Derya Gönüllü Olmak...

Derya gönüllü olmak, havaların soğumaya başladığı bir sonbahar günü, bir dostunun Mûsa Efendi’yi evde palto ile oturduğunu görmesi üzerine; “Efendim! Havalar soğudu, sobayı niçin yakmıyorsunuz?” diye sorunca, Mûsa Efendi’nin: “İstanbul’da fakir âileler henüz sobalarını yakmadı. Sâmi Efendi üstâdımız da yakmadılar. O sebeple biz de yakmıyoruz” diyebilmesiydi.

“Derya gönüllü, bugün kimin kalbine hangi sevinci salabilirim, hangi yaraya merhem olur, hangi hayrı yapabilirim derdi ile yaşayan insandır.”

Lütfi Arslan Ağabey, Merhum Fahreddin Tivnikli Bey’in vefatının ardından kaleme aldığı yazıda “Derya Gönüllü” insanı böyle tanımlıyordu.

Başkaları için yaşamayı, bir ömür matemlilerin civarında dolaşmayı, hayatlarının en temel düsturu haline getiren güzel insanlarımızı “Derya Gönüllü” diye tavsif etmek bir yerde hakkı teslim etmektir.

Derya Gönüllü olmak;
Merhum Fahreddin Tivnikli Bey gibi, 17 Ağustos 1999 depreminden sonra “Deprem bölgelerine çocuk bezi göndersek, en çok ona ihtiyacı var annelerin” diyebilmek; Suriye kamplarındaki mağdur, mazlum ve mahçup kadınların en temel ihtiyaçlarını düşünüp tırlar dolusu malzemeler gönderterek gereğini yerine getirebilmekti.

Derya Gönüllü olmak;
Sahibü’l Vefâ Mûsa Efendi gibi, soğuk Medine gecelerinde sokakta yatan insanlar için dertlenmek, evladlarına “Bakın geceleyin biraz soğuk oluyor. Dışarıda yatan insanlar var. Bir bakın” diyerek, bir gecede iki yüz tane battaniye dağıttırabilmekti.

Derya Gönüllü olmak;
Bir ayet okuduğu için Van’da hapse giren, arayanı soranı olmayan bir mazlumun feryadını Mûsa Efendi gibi yüreğinde hissetmek; Medine’den buradaki bir evladına telefon açarak; “O insanı bir sorsanız. Bir ayet okuduğu için hapse girdi. Bir sorun derdi sıkıntısı var mıdır.” diyerek haliyle hallenebilmek, o zamanlar Ümmeti Muhammed’in zülüm gören mazlumları için Mescid-i Nebevî’de gözyaşı dökebilmekti.

Derya Gönüllü olmak;
Havaların soğumaya başladığı bir sonbahar günü, bir dostunun Mûsa Efendi’yi evde palto ile oturduğunu görmesi üzerine; “Efendim! Havalar soğudu, sobayı niçin yakmıyorsunuz?” diye sorunca, Mûsa Efendi’nin: “İstanbul’da fakir âileler henüz sobalarını yakmadı. Sâmi Efendi üstâdımız da yakmadılar. O sebeple biz de yakmıyoruz” diyebilmesiydi.

Ârifler Sultanı Hazreti Mevlânâ’nın, Muhterem Osman Nûri Topbaş Üstâdımızın hemen her sohbetinde atıf yaptığı hikmetli bir sözü vardır. Der ki Hz. Pîr: “Şems bana birşey öğretti: ‘Yeryüzünde üşüyen bir mü’min varsa ısınma hakkına sahip değilsin.’ Ben de biliyorum ki yeryüzünde üşüyen mü’minler var; ben artık ısınamıyorum.”

Mahzun bir kalbi şenlendirmeyi, çaresize çare, yaralı bir gönle merhem olmayı kendine dert edinmiş bu müstesna isimler, tam da bu hikmetli sözün müşahhas bir misali olarak gönüllerde taht kurmayı başarmış değerler, bizim değerlerimiz.

“Derya Gönüllü” büyüklerimizden biri de Alasonyalı Cemal Öğüt Hocamızdır.

O Hacı Cemal Öğüt ki;

Beşiktaş pazarından aldırdığı çocuk ayakkabılarını kenar mahallelerinin yoksul çocuklarına kızı ile birlikte dağıtır, çocuklar sevinç içinde evlerine koşarken kızı Hikmet Hanıma; ‘’Hadi kızım kimse görmeden kaçalım’’ dermiş.

Kışta kıyamette sokaktan geçen yoğurtçunun sesini duyduğunda kızından yoğurt almasını ister. Kızı; “Yeterince yoğurdumuz var baba” dediğinde “sen yoğurdu kullanacak yer bulursun, adam bu soğukta yoğurdunu satabilmiş olsa üç defa aynı yerden geçer mi?’’ diyerek, kızına ihtiyacı olmadığı halde yoğurt aldırarak, yoğurtçunun evine ekmek götürmesine vesile olurmuş...

Gelin yazının burasında merhum Fethi Gemuhluoğlu’nun; “Dost, göze sezdirmeden gözyaşı silendir.” sözünü hatırlamayın.

Bu ay vefâtının 24. sene-i devriyesinde (19 Kasım 1996) kendisini rahmet ve minnetle yâd edeceğimiz Konya’nın hizmet ve gönül erlerinden Doktor abi de sevenleri tarafından “Derya Gönüllü” bir kalp işçisi olarak özlemle hatırlanıyor.

Baybal abinin gönül dostlarından Yusuf Ziya Öztürk Bey’e kulak verdiğimizde ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır:

“1992’de Konya’da 1 ay kalkmayan bir kar yağmıştı. Doktor abi, o kış kıyamette bana dönerek; Ziya, biz insanlar olarak karnımızı doyuruyoruz da dışarıdaki o hayvanlar ne yer ne içerler diyerek muayenehanesine gelenlerden çuval çuval buğday toplayarak onları, Ereğli ve Kadınhanı yollarının kenarlarına gidişgeliş olarak serpmiştik. Kuşlar o kadar acıkmışlar ki yol kenarlarının nerdeyse kuş sürüleriyle dolduğunu görmüştük. Allah gani gani rahmet etsin.”

Bu toprakların yetiştirdiği mühim değerlerden biri de geçen ay dâr-ı bekâya yolcu ettiğimiz Merhum Ahmet Ziylan Beyefendi idi. Hayır işleri denilince ilk akla gelen isimlerden biriydi O... Fakir fukara hâmisi, başlı başına bir vakıf insandı. Şefkat kanatlarının, zor zamanlarda, Gaziantep’ten İstanbul’a, Kazakistan’a, Kırgızistan’a ve daha ötelere nasıl ulaştığı ehlinin mâlûmudur. Allah Dostlarının ve kendisinin vesilesiyle okuyan, karnını doyuran, barınma ihtiyacını karşılayan binlerce insanın hüsnü şehadetiyle uğurlandı ebediyet yolculuğuna...

Ahmet Ziylan abimiz de geride güzel izler, gökkubbede hoşsadâlar bırakanlar kervanına dahil oldu.

Kendisini ve bu yazıda ismi geçen tüm değerlerimizi birkez daha hasretle, rahmetle, minnetle yâd ediyoruz. Mekanları cennet olsun.

Son sözü yine bir Hak Dostuna bırakalım:
Muhammed Hakîm-i Tirmizî Hazretleri; “İnfak nedir?” diye sorulduğunda şu cevâbı verirmiş: “İnfak, başkasını sevindirmekle huzur bulmaktır.”

Huzur hâlimiz dâim olsun. Vesselam.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle