Bursa'da Bir Gönül İnsanıyla Sohbet...

Bursa'da Bir Gönül İnsanıyla Sohbet...

Osmanlı yadigârı Bursa bir güzel şehirdir. Osmanlı mirası varlığını açıkça hissettirir size orada. Belki Osmanlı o topraklarda yoğrulduğu için buram buram tarih kokar Bursa. Her köşesinde zaman tünelinden çıkmış gibi duran eserlerle karşılaşırsınız. Ve yine her köşesinde ulu çınarlar vardır. Yeşil Bursa'nın alâmeti fârikasıdır o çınarlar. Köklü bir medeniyetin temsilcileridir.

Bursa'da, Bursa'daki ulu çınarlar gibi bir insanla görüşelim istedik bu ay sizler için. 86 yaşında nur yüzlü bir pir-i fani olan bu güzel insan bizler için geçmişten geleceğe uzanan bir ulu çınardı. Yaklaşık 10 yıldır gözleri de kapandığı için gece-gündüz Hak ile yaşayan bir Allah dostu deyin siz ona.

Kapak konumuz gecedeki sırrı aralamaya yönelik bir çalışmaydı. Seher vakti gibi mübarek bir vakit nasıl değerlendirilmeliydi? O vakti bir ömür değerlendirmek insana neler kazandırırdı? Bir ömür değerlendiren insanlar nasıl insanlar olmuşlardı? Bunları konuşurken Hüseyin amca geldi aklımıza. 86. yaşın içinden süzülen güzel şeyler anlattı bize, hatıralarını paylaştı. Kendi kendimize bulamayacağımız çeşitli inceliklere dikkatimizi çekti.

Bütün insanlığı kucaklayan engin gönüllü bir sevgi gördük onda. 24 saatini seher gibi yaşayan, Ümmet-i Muhammed için ilticâ makamındaki bir gönül adamıyla beraber olduk. Allah dostlarına sevginin nasıl olması gerektiğini ve örneğini tattırdı bizlere. O yaşta karıncayı bile incitmeyecek bir nezaketin nasıl olabileceğini gösterdi. Bütün bunlarla beraber bir insan hiçliğin zirvelerinde nasıl dolaşır, kendisine en ufak bir varlık tozunu bile değdirmez, onu da gördük Hüseyin Amca'mızın şahsında.

Kösele Üzerinde Elif-Ba Öğrenimi

Bu büyük sevgi insanı nasıl bir yetişme dönemi geçirmişti oradan başlayalım istedik. Bizlere ana çizgileriyle şunları anlattı;

"Rabbim bana bu dünyadan ne getirdin derse "Yâ Rabbi! Sen'in dostlarına olan sevgimi getirdim" diyebileceğim. Zannediyorum son günlerimi yaşıyorum. Ama onların sevgisiyle gidiyorum huzuruna. Allah dostlarına sevgim çocukluk yaşlarında oluştu. Babam seyyar satıcılık, şerbetçilik yapardı. Maddi durumumuz pek geniş değildi. Ben bir ayakkabıcının yanında çırak olarak çalışmaya başladım. Anneciğim eskiden kurulan tahta tezgâhlarda mekikle dokuma yapardı. Dokumasını yaparkende tatlı tatlı ilâhîler söyler, sonra da ağlardı. Ben de onunla beraber ağlardım. Ağlamanın güzelliğini ilk o zaman yaşadım. Anacağızım ekmeğimin arasına bir şeyler koyar öğle yemeğim o olurdu. Ustam Hamdi efendiye Allah rahmet eylesin her şeyin ilkini onda gördüm. Ezan okunduğu zaman kollarını sıvar, Cami-i Kebîr'in (Ulu Camii) yanındaki çeşmelerde abdestini alır, namazını kılar, huzurla dönerdi. Bakar bakar gıpta ederdim. Ben de namazlarımı öyle eda etmeye çalışırdım. Ustam, Sami Efendimizle fakiri ilk görüştüren Fuat Bey, terzi İzzet Bey ve eskiden dağlarda efe iken Esat efendinin evladı olup durulan bir zat toplanırlar, aralarında yavaş yavaş birşeyler konuşurlardı. Bizim çalıştığımız yer onlardan biraz yüksekçeydi. Ne konuştuklarını anlamak için kulak kabartırdım. Hep Allah dostlarından bahsederlerdi. Duyabildiklerim bana ganimet gibi gelirdi. Ustam arada başını kaldırır, 'çabuk müşteri gelecek, o işleri yetiştirin' derdi. Allah rahmet eylesin. Bana Allah dostlarını ilk sevdiren o olmuştur.

