Libya ve Doğu Akdeniz’de Değişen Dengeler

Korona virüs salgını aylardan beri dünyanın ana gündem maddesi. Salgın, ana gündem maddesi olarak ön plana çıksa da Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesi, yine onunla bağlantılı Libya’daki gelişmeler, bu noktada Türkiye’nin dengeleri değiştiren hamleleri son dönemin dış politika gündeminin en önemli sıcak başlıkları arasında yer aldı.

Korona virüs salgını aylardan beri dünyanın ana gündem maddesi. Salgın, ana gündem maddesi olarak ön plana çıksa da Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesi, yine onunla bağlantılı Libya’daki gelişmeler, bu noktada Türkiye’nin dengeleri değiştiren hamleleri son dönemin dış politika gündeminin en önemli sıcak başlıkları arasında yer aldı.

Suriye’de Esed’in geleceğine ilişkin uluslararası analizlerde yazılıp çizilenler, alarm zilleri çalan Suudi Arabistan ekonomisi, işgal devleti İsrail'in Filistin topraklarını ilhak planına hız vermesi, Hindistan, Keşmir ve Arakan'da Müslüman kesimlere yönelik ayrımcılık ve insan hakları ihlalleri, dış politika gündeminin üst sıralarında kendine yer bulan diğer gelişmelerdi. Libya’daki gelişmelerle başlayalım dünyada olup biteni değerlendirmeye…

 

Ne İşimiz Var Libya’da Diyenlerin Sözü Dinlenseydi

Bir zamanlar “ne işimiz var Suriye bataklığında” diyenlerin sözlerine kulak verip, Suriye’nin kuzeyinde olup biteni sadece izlemiş olsaydık şimdi kuvvetle muhtemel burnumuzun dibinde bir terör devletçiği ile komşu idik. Aynı çevreler, ne işimiz var klişesini Libya için de tekrarlayıp durdular. Ama bu lakırdılara asmayan Türkiye, 27 Kasım 2019’da Libya’nın meşru hükümeti ile "Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması" ve "Askeri İşbirliği Mutabakatı Muhtırası" başlıklı iki anlaşmayı imzaladı. Bu iki mutabakat hem Libya’da sahadaki dengeleri hem de Doğu Akdeniz'deki güç dengesini değiştiren sürecin başlangıcı oldu.

Eğer ülkemiz; Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Fransa gibi ülkeler tarafından desteklenen, Libya’nın yeni diktatörü yapılmaya çalışılan, savaş ağası Halife Hafter’e karşı Libya’nın meşru hükümetinin yanında siyasi ve askeri anlamada yer almasaydı şimdi Doğu Akdeniz’de bizi denklem dışında tutmak isteyenler, bu hedeflerine önemli oranda ulaşmış olacaktı. Ama tersi oldu ve Doğu Akdeniz'de Türkiye'yi denklem dışında tutmak isteyenler kendilerini oyun dışında buldular.

BAE’lerinden Mısır’ına, Fransa’sından Rusya’sına birçok ülkenin silah ve paralı milislerle destek verdiği savaş ağası Hafter’in lehine olan sahadaki tablo Türkiye’nin devreye girmesiyle ters yüz oldu. Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH), Türk İHA ve SİHA’larıyla Hafter güçlerine ağır kayıplar verdirdi. Kontrol ettiği bölgeleri katbekat artırdı. Şu anda, Libya’da hem sahada hem diplomatik anlamda tablo artık Türkiye ve UMH lehine dönmüş bulunuyor. Ancak bu durum, Libya üzerinden yürüyen çok uluslu güç mücadelesinin sonuna geldiği anlamına gelmiyor kuşkusuz. Halife Hafter’in arkasındaki güçlerin Libya’da değişen dengelerin ardından yeni hamleler yapabileceği, hatta doğrudan Libya’daki çatışmalara müdahil olabileceği ileri sürülse de korona virüs sonrası ortaya çıkan konjonktürde bu müdahalenin pek de kolay olmayacağı açık. Bu noktada savaş ağası Hafter’e daha çok silah ve yabancı milis desteği sağlanabileceği ihtimali çok daha kuvvetli bir ihtimal olarak öne çıkıyor. Ancak Hafter’in toplama milislerle askeri bir başarı elde imkânının olmadığı şimdiye kadar net bir biçimde ortaya çıktı.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Libya konusundaki çıkarlarını koruma noktasındaki kararlı duruşu, Türkiye karşıtı cephenin yelkenleri suya indirmeye mecbur bırakacak gibi duruyor. Bu cephenin Türkiye’ye rağmen Doğu Akdeniz’in hidrokarbon zenginliğinin üzerine çökemeyeceğini bugün çok iyi anlamış olmaları gerekmektedir. Nitekim gerek İsrail ve Mısır’dan dolaylı da olsa Türkiye ile işbirliği yapabilecekleri yönünde gelen sinyaller, yine NATO Genel Sekreteri’nin “Trablus hükümetine destek verebilecekleri” yönündeki açıklamaları hem Libya’da hem de Doğu Akdeniz’de dengelerin gerçekten Türkiye lehine değiştiğini göstermektedir. Velhasıl, “sahada ne kadar güçlü iseniz diplomasi masasında o kadar güçlüsünüzdür” dış politika özdeyişi Libya özelinde bir kez daha kendini göstermiştir.

