Muhterem Abdullah Sert Hocaefendi ile… Altınoluk Dergisi 40. Yıl Özel Mülakatı
Efendim zat-ı âliniz bundan 40 yıl önce dergimizin kuruluşunda en büyük emeği geçen isimsiniz. Bir dergi çıkarma fikri nasıl oluştu? Nasıl bir başlangıç yaptınız? Bu süreci bizimle paylaşabilir misiniz?
Euzübillahimineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbil Âlemin. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn. Öncelikle bir hamd ve şükürle başlamak isterim. 40 yıl önce, 1 Mart 1986’da Altınoluk dergisinin ilk sayısı "Andını Hatırla" kapağıyla çıkmıştı.
Altınoluk dergisi, Erkam Yayınları içinde doğup büyüyen bir dergidir. Erkam Yayınları ve Altınoluk fikri, ilk önce merhum Musa Topbaş Efendi Üstaz’ın gönlüne düşen bir hizmettir. Musa Efendi’nin, Sâmi Efendi Hazretleri ile bizim dışarıdan ancak bir kısmını okuyabildiğimiz çok farklı bir gönül ilişkisi vardı. O, Sâmi Efendi hazretlerinden ufak bir işaret de alsa onu hemen hayata geçiren bir insandı.
Musa Efendi -rahmetullahi aleyh-, Sâmi Efendi’yi ziyarete gittiğinde Hazret; "Musa Bey, bizim kitaplarımız acaba Şam’a, Halep’e, Güney Afrika’ya gidiyor mu?" diye sualler sormuş. O günkü şartlarda bu kitapların oralara gitmesi için basılması, bir yayınevi disipliniyle ele alınması gerekiyordu. O güne kadar Sâmi Efendi’nin eserleri daha ziyade defterlerden Kur’an harfleriyle okunuyor, Latin harfleriyle ise sınırlı ve düzensiz basılıyordu. Musa Efendi Üstaz ise, bu işi ciddiye aldı. 1980 yılında bir umre ziyaretinde yapılan istişareler neticesinde Erkam Yayınları kuruldu. İlk eser olarak “Bedir Gazvesi ve Enfal Suresi Tefsiri” 29 Mayıs 1980’de matbaaya verildi. Bu süreçte bendenizi görevlendirdiler. Kendi ayakları üzerinde duran profesyonel bir yayınevi mantığıyla yola çıkıldı.
1980’den 1985’e kadar geçen beş yıllık sürede hayli kitap çıktı. Peki, 1980-84 yılları arasında Sâmi Efendi Hazretleri hayattayken hangi kitapları gördü? Erkam Yayınları ile ilgili kanaatleri ne oldu?
Tabii, basılan her kitap Medine-i Münevvere’ye gönderiliyordu. Kendileri çok memnun oluyorlardı. Musahabeler, Bedir, Uhud ve Tebük Gazveleri, Dualar ve Zikirler gibi hemen hemen bütün kitapları kendileri hayatta iken basıldı. Ali Hüsrevoğlu Bey ve Ömer Kirazoğlu Hocamızın Medine’deki çalışmalarıyla tasnif edilen dosyalar üzerinden onay alınarak neşriyat yapılıyordu. Sâmi Efendi Hazretleri memnuniyetlerini ve dualarını bize ulaştırıyordu. Musa Efendi ile mektuplaşmalarımızda; "Şu kitabı Üstadımıza arz ettim, şimdi şunu basalım." şeklinde teveccühleri oluyordu.
Bu dört senede yeni bir telif oldu mu efendim?
Yeni bir teliften ziyade mevcut eserlerini tamamen latinize etmiş olduk. Ayrıca bir yayınevi olarak ümmete faydalı olacak diğer eserlerin de telifine başlanıldı. Hadis ve tefsir sahasında projeler geliştirildi. Musa Efendi, "Önce şu kitapları bir bitirin." diyerek bizi yönlendiriyordu. Ruhu’l Beyan tercümesi ve Riyazü’s-Salihin gibi projeler o yıllarda gönlümüze düşmüştü.
