Hak Dostlarından Hikmetler: Hâlid-i Bağdâdî (r.aleyh) - 5

Hak Dostlarından Hikmetler: Hâlid-i Bağdâdî (r.aleyh) - 5

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri buyurur: “Âlim ve ârif zâtlar, şu hakîkat üzerinde ittifak etmişlerdir ki, bir kimsenin kendi nefsini beğenmesi, başkalarını hor görmesi ve diğer insanlardan daha takvâ sahibi olduğuna inanması, büyük günahların en büyüklerindendir.”1 [Allâh'ın kullarını küçük gören, hakîkatte Allâh'a karşı kendini küçük düşürmüş olur. Zira hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere: “İnsana günah olarak, müslüman kardeşini küçük görmesi yeter.” (Müslim, Birr, 32)

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri buyurur:

“Âlim ve ârif zâtlar, şu hakîkat üzerinde ittifak etmişlerdir ki, bir kimsenin kendi nefsini beğenmesi, başkalarını hor görmesi ve diğer insanlardan daha takvâ sahibi olduğuna inanması, büyük günahların en büyüklerindendir.”1
[Allâh'ın kullarını küçük gören, hakîkatte Allâh'a karşı kendini küçük düşürmüş olur. Zira hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere:
“İnsana günah olarak, müslüman kardeşini küçük görmesi yeter.” (Müslim, Birr, 32)
Cenâb-ı Hakk'ın kardeş kıldığı müslümanların, birlik, beraberlik, kaynaşma ve dayanışmasına en büyük engel teşkil eden, gurur, kibir, enâniyet ve üstünlük iddiâları; esâsen, bütün sermayesi “yokluk” ve “hiçlik” olan insanoğlu için, en büyük haddini bilmezliktir. Zira insanın sahip olduğunu düşündüğü maddî-mânevî bütün nîmet, imkân ve meziyetler; bütünüyle Cenâb-ı Hakk'ın lûtfudur. Yani hakîkatte Allâh'a aittir. İnsan, ancak bir emanetçidir.
İnsanın, emânetçisi olduğu nîmetleri kendisinin zannederek bundan nefsine pay çıkarması; Cenâb-ı Hakk'ın “kibriyâ” sıfatıyla ortaklığa kalkışması demektir. Lâkin tevhîd akîdesinin hiçbir şekilde ortaklığa tahammülü yoktur. Bu yüzden ortaklığa kalkışan, kahrolur gider. Nefsini büyük ve aziz tutan; rezil ve zelil olmaktan kurtulamaz.
Öte yandan, başkalarını hor görerek kendini beğenmek kadar, insanı mânen helâk eden bir başka felâket yoktur. Bunun içindir ki Mevlânâ Haz-retleri birçok mânevî tehlikeden selâmetin; hiç-lik, yokluk ve tevâzûya bürünmekle mümkün olacağını, şu teşbihle ifâde etmiştir:
“Kılıç, boynu olanın boynunu keser!.. Gölge, yerlere döşenmiş olduğundan, hiçbir kılıç darbesi onu yaralamaya muvaffak olamaz.”
Yine Mevlânâ Hazretleri;
“Tevâzû ve mahviyette toprak gibi ol!..” buyurmuştur.
Nasıl ki toprak, ayaklar altında ezilir, bütün mahlûkâtın cürûfunu kabullenir, sîneye çeker, içinde kaybedip hazmeder, sonra da bunları, tertemiz çiçekler, meyveler, gıdâlar hâlinde takdim ederse; mütevâzı bir mü'min de aynen öyle olur.
* Mütevâzı mü'min affedicidir. Affede affede, ilâhî affa lâyık olmanın gayreti içinde bulunur.
* Mütevâzı mü'min, kötülüğe dahî iyilikle mukâbele eder. Bu yolda başına gelen ezâ ve cefâları da, kendisi için bir tezkiye ve ecir vesîlesi addeder.