O zamanlar bir karanlık devirler geldi geçti, Allah bir daha göstermesin. İnsanlar camiye girerken bile sakınıyordu. Kur'an öğrenme kıtlığı da varmış. Aslında böyle demekle biz yine kendimize hak çıkarıyoruz. Rabbimin o kitabını öğrenmek için yerlerde sürünmemiz lazım. Allah affetsin. Daha sonraları ayakkabıcılığa devam ederken, kösele üzerine elif-be yazarak öğrenmeye çalışıyordum. Kendi kendime öğrendiklerimi de bir abinin önünde okumaya çalışırdım. İşçiliğimizde ne kadar iş yaparsanız onun karşılığını alıyorduk. Camii Kebir'de herkesten utandığım için bir köşeye çekilirdim. Bir satırı belki bir saatte okuyordum. Okumak için Allah bir muhabbet vermişti içime. İşimden, kazancımdan vazgeçer okumaya çalışırdım. Ama hiçbir şeyin hakikatine ulaşamadım. Allah affetsin. "Sen, şu şu güzel kullarımın dizinin dibinde oturdun, Onlar üzülmesin diye seni affediyorum" der mi acaba Rabbim diye ümitleniyorum."

"Allah Dostları'yla Buluşma"

Hüseyin amcanın dilinden düşürmediği Allah dostlarıyla tanışma hikâyesini kendisinden dinlemek istiyoruz. Şunları anlatıyor:

"1950'li yıllarda bir gün Bursa'da Cami-i Kebir cemaati arasında 'Adana'lı Sami Efendi geliyormuş' diye bir haber duyuldu. Haber verilebilecek bir insan değilim ben zaten. Ama Sami Efendi'nin ismini duyunca içimde bir sıcaklık oldu. O isme karşı bir ilgi duydum, içimden birşeyler akıverdi. O gün bizim aile de bana bir rüyasını anlatmıştı. Adana'dan zayıfça uzun boylu büyük bir misafirin, geldiğini Mudanya'dan da bir kalabalığın onu karşıladığını söylüyordu. Sağdan soldan böyle sevinçli haberler de gelince iyice bir bekleyişin içine girdim. İçimde Allah'ın bir sevgilisini mutlaka bu yakında göreceğim diye bir sevinç vardı. Elhamdülillah gördükten ve tanıdıktan sonra da sevgim hayranlığım hep arttı.

Bursa'ya gelen misafirler herhalde ilk Cami-i Kebir'e gelir düşüncesiyle sabah namazından önce çok erken saatlerde camiye gittim. Emirhan kapısının önüne durdum. Oradan orta kapıyı da yan kapıyı da görüyordum. Bu ikisinden girecek bir yabancıyı mutlaka görürdüm. Epey bekledim, sünnetler kılındı, gelen giden olmayınca camiye girdim, üçüncü kapıdan kimse girdi mi acaba düşüncesiyle camiyi dolaştım. Yabancı kimse yoktu, cemaat hep aşina olduğumuz insanlardı. Kendi kendime hüzünlendim "Ya Rabbi benim böyle şeylere hakkım yok ama hiçbirşey görmeden geldim gidiyorum. Sen'in bir yakınına hiç kavuşmadan mı gideceğim?" diye içimde bir yangındır gidiyor. Orhan Camii'nin avlusuna geldim, orada da sabah namazı dağılmış kimsecikler yok. Birden caminin kapısının karşısında evi olan (şimdi o ev kebap salonudur) Fuat abimizi gördüm. O da beni görsün diye önüne doğru yürüdüm. Beni görünce 'burada beni bekle bir misafirim gelecek?' dedi. Birden o kadar çok sevindim ki 'Acaba Adana'dan gelecek misafir buraya mı gelecek' diye düşünüyorum. Biraz sonra geldi, evine girdik, kahvaltı hazırlıklarına başladık. O peynirleri diğer lüzumlu şeyleri hazırlayıp tabaklara koyuyor, ben de gidip sofraya yerleştiriyordum. İçimde bir umut bekliyordum. Biraz sonra kapı çaldı, Fuat abi geleni karşılayıp yanıma döndü. 'Adana'lı misafirimiz geldi' dedi. Dünyalar benim olmuştu. Ama ne yapacağımı bilmiyordum.O sırada Fuat Abi misafirin olduğu kapıyı açtı beni içeri itti. O, karşımda döşeme minderde oturuyordu. Ben de hemen kapının yanına iliştim. Kafamı kaldırıp baktım.

15 yaşındayken bir rüya görmüştüm bir duvarın önündeydim. Duvarın üzerinde dikenli tellerden oluşan bir çit vardı. O duvardan içeri girmek çok zormuş. İnsanlardan bekleyenler de vardı. Birden kolaylıkla o duvarı aşıp bahçenin içine giriyorum. Yukarıya doğru devam eden bir yeşillik var. Yeşilliklerin arasından yamacı tırmanıyorum, en tepede büyükçe bir ağaç görüyorum. O ağacın altına kadar varıyorum. 3 kişi oturuyorlar. Yaklaşıyorum biri Peygamber Efendimizmiş diğeri Hz. Ebubekir Efendimizmiş, üçüncü kişiyi tanıyamıyorum.

İşte misafir odasına girip de başımı kaldırıp baktığım an o üçüncü kişinin kim olduğunu çözüveriyorum. Bu, yıllardır içimde biriken muammaydı. Meğer Mahmud Sami pederimizmiş. Bana eliyle işaret ederek yaklaşmamı istediler. Ben edep bilmem ki, biraz ilerledim yine ortada biryerlere dizüstü oturdum. Tekrar çağırdılar böyle üç beş defa yaklaştıktan sonra diz dize geldik. İşte olan orada oldu bitti. Ondan sonraki yaşantımı da bilmiyorum. Güneş karşısında eriyen bir yağ parçası gibi eridim gittim. O andan beri de ömrümü onların hasretiyle yakınlıklarını arıyarak geçirdim. Rabbim inşallah bu sevgimizin yüzü suyu hürmetine bizi hep onlarla beraber eyleyip, beraber haşreylesin."

Hüseyin Amca'mız o zor bulunur nezaketiyle:. "Özür dilerim ben kıymetli dakikalarınızı öyle geçiriyorum. Bir sarhoşun hezeyanları deseniz de haklısınız, kusurumu bağışlayın lütfen" diye ilâve ediyor.

"Seher'de"

Sami Efendi'nin Hüseyin Amca'ya acaba ne gibi tavsiyelerde bulunduğunu öğrenmek istiyoruz, şunları anlatıyor:

Sonraki bir gün görüşmemizde bana "Seherlerde istiğfarda bulunursunuz. Bir büyük tevbe, seyyidü'l-istiğfar, kelime-i tevhid, salâvât-ı şerîfeler okursunuz" buyurdular. Özellikle "Seher vakti bu emanet yerine getirilirse istifade olunur. Bu ihmal edilmezse dünya ve ahirette de sizi sevindirecek nimetleri kazandırır. Seher vakti Allah kullarının dualarını bekler" buyurdular.

O günden sonra seher vakitlerinin kıymeti bende daha bir arttı. O zamanlarda elektrik filan yoktu, gecenin karanlığında kalkılır idare lambası yakılırdı. Şikayet için söylemiyorum, evimizde fazla eşya falan da yoktu. Bu ışıkta bu mütevâzı odada Rabbime ibadetin, yakınlığın tadı bir başka olurdu. Seher vakitlerinin ikrâmı bambaşkadır. O dakikalarda hep Allah'ın sevgilileri, velileri, dostları ya secdede ya da elini açmış gözü yaşlı duâ ediyor. Şöyle hayal ediyorum: "Kalksam da o vakitte Rabbimin razı olacağı hiçbir şey yapamasam yine de o güzel insanların kervanına katılırım diye ümid ediyorum."

Hüseyin Amca'mıza bu tarif edilenler neydi, Sami Efendi'nin tavsiye ettiği şeyleri duyunca acaba kendisi neler hissetmişti? Bunları sorunca gönül dünyasındaki mahrem bir alana mı girmiştik? Yine hiçlik içinde şu cevapları alıyoruz.

"Ben onların yaşadığı hayatı anlayacak durumda değildim. Gönlümden bu büyük insanlar Rabbimin yeryüzündeki sevgilileri diye düşünüyordum. Onlardan bana bir 'emanet' aktarıldı, ölçüyle ölçülemeyecek bir cevher aldım diye seviniyordum. Bir şeyler söyleyeyim diye ilâveli bir söz de etmiş olmayalım. Allah'a sığınırım. Ben onların güzelliklerini görecek, büyüklüklerini ölçecek bir anlayışta da değilim.

