibi görüp yine haramlardan sakınmamak, nefsin oyuncağı ve şeytanın maskarası olmaktır.

Cenâb-ı Hak böyle bir gaflete düşmekten îkaz sadedinde şöyle buyuruyor:

“…Sakın o aldatıcı (şeytan), Allâh’ın (affına güvendirerek) sizi kandırmasın!” (Fâtır 5; Lokman 33)

Unutmayalım ki İslâm bir bütündür, bir tarafı yapılıp diğer bir tarafı ihmâl edilemez. Nasıl ki bir şeyi inşâ ederken aynı zamanda ona zarar verebilecek yanlışlardan sakınmak da gerekirse; bu kâideye, ibadet hayatında da uymak gerekir.

Hem ibadet edip hem de günah işlemeye devam etmek, haramlardan, kerâhetlerden, şüphelilerden yeterince sakınmamak, bir yaranın iltihâbını temizlemeden, üzerine merhem sürmek gibi bir hamâkattir.

Bir gün Rasûlullah r Efendimiz güzelce abdest aldıktan sonra:

“Her kim şu benim abdest alı­şım gibi abdest alır, sonra iki rekât namaz kılar ve bu esnâda kalbinden namaz hârici düşünceler geçirmezse, geçmiş (küçük) günahları mağfiret olunur.” buyurmuşlardı. (Buhârî, Vudû, 24, 28; Müslim, Tahâret, 3-4)

Sonra Efendimiz r:

“–Sakın aldanmayınız!” buyurdular. (Buhârî, Rikāk, 8; İbni Mâce, Tahâret, 6; Ahmed, I, 66)

Yani “Efendimiz r’in haber verdiği bu sâlih amel bana yeter!” diyerek kendinizi aldatmamalı, diğer hayırlardan da geri kalmamalı, yine bu af müjdesine güvenerek günahları hafife alma gafletinden titizlikle sakınmalıyız.

Bu düstur, amellerin fazîletini beyan eden bütün rivâyetler için geçerlidir. Yani Efendimiz r’in, herhangi bir sâlih amelin çok büyük bir ecri bulunduğunu ifade buyurması, o amelin Hak katındaki kıymetini vurgulayıp insanları teşvik etmek içindir. Yoksa sadece o amelin kişiyi ebedî kurtuluşa eriştireceğini, dolayısıyla başka amele lüzum olmadığını ifade etmek için değildir.

Şunu da unutmayalım ki kazancına haram karışanın, ameli, ahlâkı, en çok da ihlâsı bozulur. Hâlbuki ihlâs, yani ibadetleri sırf Allah rızâsı niyetiyle yapmak, kulluğun âdeta can damarıdır.]

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Ey buğday ununu ancak elenmiş olarak yiyen kişi! Amellerini de elemen gerekir. Zira sana fayda verecek olan, ancak ihlâsla yaptıklarındır. Bunun dışında yaptıkların kabul edilmeyecektir.”

“Allah ile arasında geçenleri başkasının da bilmesini isteyen kişi, kesinlikle riyâ çukuruna düşmüş demektir. İbadetlerde ihlâs, samimiyet ve fânîlerden karşılık beklememek esastır. İhlâs, Allah ile kul arasında bir sırdır. Bu sır ifşâ edildiği zaman, ibadette ihlâstan da eser kalmaz.”

[Kimileri; pek çok hayır-hasenat yapar, sâlih amellerde bulunur. Meselâ sık sık hatim indirir, nâfile namaz kılıp oruç tutar, câmi, Kur’ân Kursu yaptırır, birçok hayra öncülük eder. Bunları sırf Allah rızâsı için yaparsa, büyük bir mânevî hazine biriktirmiş olur. Fakat bu amelleri insanlara gösterip duyurmak için yaparsa, kazandığı sevâbı kendi eliyle imhâ etmiş olur. Zira tevhîd akîdesinin ortaklığa tahammülü yoktur.

Diğer taraftan, sâlih amellerde ve bilhassa infakta gizlilik esas olmakla birlikte, zaruret durumunda veya halkı da hayra teşvik maksadıyla, bunları kimi zaman alenî olarak, yani açıktan yapmak da gerekebilir. Böyle bir durumda müʼmin, Cenâb-ı Hakkʼa sığınıp kalbi riyâdan korumaya gayret ederek, sâlih amellere açıktan da devam etmelidir. Riyâ olacak endişesiyle bu amelleri terk etme gafletinden sakınmalıdır.

Hasta ziyareti, cenaze teşyii, garip gurabâya sahip çıkmak, mâtemlerin civarında olmak, kimsesizlerin yanı başında bulunmak ve emsâli içtimâî ibadetler, çok fazîletli amellerdir. Fakat “Bunları yapmazsam ayıplanırım, insanlar beni kınarlar.” yahut “Bunları yaparsam toplumdaki îtibarım artar.” gibi nefsânî düşünceler gönle yol bulursa, Allâh’ın rızâsı yerine gazabı celbedilmiş olur.

Kimileri de “tevâzuun fahrı” ile amellerinin ecrini ziyan ederler. Böyleleri, tabiî olarak değil, kendileri hakkında “Ne mütevâzı insan!” dedirtmenin nefsânî tatminkârlı­ğını elde edebilmek ve insanların takdîrini kazanmak maksadıyla mütevâzı bir tavır takınırlar. Güyâ kendilerini kınarken, yaptıkları amelleri ifşâ ederler.

Meselâ; “Bendeniz, fakir, âciz, ancak haftada bir hatim indirebiliyorum, yalnızca şu kadar hacca-umreye gidebildim, sadece şu kadar fakir-fukarâya yardım edebildim…” derler. Böylece tevâzu görüntüsü verilmiş ifadelerle aslında kendilerini överler. Amellerinin reklâmını yaparak fânîlerin övgüsü karşılığında, hayırlarını nefs ve şeytana satmış olurlar.

Yine Cenâb-ı Hak “يَاْخُذُ الصَّدَقَاتِ” buyurarak “sadakaları kendisinin aldığını”[3] dolayısıyla mâlî ibadetlerin de yalnızca rızâ-yı ilâhî için yapılması gerektiğini bildirirken, bu ibadetleri fânîlerin de iltifatını kazanmak yahut onların kınamasından kurtulmak gibi dünyevî niyetlerle bulandırmak da uhrevî bir hüsran sebebidir.

Riyâ ve gösteriş için kullukta bulunmanın ne büyük bir âhiret iflâsı olduğu, şu hadîs-i şerîfte çok ibretli bir şekilde ifade edilmektedir:

“Kıyâmet gününde aleyhinde ilk hükmedilen insanlar şunlardır:

Birincisi, şehîd edilen kimsedir. O, Allâh’ın huzûruna getirilir. Allah Teâlâ ona bahşettiği nîmetleri anlatır. O da bunları îtirâf eder. Cenâb-ı Hak:

«–Öyleyse bunlara karşı ne yaptın?» diye sorunca adam:

«–Yâ Rabbi! Senʼin uğrunda şehîd edildim.» der.

Allah Teâlâ buyurur ki:

«–Yalan söyledin! Sen, yalnızca korkusuz ve cesur denilsin diye harbettin. Gerçekten öyle de denildi.»

Sonra onun hakkında emredilir ve ateşe atılıncaya kadar yüzüstü sürüklenir.

İkincisi; ilim öğrenen, başkalarına da öğreten, ayrıca Kur’ân da okuyan adamdır. O adam, huzûra getirilir. Allah kendisine olan nîmetlerini anlatır. O da îtirâf eder. Cenâb-ı Hak:

«–Bunlara karşı ne yaptın?» diye sorunca adam:

«–İlim tahsil ettim. Onu başkalarına da öğrettim. Senʼin uğrunda Kur’ân da okudum.» der.

Allah Teâlâ buyurur ki:

«–Yalan söyledin! Sen ilmi, ancak âlim denilsin diye öğrendin; Kur’ânʼı da ancak, o kārîdir, kırâat ehlidir, denilsin diye okudun. Gerçekten, öyle de denildi.»

Sonra hakkında emrolunur ve ateşe, yani Cehennem’e atılıncaya kadar yüzüstü sürüklenir.

Üçüncüsü; Cenâb-ı Hakk’ın kendisini (imkân bakımından) genişlettiği, malın her çeşidinden verdiği adamdır. O getirilir. Allah ona verdiği nîmetlerini anlatır. O da bunları îtiraf eder. Cenâb-ı Hak:

«–Öyleyse bunlara karşı ne yaptın?» diye sorunca adam:

«–Hakkında infâk edilmesini emir buyurduğun hiçbir yol bırakmadım. Malımı ancak Senʼin yolunda harcadım.» der.

Cenâb-ı Hak:

«–Yalan söyledin! Onları ancak, cömerttir denilesin diye yaptın. Nitekim öyle de denildi.» buyurur.

Sonra hakkında emredilir ve Cehennem’e atılıncaya kadar yüzüstü sürüklenir.” (Müslim, İmâre, 152)

Demek ki küçük şirk olan riyâ, en makbûl amelleri bile boşa çıkarıp sahibini ilâhî gazaba dûçâr eder. Bu sebeple, ibadet ve tâatlerde dâimâ şu ilâhî emre uymalıyız:

“…Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, sâlih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (el-Kehf, 110)]

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Bir kişi iki rekât namaz kılar, ona güvenir ve ucba düşerek amelini beğenmeye başlarsa; işte bu, etrafı seyyiât (günahlar) ile kuşatılmış bir hasenedir (iyiliktir).”