* Mütevâzı mü'min, cömert olur. Çünkü kendinde bir varlık görmez, elindeki varlığı kendine izâfe etmez. Kendini bir emânetçi görür. Bu yüzden, Hak'tan geleni yine O'nun yolunda sarf etmek, mütevâzı kullara zor gelmez. Bilâkis infâk edebilmek, onlar için târifsiz bir lezzet hâline gelir.
* Mütevâzı mü'min, hizmet ehli olur. Yüksek bir mes'ûliyet duygusu içinde, kendisini Allah rızâsı için hizmet etmekle mükellef görür.
* Mütevâzı mü'min, fedakârdır, zariftir, ince ruhludur…
Velhâsıl, pek çok güzel hasletin kendisine bağlı bulunduğu müstesnâ bir fazîlet olan tevâzû, kâmil mü'minlerin alâmet-i fârikasıdır.]
Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri buyurur:
“Senin gıybetini yapsalar bile, sen kimsenin gıybetini yapma!”2
[Gıybet; yani bir kimseyi gıyâbında hoşlanmayacağı şekilde anmak, Kur'ân ve Sünnet'in şiddetle nehyettiği çok ağır bir cürümdür. Nitekim gıybet, Kur'ân-ı Kerîm'de “ölü kardeşinin etini yemek”3 gibi iğrenç bir fiil olarak tasvir edilmektedir.
Gıybetin temelinde, enâniyet/benlik duygusu yatar. Zira gıybet, başkasını tenkit ederek, dolaylı yoldan kendini üstün görmektir. Yani bir başkasındaki kötü huyun kendisinde bulunmadığını, dolayısıyla kendisinin ondan daha iyi olduğunu îmâ etmektir. Netice itibâriyle bir övünme, böbürlenme ve büyüklük taslama tezâhürüdür.
İnsanın şeref ve haysiyetine kasteden gıybet cürmüne aynıyla mukâbelede bulunmak, yani gıybete gıybetle karşılık vermek ise, ham insanların davranış şeklidir. Şu hâdiseler, gıybete mâruz kalan olgun bir mü'minin sergileyeceği davranış üslûbunu, ne güzel îzah etmektedir:
Bir kişi Tâbiîn neslinin büyüklerinden İmâm Şâbî’ye hakâret etmişti. Hazret gayet yumuşak bir üslûpla ona şu cevabı verdi:
“–Dediklerin doğru ise, Allah beni affetsin! Eğer yanlış ise seni affetsin!”
Fudayl bin Iyâz Hazretleri’ne de:
“–Falanca sizin haysiyetinize dil uzatıyor.” denilmişti.
Hazret ise:
“–Vallâhi ben ona değil, ona o sözleri söyleten iblise öfkeleniyorum.” karşılığını verip şu niyazda bulundu:
“–Allâh’ım! Eğer o kişi doğru söylüyorsa beni bağışla, yok yalan söylüyorsa onu bağışla!..”
İşte, îmânı kemâle ermiş bir mü'min, karşılaştığı kötülüklere kötülükle mukâbele etmek yerine, onu en güzel bir sûrette, iyilik ve güzellikle savmanın çok daha hayırlı olduğunu bildiren şu ilâhî tâlimatlara itaat hâlinde olur:
“Bir kötülüğün cezâsı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezâdır). Fakat kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükâfatı Allâh’a âittir…” (eş-Şûrâ, 40)
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.” (Fussilet, 34)
Yine gıybet ve benzeri bütün kötülüklere karşı kâmil bir mü'minin nasıl davranması gerektiğini, şu hadîs-i şerîf ne güzel hulâsa etmektedir:
“Size iyilik yapanlara karşı iyilik yapmak, fenâlık yapanlara da fenâlık yapmak meziyet değildir. Asıl meziyet, size fenâlık yapanlara karşı aynı şekilde mukâbelede bulunmayıp iyilik yapabilmektir.” (Tirmîzî, Birr, 63)
Kötülüğe iyilikle mukâbele edebilmenin mânâsını da doğru anlamak îcâb eder. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.) bir gün:
“–Din kardeşin zâlim de olsa mazlum da olsa, ona yardım et!” buyurmuşlardı. Bir sahâbî:
“–Yâ Rasûlâllah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zâlimse nasıl yardım edeyim?” dedi. Efendimiz (s.a.):
“–Onu zulümden alıkoyar, zulmüne mânî olursun. Şüphesiz ki bu, ona yardım etmektir.” buyurdu. (Buhârî, Mezâlim 4, İkrâh 6; Tirmizî, Fiten, 68)
Dolayısıyla bir yerde gıybet edildiğine şâhit olan bir mü'min, münâsip bir lisanla gerekli îkâzı yapmalı, şâyet vazgeçmezler ise o günaha ortak olmamak için orada durmamalıdır.