Dergi fikrine geçiş nasıl oldu?
1985 yılının yaz mevsimiydi. Türkiye’de İslami yayıncılığın Turgut Özal dönemiyle birlikte revaç bulduğu, daha serbest bir ortamın oluştuğu zamanlardı. O dönemde yaygın olarak sadece birkaç dergi vardı. Musa Efendi Üstazımız, bir ziyaretimde; "Bir dergi çıkarsak nasıl olur? Hem Ümmet-i Muhammed’e hem de camiamıza hitap eder." buyurdular. Yani Altınoluk, bir tohum olarak önce Musa Efendi’nin gönlüne düştü. Nitekim Ahmet Hamdi Topbaş Ağabey her zaman; "Altınoluk dergisi bize Musa Efendi’nin emanetidir" der.
Musa Efendi bu arzusunu dile getirdiğinde, ilk anda zihninizde ne gibi ufuklar açıldı, bu işareti nasıl anlamlandırdınız?
Musa Efendi’nin gönlüne bir şey düştüyse "mutlaka olmalı" diye düşündüm ama "nasıl yaparız" kısmını da tarttım. Çünkü dergi tecrübemiz yoktu. Kitap basmak daha kolaydır; dergicilik ise gündemi takip etmeyi ve her ay düzenli çıkmayı gerektirir. Hemen Kâmil Yılmaz Hocamız, İsmail Lütfi Çakan Hocamız, Ertuğrul Düzdağ ve Raşit Küçük Hocamız gibi isimlerle istişarelere başlanıldı. Bazı arkadaşlar; "Böyle bir dergiye ihtiyaç var mı?" diye sordular. Bendeniz de; "Ne kadar çok kitap ne kadar çok dergi çıkarsa o kadar açılım olur." dedik.
Şükür ki yalnız kalmadık. Ahmet Taşgetiren Bey’in katılımı ve sıhhatli bir yayın kurulunun oluşması Altınoluk’u bugünlere getirdi. Her hafta Salı günü aksatmadan toplanan bu kurulda; "Türkiye’de ne var? Bir Müslüman olarak bugün ne söylemeliyiz?" soruları ciddiyetle müzakere edildi. Altınoluk; insan-İslam, İslam-toplum ve İslam-ümmet ilişkisini gözeten bir yol haritası belirledi.
Hatta o dönem dergicilik tarihinde belki de bir ilk gerçekleştirildi; yazı teklif ettiğimiz hocaefendilerin tamamına, henüz yazı gelip gelmemesine bakılmaksızın, bir teberrük ve hürmet nişanesi olarak peşin telif gönderildi. Kendilerine; 'Yazı yazarsınız veya yazmazsınız ama biz bu dergide sizlerin imzasını görmek istiyoruz, bu teberrükü lütfen kabul edin' denildi. Amacımız sadece yazı almak değil, aynı zamanda bu kıymetli zevattan dergimiz hakkında fikri değerlendirmeler ve eleştiriler almaktı. Nitekim dergi çıkmaya başladığında o hocalardan çok kıymetli geri dönüşler aldık; kimisi konu önerileri sundu, kimisi bizzat yazı göndererek destek oldu.
Türkiye’nin İslami noktada sözü olan her kesimine kapımızı sonuna kadar açıldı. Evet, bu dergiyi belirli bir camiaya mensup arkadaşlar bir hizmet olarak omuzladı ama Altınoluk’ta hiçbir zaman dar bir çerçevede cemaatçilik yapılmadı; ümmetin her rengini kucaklayan bir mecra olmak gaye edinildi.
Dergiye “Altınoluk” ismi verilmesi fikri nasıl oluştu?