“Eziklik ve mahcubiyetle işlenen günah; gurur ve kibirle yapılan ibadetten daha üstündür.”

“Nice ibadet ve tâatte bulunanlar vardır ki bencillikleri yüzünden helâk olmuşlardır. Nice günahkârlar da vardır ki kalplerinin kırık olması, affedilmelerine vesîle olmuştur.”

[Ebû Hüreyre t’tan nakledildiğine göre bir adam Rasûlullah r’e:

“−Ey Allâh’ın Rasûlü! Falan kadının nâfile olarak çok namaz kıldığından, çok sadaka verdiğinden, çok oruç tuttuğundan, ancak diliyle komşusuna eziyet ettiğinden söz ediliyor. (Onun hakkında ne buyurursunuz?)” dedi.

Efendimiz r:

“−O Cehennemʼde olacaktır.” buyurdu.

Adam tekrar dedi ki:

“−Ey Allâh’ın Rasûlü! Bir kadının da (farzların dışında) nâfile olarak az oruç tuttuğundan, az namaz kıldığından, az sadaka verdiğinden, sadece yağsız peynir (keş) gibi şeylerden tasadduk ettiğinden, ancak diliyle komşusunu rahatsız etmediğinden söz ediliyor. (Onun hakkında ne buyurursunuz?)”

Peygamber Efendimiz r:

“−O da Cennetʼte olacaktır.” buyurdu. (İbn-i Hanbel, II, 440)

Zira kişinin insanlarla muâşeret ve muâmelâtı, hâl ve davranışları, onun ibadetlerinin de âdeta röntgeni gibidir. Dolayısıyla din kardeşleriyle iyi geçinmeyen, kaba saba davranan, etrafına eziyet veren birinin, makbul bir ibadet hayatının olduğu da düşünülemez.

Meselâ bir kul hem hacca gider hem de kul hakkı yemeye, kalp kırmaya devam ederse, onun haccını îfâ edişinde problem var demektir. Yunus Emre Hazretleriʼnin buyurduğu gibi:

Ak sakallı pîr hoca,

Bilemez hâli nice!

Emek yimesin hacca,

Bir gönül yıkar ise!..

Yine bir kişi, ne kadar çok ibadet ederse etsin, eğer insanların haklarına girmiş, gıybet etmiş, bir din kardeşine çelme takmış, bir gönle diken batırmışsa; ömrü boyunca kazandığı sevapları ilâhî mîzanda artıdan eksiye düşebilir. Şu hadîs-i şerîf ne kadar ibretlidir:

Bir gün Rasûlullah r Efendimiz;

“‒Müflis kimdir, bilir misiniz?” diye sordu. Sahâbe-i kirâm:

“‒Bize göre müflis, parasını ve malını kaybetmiş kimsedir.” dediler.

Bunun üzerine Efendimiz r şöyle buyurdu:

“Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyâmet günü namaz, oruç ve zekâtla gelir. Ancak şuna sövmüş, bunu dövmüş, şuna iftirâ etmiş, bunun malını yemiş, şunun kanını dökmüştür. Bundan dolayı onun iyiliklerinden (sevaplarından) şuna buna verilir. Üzerindeki haklar ödenmeden iyilikleri tükenirse, hak sahiplerinin günahları alınıp onun üzerine yüklenir, sonra da Cehennem’e atılır.” (Müslim, Birr veʼs-Sıla veʼl-Âdâb, 15/2581)

Velhâsıl İslâm âlimleri, sâlih amelleri nefsânî zaaflarla zedelemeyi, “delik bir kova ile su taşımaya” benzetmişlerdir. İbadet ve hayır-hasenat ile bu kovayı doldurmaya çalışırken; riyâ, haset, gurur, kibir kul hakkı yemek, haramlardan sakınmamak gibi yanlışlıklarla kovanın dibini delmek, biriken bütün mânevî kazancın zâyî olmasına sebebiyet verir.

Bunun içindir ki Hazret-i Ali t:

“Yaptığınız sâlih amellere gösterdiğiniz ehemmiyetten daha fazlasını, onların kabûlüne ve korunmasına gösteriniz.” buyurmuştur.]

Cenâb-ı Hak, rızâsına medâr olacak keyfiyette sâlih ameller işleyebilmeyi, cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Âmîn!..

 

 

[1] Bkz. el-Ankebût, 45.

[2] Bkz. el-Hac, 37.

[3] et-Tevbe, 104.