Hak dostlarından Abdullah Dehlevî Hazretleri, bulunduğu meclislerde lüzumsuz sözler sarf edilmesine müsaade etmezdi. Birisi gıybet etse hemen ona mânî olur ve:
“–O söylediğin söze ben daha lâyıkım!” derdi.
Oruçlu olduğu bir gün, yanında sultânı kötülediler. Hazret:
“–Eyvah, orucumuz bozuldu!” buyurdu.
Bir talebesi:
“–Efendim, siz gıybet etmediniz ki!” dediğinde ise:
“–Evet, biz gıybet etmedik, ama dinledik. Gıybette, söyleyen de dinleyen de aynıdır.” buyurdu.4
Kötülüğü iyilikle bertaraf edebilmek, “sâlih ve muslih” kulların, yani hem kendisi istikâmet üzere olan, hem de başkalarının da ıslâhı için gayret eden kâmil mü'minlerin sanatıdır. Nitekim Hak dostlarından Hasan-ı Basrî Hazretleri, kendisinin gıybetini yapan birine kızıp öfkelenmek yerine, ona hediye göndererek teşekkür ederdi.
Zira İmâm Şârânî (r.aleyh) der ki:
“Ben ille de birinin gıybetini yapacak olsam, önce anamın-babamın gıybetini yapardım. Çünkü gıybet eden insan, evvelâ kendi sevaplarını, gıybetini yaptığı kişiye bağışlamış, verecek sevâbı kalmamışsa da onun günahlarını kendi üzerine yüklenmiş olur.”
Peygamber Efendimiz (s.a.) de, sâlih zâtların güzel ahlâkına dâir pek mânidar bir misâli şöyle haber vermiştir:
Bir gün ashâbına:
“–Sizden biri, Ebû Damdam gibi olmaktan âciz midir?” diye suâl eden Allah Rasûlü’ne oradaki sahâbîler:
“–Ebû Damdam kimdir?” diye sordular.
Rasûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz şöyle buyurdu:
“–Sizden önceki kavimlerden birine mensup biriydi. O;
«– Bana hakâret eden ve dil uzatarak gıybetimi yapan kimselere hakkımı helâl ediyorum.» derdi.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 36/4887)
Allâh'ın kullarını affede affede ilâhî affa lâyık olabilme hassasiyetinin ne kadar muhteşem bir tezâhürü… Yaratan'dan ötürü yaratılanlara şefkatin ne müstesnâ bir misâli… Eziyetlerine maruz kaldığı kimselerin hesap gününde kendisi sebebiyle zor duruma düşmemeleri için onlara merhamet ederek ilâhî rahmeti ümîd etmenin ne güzel bir numûnesi…]
Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri buyurur:
“Asıl iş; benliği yok etmek, çok gayret göstermek, ahde vefâ ve mevcuda kanaat etmektir.”5
[İslâm medeniyetinin irfan mektepleri olan dergâhların duvarlarını, mânevî îkaz ve tâlimatlar ihtivâ eden pek çok hüsn-i hat levhaları süslerdi. Bunlardan birinde de “hîç” yazardı. Bu ifâde; mânen olgunlaşma yolunda her şeyin, enâniyet/benlik ve nefsâniyeti bertaraf edip hiçliği idrâk ettikten sonra başladığını telkin etmekteydi.