Altınoluk isminin çıkışı, tıpkı Erkam gibi bizim manevi dünyamızla ilgilidir. Malumunuz, bizler bir manevi yolun mensuplarıyız ve bu yolun ana eğitim merkezi sohbetlerdir. Erkam Yayınları ismini seçerken, Rasûlullah Efendimiz’in ilk sohbet evi olan Darü'l-Erkam isminden mülhem bir teklifte bulunmuştum. "Erkam" hem Arapça kökenli hem de Türkçe’de kolay telaffuz edilen bir isimdi.
Dergi ismi için ise daha Türkçe bir isim olsun ama bize pek çok şeyi hatırlatsın arzu edildi. Bizim kuşağın Necip Fazıl etkisinde kalmış olmasının da payı vardır; önce "Altun Halka" diye düşünmüştük. Fakat Necip Fazıl’ın Sakarya şiirindeki "Oluklar çift, birinden nur akar birinden kir" mısraları zihnimizde bir akış ifade ediyordu. Hem "Altın Halka"yı temsil eden hem de bir akışı anlatan "Altınoluk" isminde karar kılındı.
Bir de bu ismin bizi hatırlatan bir tarafı var: Kâbe-i Muazzama’da Türkçe olarak anılan tek yer Altınoluk’tur. Rükn-ü Yemânî, Hacerü’l-Esved denir ama Altınoluk hep Türkçe olarak bilinir ve Türk hacılarının buluşma noktasıdır. Hem Kâbe’yi hem de tevhidi hatırlatması vesilesiyle bu ismi teklif ettik, herkes de beğendi.
Hem Erkam’ın hem de Altınoluk’un isim babasısınız diyebilir miyiz?
Öyle oldu gibi...
Efendim, dergiyi kalıcı kılan aslında onun okuyucuları ve gönüllüleridir. Anadolu’da "Altınoluk Gönüllüleri" diyebileceğimiz o teşkilatlanma nasıl oluştu? O ekibin sahiplenme sürecinden bahseder misiniz?
Erkam Yayınları vesilesiyle Anadolu’da zaten kitapları tevzi eden, bir kısmı doğrudan kitabevi olan bir altyapımız vardı. Altınoluk çıkınca önce genel dağıtıma verip her yere ulaşmasını istedik ama bu sistemin bizim dergimiz için yürümeyeceğini gördük. O dönem İstanbul’da 7 bin gazete bayii vardı. İlk sayı 25 bin basıldı; 15 bini satıldı, 10 bini iade geldi. Tirajı oturtmakta çok zorlanıldı. İşin doğrusu, o dönem vapurlarda çok uyuduğumu hatırlarım, zira gece uykularım kaçıyordu. Dağıtım şirketleri kendi dergilerini ön plana çıkarıyor, bizimkileri vitrine bile koymuyorlardı.
İşte o noktada hayati bir karar verildi: Abonelik sistemine geçmek. 6. sayıdan itibaren ciddi bir kampanya başlattık. Anadolu’da bugün de hayırla yâd ettiğimiz, vefakâr abone temsilcilerimiz oluştu. Ankara’da Abdülbaki Amca, Konya’da Baybal Ağabey ve şu anda ismini sayamadığımız nice ağabeylerimiz, kardeşlerimiz… Bugün 40 yıl sonra ütün hizmet edenlere tekrar teşekkür ediyorum. Hâlâ ilk sayıdan beri okuyanları gördükçe şükrediyorum.
Abonelikle birlikte tirajımız tekrar yükseldi. İlk kampanyamızda İmam Şaranî’nin Veliler Ansiklopedisi’ni vermiştik. Aslında 40 yılda bir kütüphane kurulmuş oldu. Her sene akaid, fıkıh, siyer, İslam tarihi, tasavvuf ve Osmanlı tarihi gibi Müslümanların hayatını ilgilendiren temel eserler okuyucumuzla buluştu.
Efendim, Altınoluk sadece kâğıt üzerinde kalmadı; “Dünya Gündemi ve İslam” konferanslarıyla Erzurum’dan Edirne’ye adeta bir seferberlik başlattınız. Anadolu’yu şehir şehir dolaşırken o gönül ateşini canlı tutan saha tecrübelerinizden bahseder misiniz?
Evet, özellikle 1994 yılında Erzurum’dan Edirne’ye kadar neredeyse tüm iller gezildi. Erzurum’da sinema salonlarında, Ankara’da spor salonlarında devasa buluşmalar gerçekleştirildi. Biz buna "Canlı Altınoluk" diyorduk; derginin bir kapağını canlı olarak sunuyorduk. Konya’daki bir toplantımızda Yaşar Kandemir Hocamızı misafir etmiştik. Kalabalığa bakıp, "Şu fotoğrafın altına 'Sessiz Naat' yazmak gerekir" demişti.
Bu seyahatler bizim Anadolu ile olan gönül bağımızı pekiştirdi. Temsilcilerimiz bu işi hiçbir zaman ticari bir iş olarak görmediler. Tahsil edemedikleri paraları kendi ceplerinden ödeyenler oldu ama "Bu dergi devam etmeli" deyip işi sürdürdüler. Bizler sadece bir emaneti taşımanın sorumluluğuyla çalıştık.
Efendim, 1984’ten bugüne gelinceye kadar Musa Efendimizin özellikle orta sayfa yazıları ihvanın en çok beklediği yazılardı. Ardından Osman Nuri Topbaş Hocamızın dergiye dahil oluşu ve Musa Efendi’nin irtihalinden sonra güncel meselelere dair mesajların ulaştırılması süreci var. Bu 40 yıllık süreci, bir mesajın iletilmesi noktasında nasıl okuyorsunuz?
Bizim ana misyonumuz budur: Bir Hak dostunun sözünü önce anlamak, sonra başka yüreklere ulaştırmak. Ama meseleyi sadece bundan ibaret görmedik. Bugün sizler de genel yayın yönetmeni olarak bir hak dostunun oluşturduğu gündemi nasıl daha geniş kitlelere yayarız, nasıl besleriz diye dertleniyorsunuz.
Musa Efendi Üstazımız, Allah rahmet eylesin, o ilk yıllarda orta sayfaya çok ihtimam ederdi. 1986’daki ilk sayımızda yazısı yoktu ama sonradan büyük bir titizlikle bu yazılara devam etti. Bu bir sahabet (sahiplenme) meselesidir; vazife kime verilirse onun mesajını en güzel şekilde ümmete ulaştırma gayretidir.
Musa Efendimizin dergide yazmaya başlama hikâyesi nasıl oldu efendim?
Musa Efendimiz, Altınoluk çıkıncaya kadar Sâmi Efendi’nin kitapları var diye pek bir şey yazmıyordu. Ancak kendisi, Erkam Yayınları’nın en büyük destekçisi ve müşterisiydi. Her sene belli bir miktar kitap tahsisatı ayırır; bunları talebe yurtlarına, evlenen gençlere ve ihtiyacı olanlara ulaştırırdı. Hatta sohbete veya bir davete gittiğinde arabasının arkasında mutlaka kitap olurdu. "Bir kilo çikolata yenir biter ama bir kitap evde kalır" derdi. Gittiği evlerde de Sâmi Efendi’nin kitaplarının olup olmadığını kontrol ederdi.
Dergi devam ederken kendilerine; "Efendim, bu dergi manevi yolu temsilen çıkıyor, artık siz de yazsanız" diye arzlar oldu. Musa Efendimiz ilk yazısına Şubat 1987’deki 12. sayımızda yine Sâmi Efendi Hazretleri’ni anlatarak başladı. "Sultanü’l-Arifîn" başlığıyla yazdı ki herkes Sâmi Efendi’yi tanısın. Sonrasında ise hiç aksatmadan uzun seneler yazdı. Her ayın ilk günlerinde de derginin hemen eline ulaştırılmasını arzu eder, sohbetlerde de bizzat okuturlardı. Yazılarını kendi kalemiyle, neredeyse hiç tashih yapmadan yazardı. O akıcı üslubu (selikası) hayranlık uyandırıcıydı. Bu yazılar daha sonra kitap haline de geldi.