Bir seher ehli, seheri nasıl görüyordu. Bu noktada bir şeyler alabilir miydik ondan?..

"Sizin gönlünüzden geçirdiğiniz ben değilim" diyerek devam ediyor Hüseyin Amca. Seherleri Rabbimizin özel bir şekilde huzuruna çıkmak için bir fırsat gibi görmek lâzım. O teheccüd namazları kılınırken "Acaba onu râzı edecek kullarının arasında şu an ben de namaz kılarken bulunabilir miyim, diye düşünürse insan Rabbimin lutfu geniştir. Allah, o ikramları da hepimize lutfeder inşaallah. Teheccüdde, Rabbimin huzurunda daha çok durmaya vesile olması için benim gibi ümmi bir adama Rabbim Yâsîn'i Tebâreke'yi bile ezberletti.

O vakitlerde duâlarında neler vardı Hüseyin Amca'mızın. Gönlünüz çok zengin, hep duâ hâlindesiniz. Nasıl duâ ediyorsunuz diye soruyoruz kendisine; "O saniyede bulunduğum hâlime nasıl şükredeyim. Gönlümde kendimi bir ma'neviyat pazarına uğramış gibi hissediyorum. Oradan bir şeyler kapmak istiyorum. Ama istemesini de bilmiyorum. Beni ma'zûr görünüz." diye bir çocuk safiyetiyle cevaplandırıyor.

"Kaç yıldır Camii Kebir'e devam edersiniz efendim diye soruyoruz?"

"10-12 yaşından beri Ulu Camii'nin etrafında geldi geçti ömrümüz. İşimiz de buradaydı, ahbabımız da bu caminin cemaatiydi. Erkenciliğimden istifade ederek sabah namazlarında bazen Rasûlullah Efendimiz'in yakını burada bulunuyor diye hürmeten Emir Sultan Camii'ne giderdim. Caminin kapısının yanında büyük çöp varilleri olurdu. Gecenin yarısı kabadayı kabadayı köpekler oradan rızıklarını ararlardı. Bazen birbirlerine sen benim yemeğimi alıyorsun diye de söylenirlerdi. Allah'ın muhafazasıyla onların yanından geçer camiye girerdim. Cami daha açılmamış olurdu. Kapının taşına oturur caminin açılmasını beklerdim. Bunu da eğer Rabbim kabul ederse ahiret hayatım için bir ganimet sayıyorum. Bazen de bunu bir ganimet saydığım için yine O'ndan utanıyorum.

Rabbimiz ne buyuruyor; "Nerede bulunursanız bulunun Rabbiniz sizinle beraberdir". Denizin ortasında da, bir köşede de olsak Rabbimiz bizimle beraberdir. Eğer beraberliği kendi kendinde hissedebilir, tadını duyabilirse ne mutlu işte o kazandı. Onunla beraber olma duygusu bazı mübârek vakitlerde tenha yerlerde daha çok oluyor. Onun için Rabbimizle seherde buluşanlara mübarek olsun. Ne mutlu onlara...

"Bir Müstesnâ Ziyâret"

Büyük bir ihlâsla ve Rabbinin huzurunda durduğu duygusuyla kelimelerini seçe seçe kullanan bu nur insana "Sizin de o buluşmalarla ilgili bir hatıranız varsa bizimle paylaşır mınız, bize lutfeder misiniz?" diye bir talebte bulunuyoruz.

Hüseyin Amca yine heyecanla şevk ve şetâret içinde anlatmaya başlıyor:

"Bir gün Musa Efendi, Pederemizle Orhan Camii'nin avlusunda karşılaştık. Fakire "Akşama bize gelebilir misiniz?" buyurdu. "Hay hay efendim" dedim. Bereket kaçta geleyim diye sormuşum. "Saat 2'de" buyurdular. Ayrıldık. Böyle bir davet nasıl oldu diye sevinçle pazardan ne aldığımı bilmeden birkaç alış-veriş yaptım ve eve döndüm.