Hakîkaten, ilâhî sır ve hikmetlerden nasîb alabilmek, nefsânî arzulardan sıyrılıp “hiçlik” hâline varabildikten sonra başlar. Bunun içindir ki tasavvufun gâyesi de; ilâhî kudret, azamet ve saltanat karşısında, kulun kendi âcizliğini idrâk ederek Rabbine tam bir teslîmiyetle itaat etmesidir.
Unutmayalım ki bu Dünya'ya sıfır sermaye ile geldik. Cenâb-ı Hak, insanı yok kadar bir maddeden, üstelik atılmış bir necâset damlasından yaratıp Dünya'ya acziyet içinde gönderiyor ki, insan, aslını ve menşeini düşünüp haddini bilsin. Hiçlik, yokluk ve âcizliğini idrâk etsin de kendisini yoktan var eden Rabbine isyâna kalkışmasın.
Nitekim Cenâb-ı Hak, yoldan çıkan insanların durumunu îzah ederken de bu hakîkate dikkat çekerek şöyle buyuruyor:
“İnsan, Biz'im, kendisini az bir sudan (meniden) yarattığımızı görmedi mi ki, kalkmış, apaçık bir düşman kesilmiştir.” (Yâsîn, 77; Bkz. en-Nahl, 4)
Bunun içindir ki;
مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ
“Nefsini bilen, Rabbini de bilir.” buyrulmuştur.
İnsan; hiçliğini idrâk edebildiği nisbette Rabbine yaklaşır. Rabbine yakın bir kul ise; dâimâ hamd, şükür ve rızâ hâlinde bulunur. Cenâb-ı Hakk'ın kendisi için takdir ettiğinin, kendisi için en hayırlısı olduğuna inanarak, gönül huzuruna erişir. Rabbine daha da yakın olabilme iştiyâkıyla, son nefesine kadar kulluk gayretini artırmanın derdinde olur.
Bütün nîmetlerin Cenâb-ı Hak'tan olduğunu bilip O'na şükretmek, en güzel vefâ tezâhürüdür. Bunun aksine, nîmetleri nefsine izâfe etmek ise en çirkin vefâsızlık ve nankörlüktür. Bu itibarla insan, nereden geldiğini, aslının ne olduğunu unutmamalıdır ki kendisine ihsân edilen sayısız nîmetlerin kadrini idrâk edip o nîmetlerin gerçek sahibine şükredebilsin.
Îmânın ilk adımı; dil ile “lâ ilâhe” diyerek Allah'tan başka hiçbir ilâh olmadığını ifâde ederken, kalpte put hâline gelmiş olan ve kulu Rabbinden uzaklaştıran, gurur, kibir, varlık ve benlik iddiâsı gibi bütün nefsânî takıntılardan da iç âlemi temizleyebilmektir.
Nasıl ki değerli mücevherat, kirli ve lekeli kaplara konulmayıp, tertemiz, pırıl pırıl ve en mûtenâ mahfazalarda saklanırsa, gönül âlemi de mânen temizlenmeli ki, orada ilâhî rahmet tecellî etsin.
Rabbimiz, bir imtihan unsuru olarak bizlere, fücur ve takvâya meyledebilme husûsiyeti vermiş ve:
“Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (eş-Şems, 9-10) buyurmuştur.
Bunun içindir ki peygamberlerin en mühim vazifelerinden biri de, insanların iç âlemlerini temizlemek olmuştur.
Zira bütün ibadet ve muâmelâtımız, ancak temiz bir kalple makbul olur. Nasıl ki, kirli bir kabın içine bir menbâ suyu dökülse o menbâ suyunun bütün berraklık ve lezzeti kaybolur, o kirli kap, içine konulan temiz suyu da kirletirse, kalp de bunun gibidir. Kalp, mânevî kirlerden temizlenmelidir ki sâlih amellerden feyz alsın; Kur'ân-ı Kerîm'in, hadîs-i şerîflerin, kâinattaki ilâhî azamet ve kudret tecellîlerinin hikmetleriyle derinleşebilsin.