 

Rusya Esed’e Alternatif Arıyor mu?

Salgın süresince görece daha sakin günler yaşayan Suriye’yi neler bekliyor?

Rusya ile Esed rejimi arasının bozulduğu hatta Putin’in Esed’e alternatif aradığı yönünde Rus medyasında çıkan haberlerin ardı arkası kesilmiyor. Beşar Esed'ı korumanın gittikçe ağırlaşan bir yük haline geldiğini söyleyen Rus medyasının yanı sıra Esed’in, kuzeni, oligark Rami Mahluf ile arasındaki mali krizin büyümesi ve Mahluf’un eleştiri içerikli videoları sosyal medyada paylaşması, Arap medyasında Rusya’nın da içinde bulunduğu çevrelerin “Esed’e operasyon” şeklinde sunuldu. ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey de Moskova'nın Suriye rejiminin başı Beşşar Esed'den bıktığını söylüyor, ona göre sorun Moskova’nın şimdilik başka alternatif bulamamış olmasında.

Putin ile Esed arasındaki problemlere ilişkin tüm yazılıp çizilenler kimilerine göre birer iddia. Ancak ateş olmayan yerden duman tütmez diyenlerin sayısı çok daha fazla…

Moskova ve Şam arasındaki ilişkinin eski tadında olmadığı aslında gün gibi ortada. Taraflar arasında birden çok problemler var. Onlardan biri İran. Rusya, Suriye’de asıl patron benim diyor. İran’ın Suriye’deki etkisinin sınırlı olmasını istiyor. İran ise büyük bedeller ödediğini iddia ettiği Suriye’deki nüfuzunu azaltmak şöyle dursun ödedikleri bu bedelin karşılığını katbekat tahsil etmek peşinde. En büyük hedefi de Suriye üzerinden Akdeniz’e açılmak. İran’ın Suriye’deki Lazkiye, Tartus ve Banyas limanlarında giderek daha etkinleşmesi de Rusya’yı rahatsız eden bir başka husus. Bu noktada Rusya ve İsrail’in rahatsızlıkları örtüşüyor. Tahran da Moskova’nın Tel Aviv’nin bu ortak kaygısından rahatsız. İsrail’in, İran’ın Suriye’deki hedeflerine yönelik saldırılarına Moskova’nın göz yumduğunu düşünüyor. Velhasıl, Suriye korona virüs sonrası Ortadoğu’nun sürpriz denebilecek jeopolitik gelişmelere açık ülkesi olacak gibi duruyor.

 

Normalleşme Sürecinde Çıta Yükselttiler

Despotik yönetimlerini, ABD ve İsrail’in gölgesine sığınarak yürütmeye çalışan Körfez’in monarşileri bu korumanın bedelini sadece Amerikan silah sanayiini ihya ederek ödemiyor, başka bir bedel daha ödüyorlar. İşgal devletinin Arap kamuoyundaki “düşman” imajını düzeltmek gibi bir görevleri daha var mesela. “Normalleşme” diye takdim edilen ve ilk başlarda utangaç utangaç yürüttükleri bu görevi artık çok daha aleni yapıyorlar. Bir başka deyişle işgal devletine itibar kazandırma oyununda artık çıta yükselttiler.

Suudi Arabistan’ın sahibi olduğu ve BAE’den yayın yapan MBC kanalında, Ramazan ayında yayına sokulan “Mahraç 7” ve "Ümmü Harun” dizileri işgal devleti ile Körfez’in monarşileri arasındaki normalleşme sürecinde gelinen noktayı göstermesi açısından dikkate şayan.

“Mahraç 7” dizisinde geçen diyaloglarda “Filistinlilerin Arap olmadığı”, “Arapların Filistin yüzünden çok büyük bedeller ödediği”, “Filistinlilerin, Suudi Arabistan’a saldırmak için bir fırsat kolladığı” gibi ifadelerle Filistinliler ve Filistin davası ötekileştiriliyor. Bu türden ipe sapa gelmez diyaloglarla Filistinliler şeytanlaştırılırken buna mukabil Yahudilerin aslında Arapların düşmanı olmadığı”, onların da bu topraklarda yaşama hakları olduğu, hatta Yahudilerle Arapların akraba oldukları yönündeki mesajlarla İsrail’in Arap kamuoyundaki işgalci imajı silinmeye çalışılıyor. Ama nafile.

 

İsrail'in ABD destekli ilhak planı

İsrail'de bir yılı aşkın süredir devam eden koalisyon krizi, Binyamin Netanyahu ile Mavi-Beyaz İttifakı lideri Benny Gantz'ın "acil birlik hükümeti" kurulması konusunda anlaşma imzalamasıyla son buldu. Yeni koalisyon hükümetinin en önemli hedefi, Batı Şeria'da bulunan 250'den fazla yasa dışı Yahudi yerleşim birimi ile Ürdün Vadisi'ni "İsrail'e ilhak etmek" var. Seçim kampanyası sırasında verdiği vaatleri, Trump'ın başkanlık dönemi sırasında hayata geçirmeyi hedefleyen Netenyahu, Batı Şeria’nın %30’unu ilhak edecek plan için, “Siyonizm için tarihi bir an” diyor.  İsrail medyası, öncelikle Batı Şeria'da kısmi ilhak gerçekleşeceğini ve Doğu Kudüs'ün dışında kurulan yerleşim yerlerinin İsrail topraklarına katılacağını öne sürüyor. Trump'ın ocak ayı başında açıkladığı Ortadoğu Planı, Batı Şeria'daki Yahudi yerleşim yerleri ile stratejik açıdan önemli olan Ürdün Vadisi'nin İsrail tarafından ilhak edilmesine de yeşil ışık yakıyor.

Siyonist devletin bu denli pervasızlaşmasının nedenini, artık “Siyonist Araplar” diye anılan kimi Arap rejimlerinin “Arapların Filistin diye bir davası yoktur” söyleminde aramak gerekiyor. Ancak “Siyonist Araplar”ın bile İsrail’in bu planını hazmetmesi çok zor. Bunun bir işgal olacağı sebebiyle değil, Arap sokağındaki kendi meşrulukları çok daha tartışılır hale geleceği için... Nitekim, İsrail'in istihbarat servisi Mossad'ın eski Başkanı Tamir Pardo, İç İstihbarat Servisi Şin Bet'in eski Başkanı Ami Ayalon ve emekli üst düzey General Gadi Shamni, Foreign Policy dergisi için kaleme aldıkları makalede bu konuda Netanyahu’yu uyarıyorlar:

“Pandemi ve petrol fiyatlarının düşmesi nedeniyle Körfez monarşilerinde iç istikrara yönelik endişelerin arttığı bir dönemde bu rejimler İsrail'in ilhak hamlesine alenen karşı çıkarak halk öfkesini dindirmek zorunda kalacak. Zira eylemsiz kalmaları durumunda özellikle Türkiye ve İran gibi karşıt ülkeler, bu durumu onların halk nezdindeki meşruiyetini baltalamak için kullanacaktır."

 

Bin Selman’ın 2030 Vizyonu 2020’de Son Buldu

Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed bin Selman, 2016 yılında veliaht prens olduğu günlerde, Suudi Arabistan'ın petrole olan bağımlılığını azaltma, ekonomisini çeşitlendirme, sağlık, eğitim, altyapı ve turizm gibi kamu hizmet sektörlerini geliştirme planını ihtiva eden 2030 vizyonunu açıklamıştı. Hatta Bin Selman o günlerde 2020’ye gelindiğinde Suudi Arabistan’ın ekonomisinin petrolsüz de ayakta kalacağını iddia etmişti. 