Şimdi eve saat 2'de bir yere davetliyim desem "Gece ikide davet mi olur, kimbilir nasıl bir işin var da bizi böyle avutuyorsun" diyebilirler. Dükkânımız Camii Kebir'in avlusunda o zamanlar; geceleri bazı etraf vilâyetlerden, kazalardan büyük otobüsler gelir orada konaklar, yolcular şadırvanlara koşar, açık dükkân olursa da eşine dostuna hediyelik eşyalar alırlardı. Benim böyle bir durumum da olunca eve, "Siz vakitlice istirahat edin, eğer beni yerimde bulamazsanız merak etmeyin" diyerek bir haber verdim ve yarım da olsa bir izin almış oldum. Yatsıyı kıldım. O yatsı namazı, tarifi imkânsız bir huzurla kılındı. Hem Rabbimin huzurundayım, hem de O'nun bir yakınının davetine icabet edeceğim. Haketmediğim halde bunu kendime bir hak da mı görüyorum diye korkuyorum. Çünkü ben anlayışı az, âciz birisiyim.

Saat 1'de evden çıktım. Evimiz Bursa'nın eski mahallelerindeydi. Bulgarlar Mahallesi'nden, Çatalfırın'dan, Çelikpalas'tan, Çekirge'den Uludağ yoluna kadar hiç kimseye rastlamadım. Zaten Servinaz Oteli'nin ilerisinde yerleşim yeri yoktu. Gecenin yarısında o yolları yürüyerek gidiyorum. Ama zerre kadar da yorgunluk duymuyorum. Sanki yollar dürülüyor. Nihayet devlethanenin önüne geldim. Musa Efendi, diğer zamanlar oradaki kelblerin yiyeceklerini verme vazifesi verdiği için, kelbler beni tanıyorlardı. 2'ye çeyrek kala kapıya yaklaştığım zaman o mübarek hayvancıklar iki ayakları üzerine kalkarak heyacanlanmaya başlayınca Musa Efendi'nin randevu titizliğine bakın ki hemen kendisi evden çıktı, ben kapıyı çalmadan açtı. Herhalde o saatte kapı çalınsın istemiyordu. Köpekceğizleri göstererek "Bak seni sevenler de bekliyormuş" diye latife ettiler. Sonra içeri aldı.

Ben ne olacağını da bilmiyorum. Sami Efendi Pederimizin abdest alması için bir hazırlık yapmış, ortaya bir örtü sermiş ve bir leğen koymuş. Kendileri çok ince bir zevke sahip oldukları için o örtü ve leğenin renklerinin güzelliğini tarif edemem. Ama hayatımda öyle güzel şeyler görmedim. Sonra Sami Efendi'nin oturup abdest alacağı yeri belki döşemeci o güzellikte tanzim edemez.

Odada kendi kendime şöyle düşünüyorum: "Ya Rabbi! Bu iki büyük insan da Sen'in dostun, velin acaba ben onların arasında bulunmakla fazlalık mı olacağım? Onlara Sen'den gelecek rahmete engel mi olacağım, beni affet." Böyle düşünürken bir ağlama geldi, kendimi tutamıyordum. Ağlamaktan mendilim sırılsıklam oldu. Musa Efendi Pederimiz: "Sus kardeşim!" veya "Niçin ağlıyorsun?" gibi hiçbir şey söylemeden dizime yeni bir mendil bıraktı gitti. O mendil de ıslandı, yine sessizce bir yenisini daha bıraktı. Böyle 2-3 mendil bırakmış oldu.

Biraz sonra baktım, hareketleri hızlandı. Musa Efendi edeble bir askerin, bir komutanın kapısında bekleyişi gibi bekliyordu. Sami Efendi'yle Musa Efendi'nin arasındaki telefonu ben anlamıyorum. Ama birbirlerinden haberdarlar. Bana bir havlu verdi. "Pederimizin abdestinden sonra tutarsınız bunu" dedi. Heyecandan titriyordum. Sonra Sami Efendi, odalarından çıktılar, hazırlanan yere oturdular. Musa Efendi'nin öyle ölçülü bir su döküşü var ki onu ancak seyretmek gerekiyor. Avuçlarına döktükleri su, hangi âzâlarını yıkayacak ise ona yetecek kadar oluyor. Ne eksik ne fazla.

Sonra teheccüd namazı için yine odalarına geçtiler. Musa Efendi hizmette o kadar dikkatliler ki, tam teheccüdü bitirdikten sonra kapıyı açtılar. Ve beni içeri aldılar.

Kendime göre kendimi Musa Efendi'nin yanında biraz daha güvende hissettiğim için 'O da içeri girse' diyorum. Birkaç dakika sonra da Musa Efendi de geldiler. Üçümüzün orada geçirdiği bir zaman oldu. Kıymetini bilemedim. Hakkım olmadığı halde böyle bir lutfun oldu diye Rabbime içimden inleyerek hamdediyorum. "Ya Rabbi ben Sana lâyık değilim, sevgililerine de lâyık değilim. Bunun şükrünü nasıl eda ederim" diye hayıflanıyorum. Fakat o dakikada yaşadığım hali ve sevinci nûmune gösterebileceğim bir şey yok ki şuna benziyordu diyebileyim.

Gönül ve kalp bayramının tadını Allah hepimize tekrar tekrar nasib eylesin. O Allah dostlarının güzel hallerinden, muamelatlarındaki güzelliklerden bizlere hisseler nasib eylesin. Peygamberimizle, ashabıyla, Selmân-ı Fârisî, Kâsım bin Muhammed, Ca'fer-i Sâdık, Bâyezid-i Bestâmî, Abdülhâlik Gücdüvânî, Şah-ı Nakşibend, Hâlid-i Bağdâdî, Tâha'l-Harîrî, Tâha'l-Hakkârî, Es'ad Efendi, Sâmi Efendi, Mûsâ Efendi ile her gün o mübârek vakitlerde buluşmayı nasib eylesin. Bizleri, o büyüklere evlad etmişler o halkadan ayırmasın Rabbim. O büyükler bizim için "Ya Rabbi! Bunlar bizi sevip itaat etmişlerdi, verdiklerimizi yerine getirmişlerdi, çağır onları da" desinler diye ümid ediyoruz. Bizlere bunu dedirttirebilecek bir itaati, hizmeti, edebi, emânete riayeti Rabbimiz ihsan buyursun. Onların emânetleri çok önemli, o emânetlerin îfâ vakti olan seherleri iyi değerlendirelim. Rabbimiz seherlerde bizleri uyanık eylesin. Elimizi, ayağımızı, kulağımızı, o yolda kullanmayı nasib eylesin. Gözümüzü, gönlümüzü o vakitlerde açık eylesin. Âmin

"Güzeller Güzeli"

Mûsâ Efendi Pederimiz, çok büyük şefkati olan bir güzeller güzeliydi. Beni büyük Allah dostu Sâmi Efendi'yle buluşturdu. İnşaallah kendisi de Peygamber Efendimizle buluşuyor, görüşüyordur. Allah âhirette O'na daha büyük lütuflarla muamele etsin. Rabbim bizlere bu dünyada onları gösterdi, âhirette de yanlarından ve Kendi yanından ayırmasın. Âmin

Benim ilmim yok, size verebileceğim hiçbir şeyim yok. Onun için Allah dostlarıyla geçirdiğim ve çok etkilendiğim bazı dakikaları anlattım sizlere. Kuru ağaçtan bir şey çıkar mı? Kütük bile normal ağaçtan yapılır. İçi kurumuş, erimiş küflü bir ağacın kime ne faydası var? Rabbim bizlere sizlerin hüsn-ü zannı ile muamele eylesin.

Sizler adımlarınızın karşılığını alamadınız. Her adımınıza karşılık Allah, sizlere cennet ve cemâlini nasib eylesin. Rabbim bütün kardeşlerime kendisine yakınlığın tadını kalblerinde yaşamayı ihsân buyursun. Âmin

"İşte Âhirete  Geldik Diyecekler"

Ömrüm biçarelikle geçti 86 yaşına girmişim günüm de yaklaştı, ama yine de O'nun beytine kavuşmayı istiyorum. Rabbimin verdiği ömrü yine O'na ibadetle tamamlamak istiyorum."

Rabbim hepimize verdiği muvakkat olan nimetlerini râzı olacağı yerde kullanmayı nasib eylesin. Nefesi alacaksın ama veremeyeceksin. İşte âhirete geldik, diyecekler. Allah orada bizlerin hâline acısın da merhametiyle muâmele etsin.

"Seher Vakitlerinin İkramı Bambaşkadır."

"Sorumuzu nasıl soracağımızı bilemiyoruz ama siz 24 saati gece olarak yaşıyorsunuz. Sizin için gecenin, seherin ayrı bir anlamı var mı Hüseyin Amca?" diye soruyoruz kırık dökük.

Hüseyin amca diyor ki; "Ya Rabbi gündüzüm de gece, gecem de gece ama Sen'in gönderdiğin bu halimden hiçbir memnuniyetsizliğim yok Elhamdülillah. Bazen bu halimi sevinçle de karşılıyorum. Benim gibi birisinin yanlışlıklarını, eksikliklerini bu nimeti aldığı için siler diye ümid ediyorum. Erken saatleri kendi kendime kazanç sayarak, o saatleri Rabbimle geçirmiş kabul ediyorum. İbadetim de yok ama çeşitli duygularla iltica ediyorum. Bu vakitlerde O'na secdeye kapanılırsa Allah bazı kullarına çeşitli nimetler verir. Bazıları gönül aleminde çeşitli şeyler görür.

Arkasından Hüseyin Amca, bizleri ve tüm okuyucuları duâlarından eksik etmiyor; "Sizler, Rabbimin aydınlığını etrafa dağıtmak için çalışan mübârek kimselersiniz. Size bu hizmeti de Allah sıhhatle, afiyetle, anlayışla, muhabbetle, Rasûlullah'a yakınlık duygusu ile tamamlamayı nasib eylesin." diyerek sözlerini tamamlıyor. Hüseyin Amca'yı Rabbısıyla, Allah dostlarının güzel hatıraları ile başbaşa bırakıyor, Ümmet-i Muhammed için, bizler için tekrar duâlarını taleb ederek yanlarından ayrılıyoruz.


Konuşanlar: Abdullah Sert, Ahmet Taşgetiren, Y. Selman Tan, Beytullah Demircioğlu.


Gecedeki Sır / Allah Dostları'nın Gece Hayatı

Muhterem üstâzımız Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-, rehber-i fâzılı olan sultânü'l-ârifîn Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu Hazretleri'nin muhabbetullâh ve kulluk yolunda bizlere bir nümûne-i imtisâl vasfındaki yüksek ahlâkını anlatırken şunları söyler:

"Muhterem üstâzımız Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu -kuddise sirruh- Hazretleri'nin, sîmâ-i âlî, vech-i mübârekleri mütebessim olmasına rağmen, için için, içden içden ağlarlardı. Ümmet-i müslimenin, zâlimlerin elinden necât bulmaları için ağlarlardı. Günahkârların kurtuluşu, afvı için ağlarlar, yaşlarını içlerine akıtırlardı. Kur'ân-ı Kerîm tilâvet edilirken huşû içinde dinlerler, bazen göz yaşları süzüle süzüle yanaklarına akardı. Bilhassa hac esnâsında Medîne-i Münevvere ile Mekke-i Mükerreme arasında vasıta içinde refîklerinin uyuduğu zaman, ay ışığı altında, gözlerinden inci daneleri gibi göz yaşlarının aktığı görülürdü. Tasvîre sığmayan bu lâhûtî manzara, şâir ve edîblerin tarifini yapmakta güçlük çekecekleri bir güzellikte idi."

Bu cümleleri nakleden Mûsâ Efendi -kuddise sirruh- Hazretleri'nin kendileri de aynı hâl ile mütehallî idiler. Bilhassa gece ibadetlerine olan iştiyâkları, âşığın mâşuku ile buluşma anına olan arzu, hasret ve iştiyâkının târifsiz bir tezâhürü hâlindeydi. Bedenen sıkıntılı, muzdarip olduğu hastalık günlerinde dahî bu hâllerini muhâfaza ederler, böylece dâimâ ilâhî muhabbet ufkunun zirvesinde yaşarlardı. Nitekim geçirdikleri bir ameliyat sonrası narkozdan henüz uyanmışlardı ki, etrafındakilere ilk sorduğu suâlleri:

"-Saat kaç oldu?" cümlesinden ibaret olmuştu.

Kendisine:

"-Efendim! Saat üç olmak üzere!" denilince:

"-Gece ibadeti pek mühimdir; ihmâl edilmez!" diyerek yanındakilerin yardımıyla hemen teyemmüm almışlar, içinde bulunduğu ızdıraplı hâli âdetâ unutmuşçasına gönlünü Rabbine vererek tarifsiz bir mânevî zevk u şevk içinde mûtâd zikir ve ibâdetini îfâya koyulmuşlardı.

(Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 168. Sayı, Sayfa 28)

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!