Tasavvufun gâyesi de, kulun iç âleminde bu sâfiyet ve ke-mâlâtı temin edebilmektir. Zira Cenâb-ı Hak:
“(İnsanların dirileceği) o gün, ne mal fayda verir ne de evlât. Ancak Allâh'a kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).” (eş-Şuarâ, 88-89) buyurmaktadır.
Yani Rabbimiz bizi dünyaya tertemiz gönderdiği gibi, yine tertemiz bir kalple huzuruna dönmemizi arzu etmektedir.]
Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri buyurur:
“Sırat köprüsü kıldan ince, kılıçtan keskincedir. Dünya hayatında İslâm’ı yaşamak da böyledir. İslâm’ı tam olarak yaşamaya gayret etmek, Sırat köprüsünden geçmek gibidir. Burada nefse karşı mücâdele güçlüğüne katlananlar, orada Sırât’ı kolay ve rahat geçeceklerdir. İslâm’a uymayan, hevâ ve heveslerine düşkün olanlar ise, Sırât’ı geçerken çok büyük zorluk ve meşakkatlerle karşılaşacaklardır.
Bunun içindir ki Allah Teâlâ, İslâm’ın gösterdiği doğru yola «Sırât-ı Müstakîm» ismini vermiştir. Bu isim benzerliği, İslâm yolunda bulunmanın, Sırat köprüsünü geçmek gibi olduğunu göstermektedir…”6
[Hepimiz bu fânî dünyaya birer âhiret yolcusu olarak gönderildik. Zira Rasûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz'in her vesîleyle buyurduğu üzere; “Esas hayat âhiret hayatıdır.” (Buhârî, Rikāk, 1)
O hâlde bir süreliğine konakladığımız şu dünya misafirhânesinde kalıcıymış gibi, yerli edâsıyla oturmak; telâfîsi imkânsız bir aldanıştır. Çünkü dünya hayatının tekrarı yoktur.
Bugün fânî bir mevkî elde etmek için girilen pek çok imtihanın, kazanılamadığı takdirde tekrarı ve telâfî imkânı vardır. Lâkin dünyaya bir defalığına geldik ve buraya tekrar döndürülmeyeceğiz.
Nitekim bu hakîkatten gâ-fil şekilde ömürlerini ziyân edenlerin âhiretteki hazin hâli, âyet-i kerîmede şöyle tasvir ediliyor:
“Onlar orada (Cehennem'de);
«–Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar ki (dünyada iken) işlemekte olduğumuzdan başka, sâlih ameller işleyelim.» diye feryat ederler.
(Onlara şöyle denilir:)
«–Size, düşünecek kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı (bir peygamber) de gelmişti. (Niçin inanmadınız?) Öyleyse tadın (azâbı)! Çünkü zâlimler için (artık) hiçbir yardımcı yoktur!»” (Fâtır, 37)
Diğer bir âyet-i kerîmede de Rabbimiz şu îkazda bulunuyor:
“Herhangi birinize ölüm gelip de;
«–Ey Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka verip sâlihlerden olsam!» demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayın!” (el-Münâfikûn, 10)
O hâlde, her ânını dikkatle değerlendirmemiz gereken ömrümüz hızla eriyip giderken tembellik etmek, sorumsuzca yan gelip yatmak, boşa vakit geçirmek, uhrevî faydası olmayan mâlâyânî meşgalelerle oyalanmak; yarın kabir ve kıyamette târifsiz bir pişmanlığa sebep olacaktır.
Zira bir hadîs-i şerîfte bildirildiği üzere, gayret-i dîniyye sahibi sâlih mü'minler bile, son nefesten sonra pişmanlık duyacaklardır. Onlar âdeta;
“–Keşke dünyada daha çok sâlih ameller işleseydik, niye imkânımız varken şu hayrı da yapmadık, yazık, nice fırsatı kaçırdık!..” diye hayıflanacaklardır.
Dînî gayretlerden uzak, gâfilâne bir hayat yaşayanlar da o gün hazin bir âkıbete dûçâr olacak ve;
“–Keşke şu kötülükleri yapmasaydık, şu günahı işlemeseydik, tevbe edip hâlimizi ıslah etseydik…” diye, derin bir nedâmete bürüneceklerdir.7
Ebedî âleme intikâl eden her insan, saâdetini de felâketini de bu dünyadan kendisi götürecek. Dünya tarlasında ektiğini, mahşer meydanında biçecek. Bugün tarlasını boş bırakan, yarın âhirette çok muhtaç olduğu ecirlerden mahrum kalacak. Tarlasına günah ve isyan tohumları eken ise, can yakıcı bir azâbın nedâmetinden başka bir şey elde edemeyecek.
Îmân edip sâlih ameller işleyenler, bunların uhrevî mükâfatlarına nâil olurken, bunun aksine, îmansızlık, fısk u fücur, zulüm ve haksızlıklara dalanlar da bütün bu yaptıklarının uhrevî cezâlarına dûçâr olacaklar.
Velhâsıl; mahşer, hesap, Sırât, Cennet, Cehennem, hep bu dünyadaki hâl ve hareketlerimize göre tecellî edecek. O hâlde bugün geç kalmadan nefsimizi terbiye edip ilâhî emir ve nehiylere tam bir teslîmiyetle itaat etmeliyiz.
Cenâb-ı Hak;
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol...” (Hûd, 112) buyuruyor.
Yani bugün emrolunduğumuz gibi, sırât-ı müstakîm üzere dosdoğru yürümeliyiz ki, yarın âhiretteki Sırât'ı selâmetle geçebilmeyi Yüce Rabbimiz nasîp ve müyesser eylesin.
Bunun için, ibadette, muâmelâtta, ahlâkta, kulluk hayatının her safhasında ve her nefeste ilâhî müşâhedenin altında olduğumuzun idrâki içinde bulunmalıyız. Zira Hak Teâlâ âyet-i kerîmelerde:
“…Nerede olsanız, O sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4)
“Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kāf, 16)
“Bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer…” (el-Enfâl, 24) buyuruyor.
İşte Cenâb-ı Hak, bu maiyyet ve ihsan şuuru içinde nefsimizi ıslah edip büyük bir titizlikle sırât-ı müstakîm üzere yürümemizi arzu ediyor.
Ömer bin Abdülaziz (r.aleyh):
“Âhirette nereye gitmek is-tiyorsanız, hazırlığınızı ona göre yapın!” buyuruyor. Bizler de büyük bir takvâ hassâsiyeti içinde yaşamaya gayret edelim ki, İslâm'ın dosdoğru yolundan ayaklarımız kaymasın. Kur'ân ve Sünnet'in tasvip etmediği yanlış yollara sapmayıp istikâmetimizi muhâfaza edelim ki, âhirette gitmek istediğimiz adrese selâmetle varabilelim.]
Cenâb-ı Hak cümlemizi, ilâhî rahmet ve mağfiretine mazhar kıldığı bahtiyar kulları arasına lûtf u keremiyle ilhâk eylesin.
Âmîn!..
Dipnotlar:  1)  Es‘ad Sâhib, Buğyetü’l-Vâcid, s. 117, no: 13. 2)  Es‘ad Sâhib, Buğyetü’l-Vâcid, s. 138-141, no: 28. 3)  Bkz. el-Hucurât, 12. 4)  Abdülganî bin Ebî Saîd, Hüvelganî Risâlesi, s. 152. 5)  Es‘ad Sâhib, Buğyetü’l-Vâcid, s. 81, no: 5. 6)  Kemahlı Feyzullah, Herkese Lâzım Olan Îmân, İstanbul 1997, s. 56. 7)  Bkz. Tirmizî, Zühd, 59/2403.

 

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!