Osman Nuri Topbaş Hocamızın dergiye dâhil oluşu nasıl gerçekleşti? Sizin bu noktada bir teşvikiniz oldu mu?
Tabii, bendenizin de teşviki oldu. İlk yazısı Şubat 1994 Yılı’ndaki 96. sayımızda neşredildi. Bu yazı vakıf hizmetleri üzerine “Servet Bir Emanettir” başlığını taşıyan bir mülakattı. Onu yayınlayınca kendisine yazması için ricada bulunduk. Bildiğim kadarıyla merhum Kadir Mısıroğlu Bey’in de bu yönde teşvikleri olmuştu. Böylece Osman Efendi Üstadımız da yazmaya başladı. 1994 Temmuzu, 101. Sayıda “Mesnevi Bahçesinden” başlığı ile başlayan yazıları elhamdülillah 32 yıldır devam ediyor. Nice yıllar devamına dua ediyoruz.
Hamdolsun, o günden beri Altınoluk’un orta sayfası, bu silsilenin mürşidlerine ayrılan bir mesaj kürsüsü oldu. Okuyucularımız her ay önce bir Hak dostunun o ayki mesajıyla karşılaşıyorlar.
Bir de "Altınoluk Yuvamız" eki vardı ki birçok gencin ve çocuğun hayatında derin izler bıraktı...
Evet, Altınoluk çıkınca bunun bir aile dergisi olmasını, çocuklara da bir mesaj gitmesini arzu edildi. İsim hakkını alınca "Altınoluk Yuvamız" çok rağbet gördü. Derginin o entelektüel ve manevi yoğunluğunun yanında; karikatürlerin, yemek tariflerinin ve evin hallerinin olduğu o sıcak bölüm herkesin hoşuna gitti. İlk dönemlerde hanımefendi kardeşlerimiz çıkarıyordu, sonra tamamen bünyemize dâhil oldu. Tabi bu arada Altınoluk bir mektep oldu. Daha sonra “Genç Dergi”, “Bizim Bahçe”, “Şebnem”, “Okur” dergileri kendi alanlarında önemli hizmetler görüyorlar.
Dönemin hocaefendileriyle yapılan mülakatlar da Altınoluk’un misyonunu çok güzel ortaya koymuştu efendim.
Evet, çok önemliydi. O mülakatlar sonra "Âlimlerimiz” ismiyle kitaplaştı.
Altınoluk, her zaman "Ümmet" gözüyle bakmayı önemseyen bir dergi oldu. Ümmet şuurunu hiç kaybetmedik. Rasûlullah Efendimiz (sav) ile ilgili sayılarımızda da hep bu vurgu vardı. Ümmet sadece bir cemaatten ibaret değildir; farklı renkleri barındırır. Tabii bizim de "Ehl-i Sünnet akidesi, ibadetlerde devamlılık ve ahlak-ı hamide ve Hak yolunda hizmet ve gayret" gibi vazgeçilmez çizgilerimiz vardır. Erkam’ın ilk kitabındaki takdimde denildiği gibi; sahih bir akide, salih amel ve ashabın hayatını örnek alan bir cihat yolculuğu... Altınoluk bu çizgide devam etti.
Altınoluk denildiğinde aklınızdan hiç çıkmayan, "İyi ki bu dergiyi çıkarmışız" dediğiniz bir hatıranız var mı?
Bunu bir "tahdis-i nimet" olarak söylüyorum: Benim için 1. sayı ile 480. sayı arasında hiçbir fark yoktur. İlk günkü heyecanım neyse, bugün de aynıdır. Bazen latife yaparım; dergi masama geldiğinde en sevdiğim dostum bile gelse, "Müsaade et, şu 80 sayfaya bir bakayım, sonra görüşelim" derim. Her sayı bizim için fırından yeni çıkmış taze ekmek gibidir.
Beni en çok etkileyen sayılara gelince; Musa Efendi Hazretleri’nin vefatındaki o "Ne Mutlu Yüzakı ile Âhirete Göçebilene…" sayısı ve Sâmi Efendi Hazretleri ile ilgili özel sayılar gönül dünyamda çok ayrı bir yere sahiptir. O sayıları "Aman kaybolmasın" diye hâlâ özenle saklarım. 40 yılın her bir sayısında ayrı bir emek, ayrı bir muhabbet var.
Bundan sonraki 40 sene için nasıl bir Altınoluk hayal ediyorsunuz efendim?
Altınoluk ilk çıktığında arkadaşlara; "”Biz şimdi kâğıt üzerinde bir dergi çıkarttık ama sizler herhalde gelecekte bir 'Altın Ekran' kurarsınız inşallah” diye bir telkinim olmuştu. Artık dünya dijitalleşiyor, kâğıdın fonksiyonu zamanla azalabilir; ancak bizim derdimiz vasıta değil, mesajdır. Bu tebliğ hareketi Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in mektuplarıyla başladı, o mektuplar zamanla kitaplara, kitaplar ise dergilere dönüştü. Bizler bu mukaddes silsilenin bugünkü halkalarıyız.
Dünya ne kadar değişirse değişsin, yarın bizi uzaya da götürseler çantamıza yine Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerif koyacağız. Bu hakikat sabittir; değişen sadece sunumdur. Altınoluk’un ana misyonu da kıyamete kadar değişmeyecektir. 50 sene sonraki kuşaklar dönüp 1986’daki ilk sayımıza baktıklarında, o sözün eskimediğini görecekler. Çünkü o ilk kapakta ne denilmişti: "Andını Hatırla!"
Bu söz, 1400 senedir ümmetin dilindedir. Biz her gün okuduğumuz istiğfarda "Ya Rabbi, Sana verdiğimiz ahdi ve sözü unutmadık" diyoruz. Hayatın asıl gayesi, "Elestü bi-Rabbiküm" hitabına verdiğimiz o "Belâ" sözüne sâdık kalmaktır. Allah’ı ve Rasûlullah’ı unutmamaktır. Vasıtalar, teknolojiler, üsluplar değişebilir; yapay zekâlar devreye girebilir ama "söz" kıyamete kadar aynı sözdür. Altınoluk, bu ezelî sözü yeni zamanların diliyle söylemeye devam etme davasıdır.
Efendim buradan okuyucularımıza son olarak nasıl bir mesaj vermek istersiniz?
Okuyucularımıza her şeyden evvel kalbi bir teşekkür borçluyuz. Bizim okuyucumuz sadece "abone" değil, son derece vefalı bir yol arkadaşıdır. Onlar sadece kendilerine ulaşan sayfalarla ilişki kurmazlar; Altınoluk’u okuyan diğer kardeşlerini görmeseler bile onlara gıyaben dua eden, aralarında görünmez bir gönül bağı kuran müstesna bir kitle teşkil ediyorlar. Zira siz ne kadar kıymetli bir söz söylerseniz söyleyin, o sözü birisi alıp bağrına basmıyorsa bir tesiri olmaz; "Müşterisiz meta zayidir."
İlk sayıdan itibaren bizimle yürüyenlerden bugün Altınoluk ile yeni tanışan gençlerimize kadar herkese teşekkür ediyorum. Onlardan ricam; Altınoluk ile olan bu gönüllü ilişkilerini ve o sıcak ilgilerini devam ettirmeleridir. Hep bir davanın sesi olma gayretini taşıdık. Bu kurumda çalışan bir nefer olmasaydım da, yine diğer temsilcilerimiz gibi kapı kapı dolaşıp Altınoluk’u anlatmak isterdim. Allah hizmetlerimizi ve beraberliğimizi daim eylesin.


YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!