Kovid-19 nedeniyle ham petrol ihtiyacında yaşanan gerilemeden dolayı yılbaşından bu yana fiyatlarda yüzde 60 düşüş, veliaht prensin 2030 hayallerini daha on yıl önceden suya düşürdü. Suud Merkez Bankası'nın yalnızca bir aylık kaybı 26 milyar doları buluyor. Petrol gelirlerinin yanı sıra bir de hac gelirlerinden mahrum kalınırsa Suud halkı için çok daha sancılı günler kapıda demek. Bir zamanlar vergi nedir bilmeyen Suud halkı önce yüzde 5’lik KDV’e ile tanıştı. Şimdi bu oran yüzde 15’e çıktı. Üstüne üstelik bir de devletten aldıkları geçim yardımlarından mahrum oldular.

  Kemer sıkma politikasının hem içeride hem de dış politikasında özellikle de Riyad yönetiminin bölgesel operasyon yeteneğinde yansımaları olacağı muhakkak. Önümüzdeki sürecin Bin Selman’ın, dışarıdaki imajının aksine içeride genç Suudiler nezdindeki görece popülerliğini yitirmesine neden olabileceğini söylemek mümkün.

 

Amerikan Rüyası Sona mı Eriyor?

''Koronavirüs dünya düzeninin sonunu getirdi; lider artık ABD değil…”

Fransız Le Monde gazetesine yansıyan bu minvaldeki tespitlere artık uluslararası birçok analizde rastlamak mümkün. “Er Ryan’ı Kurtarmak” filminde olduğu gibi tek bir askeri için seferber olan Amerikan imajının yerinde artık salgın sürecinde on binlerce vatandaşını ölüme terk eden bir ABD imajı var.

Gerçekten “Amerikan rüyası”nın sonuna mı gelindi? Bunu söylemek için belki erken olabilir ama pek çok işaret ABD açısından gidişatın hayra alâmet olmadığını gösteriyor. Mesela, Donald Trump'ın başkan seçilmesinden sonra rekor kıran 'Amerikan vatandaşlığından ayrılan sayısı', 2020'nin ilk çeyreğinde yeni bir rekor daha kırmış. 2019'un son çeyreğinde 261 olan sayı, bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 1015 artarak 2.909 olmuş.

Korona sebebiyle işsizliğin giderek tırmandığı ABD'de belediye ve derneklerin aşevleri önünde kilometrelerce kuyruk görüntülerini “Çöküşün fotoğrafı" yorumuyla paylaşan ABD medyası bile Amerikan rüyasının bitişine dikkat çekiyor. 

“Süper Güç’ün” eski gücünde olmadığını gösteren bir başka işaret, darbecilik kabiliyetini yitirmesi. Eskiden istediği ülkede neredeyse elçilikleri üzerinden kolaylıkla yönetimleri değiştiren ABD, baksanıza onca teşebbüse, provokasyona, baskılara, tehditlere rağmen arka bahçesi olarak gördüğü Venezüella’da bilmem kaçıncı darbe girişiminde yine başarısız oldu. 

 

Hükümdarların Din Adamlarının Trajikomik Fetvaları

Mısır televizyonunda, Sisi’nin ulemalarında biri televizyon programında vaaz ü nasihatte bulunuyor;

“- Veliyul emr”, yani devlet başkanı aleyhine dua etmek caiz değildir.”

Spiker araya giriyor;

“- Ama biz eski Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye gece gündüz beddua ettik.”

“- Mursi ile Sisi’yi karşılaştırmayalım, o başka bu başka, Mursi’ye beddua etmek caizdir.”

Ortadoğu’nun en önemli probleminin halklarından kopuk, despotik yönetimler olduğu herkesin malumu. Ancak o despot yönetimlere can suyu verenlerden bir kısmı da işte bu türden kimi din adamı kılıklılar oluyor ne yazık ki!

PAYLAŞ:                

Beytullah Demircioğlu

1967 İstanbul’da doğdu. Ortaöğretimini Üsküdar İ.H. Lisesi’nde tamamladı. Mısır El-Ezher Üniversitesi / Usul-ud Din Fakültesi’nden 1991 yılında mezun oldu. 1991 yılında Altınoluk Dergisi’nin yazı iş

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle