Ömürlük Bir Ramazan

Ömürlük Bir Ramazan

Mevlânâ Hazretle­ri’nin şu nasihatleri, Hak âşıklarının kulluk ufkunu ne güzel ifade eder: “Öyle bir abdest al ki, hiç bozulmasın. Öyle bir namaz kıl ki, hiç bitmesin. Âşığa beş vakit namaz yetmez. Beş yüz bin vakit ister. Gerçek âşık, vuslatın bitmesini hiç ister mi?..”

Cenâb-ı Hakk'a sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, biz âciz kullarının ömür takvimini, ilâhî affın âdeta tuğyân ettiği bir Ramazân-ı Şerîf ile tekrar müzeyyen kıldı. O Ramazân-ı Şerîf ki, içinde bir ömre bedel Kadir Gecesi'ni barındıran, mânevî bir hazine…

Lâkin bu değerli ayın gün ve gecelerinden çoğunu geride bıraktık. Artık önümüzde pek az bir zaman kaldı. Bu mübârek günlerde de;

‒Namaza daha bir îtinâ gösterip cemaatle ve huşû içinde kılmaya,

‒Gönül feyziyle mukâbeleler okumaya,

‒Oruçla rûhen incelip takvâya ermeye,

‒Sahurlarla seher rûhâniyeti kazanmaya,

‒Zekât, fitre ve infaklarla Hakk’a yakınlaşmaya,

‒Neticede bu gufrân ayından mânen arınarak çıkabilmeye azmeden mü'minlere ne mutlu! Lûtfettiği bu mübârek ay için, Rabbimiz’e ne kadar şükretsek az!..

Cenâb-ı Hak:

“…Eğer şükrederseniz size (olan nîmetimi) elbette artırırım…” (İbrahim, 7) buyuruyor. Bu âyet-i kerîme muktezâsınca; şükür, nîmetlerin bereketlenmesine ve devamına vesîledir. Dolayısıyla, Ramazân-ı Şerîf nîmetinde de şükrün bereketine mazhar olabilmek için, ona dâir hem “kavlî”, hem de “fiilî” şükrümüzü ihmâl etmeyelim.

Bunun için, Ramazân-ı Şerîf’in ruhları terbiye eden feyizli iklîminde kazandığımız mânevî kıymetleri, Ramazan’dan sonra kaybetmeyelim. Zira Ramazan rûhâniyetini bütün bir yıla yayabilmek, Rabbimiz’e fiilî şükrümüzün, en güzel bir ifadesi olacaktır.

SON NEFESE KADAR KULLUK

Unutmayalım ki Müslümanlık, dindarlık, kulluk, zühd, riyâzat ve takvâ hayatı; sadece Ramazân-ı Şerîf’e mahsus, geçici bir merâsimler faslı değildir. Bunlar, gerçek bir mü’minin ömür boyu baş tâcı etmesi gereken, son derece hayâtî kıymetlerdir.

Cenâb-ı Hak sadece Ramazan’da değil, her zaman Yüce Zât’ına kulluk etmemizi emrediyor. Âyet-i kerîmede:

“Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” (el-Hicr, 99) buyuruyor.

İnsan hakkındaki ilâhî karar, son nefesi esas alır. Son nefesi îman selâmetiyle verebilmek için de, “beyne’l-havfi ve’r-recâ”, yani ilâhî gazaba dûçâr olma korkusu ve ilâhî rahmete mazhar olma ümidi arasındaki bir gönül kıvâmıyla, bütün bir hayatımıza istikâmet vermemiz zarurîdir.

Yine Rabbimiz buyuruyor:

“Ey îmân edenler! Allâh’ın azametine göre bir takvâ sahibi olun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmran, 102)

Müslüman olarak can verebilmek içinse, bir an dahî nefse ve gaflete kapılmadan kulluğa devam etmekten başka bir çâre yoktur. Nitekim Rasûlullah (s.a.) Efendimiz, bizlere emsâlsiz bir numûne teşkil ederek, Cenâb-ı Hakk’a:

“Yâ Rabbi! Beni, göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsime bırakma!” niyâzında bulunmuştur.1 Böylece Hakk’a kulluktaki hâlet-i rûhiyemizin nasıl olması gerektiğini, bizzat sergilemiştir.

Cenâb-ı Hak, Kadir Gecesi’ni bütün bir yıl içinde gizlediği gibi, rızâsının da gazabının da ne zaman tecellî edeceğini, zamanlar içinde gizlemiştir. Böylece her zaman sâlih amellere gayret edip günahlardan sakınmamızı murâd etmiştir. Zira an vardır ki büyük kazançlara, an vardır ki büyük kayıplara vesîle olabilir.

Bundan dolayıdır ki İslâm, hayatın her ânını tanzim eder. Dînin emirlerine belli vakitlerde riâyet edip diğer zamanlarda gâfil davranmak veya ilâhî emirlerin bir kısmını tatbik edip bir kısmını ihmâl etmek, îmânı zaafa uğratır.

Bu bakımdan, hayatımızın hiçbir safhasında Allâh’ı unutmama gayret ve hassâsiyeti içinde yaşamalıyız. Zira âyet-i kerîmede;

“Allâh’ı unutan ve bu yüzden Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın! Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (el-Haşr, 19) buyrulmaktadır.

Hakîkaten, hiç kimse besmele çekerek bir kardeşine çelme takamaz. Kalbi “Allah” diyen biri; kalplere diken batıramaz, bile bile kul hakkına giremez, haramlara dalamaz. Günahlar, Allah’tan gâfil kalındığı zaman işlenir. Her ne hususta olursa olsun, ilâhî emirlere muhâlif hareket etmek de Allah’tan gâfil kalmak demektir.

Bu itibarla, Allâh’ın dînine olan bağlılığımızı, son nefese kadar, her zaman ve mekânda diri tutmaya mecburuz. “İki günü eşit olan aldanmıştır.” düstûrunca, İslâm’ı hiç eksilmeyen, bilâkis her geçen gün daha da artan bir îman aşkıyla, hayatımızın her ânında dolu dolu yaşamaya gayret etmeliyiz. Bizi Rabbimiz’e her an daha da yakınlaştıracak bir gayret-i dîniyyenin, niyaz ve ilticâsı üzere olmalıyız.

VUSLAT İKLİMİ

Mevlânâ Hazretle­ri’nin şu nasihatleri, Hak âşıklarının kulluk ufkunu ne güzel ifade eder:

“Öyle bir abdest al ki, hiç bozulmasın. Öyle bir namaz kıl ki, hiç bitmesin. Âşığa beş vakit namaz yetmez. Beş yüz bin vakit ister. Gerçek âşık, vuslatın bitmesini hiç ister mi?..”

İbadetler, belli zamanlarda îfâ edilip tamamlanırlar. Fakat kulluk dâimîdir. Îman, kalbin Cenâb-ı Hakk’a dâimî bağlılığıdır. Bu sebeple îmânı aşk ile yaşayan Hak âşıkları da, ibadette aldıkları feyz ve rûhâniyeti, her nefes devam ettirirler. Hiçbir zaman ve mekânda Hak’tan gâfil kalmazlar. Her an huzûr-i ilâhîde olduklarının şuuru içinde bulunduklarından, onların abdesti, namazı, velhâsıl kulluğu dâimîdir.

Nefsânî lezzetlerin alâmeti, tadılınca arzu ve hevesin sönmesidir. Mânevî lezzetler ise tadıldıkça daha büyük bir şevkle arzulanırlar.

Meselâ gün boyu oruç tutan biri, iftarda iki kap yemekle doyar. Daha leziz bile olsa, üçüncü, dördüncü kap yemeğe artık bir iştahı kalmaz. Fakat mânevî lezzetler böyle değildir. Tadıldıkça mü’minin mânevî iştihâsını ziyâdeleştiren ve nihâyeti olmayan bir zevk vardır mânevî lezzetlerde.

Nitekim dünya saltanatını bir kenara bırakıp ilâhî aşk deryasına dalmış olan İbrahim bin Edhem Hazretleri buyurur ki:

“İlâhî muhabbetteki vecd ve istiğrâkımız müşahhas bir şey olsaydı; krallar onu bizden alabilmek için bütün hazinelerini de krallıklarını da fedâ ederlerdi.”

Hakk’a yakın kullar, artık bâkî lezzetlerin esintilerini hissetmeye başladıklarından, onların gözünde fânî lezzetler kıymetini yitirmiştir. Bu yüzden onlar, kendileri muhtaç durumda olsalar dahî, ellerine geçen her nîmeti kendilerine kullanmak yerine, Allah için bir muhtaca infâk etmekten, daha büyük bir lezzet duyarlar.

Nitekim Rasûlullah (s.a.) Efendimiz de, ümmetinin açlarını doyurmadan, muzdariplerin ıztırâbını dindirmeden, huzur bulamazdı. Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkat ve merhametin getirdiği mânevî haz, Efendimiz’e âdeta kendi açlığını unutturuyordu.

Cenâb-ı Hak bizlere de fânî nîmetlerin lezzetine gâlip gelecek böylesine bâkî lezzetler ihsân eylesin!

Demek ki, huşû ile îfâ edilen, yani Cenâb-ı Hak’la kalbî vuslat ikliminde edâ edilen ibadetlerin mânevî zevki, maddî zevklerle kıyas dahî kabul etmez. Allah ile beraberliğin mânevî huzurunu tadabilen Hak âşıklarına da; ibadetler, tâatler, Allah yolundaki hizmet ve fedakârlıklar, hiçbir zaman bir yorgunluk sebebi olmamış, bilâkis doyumsuz bir zevk ve lezzet hâline gelmiştir. Bu sebeple onlar, Cenâb-ı Hak’la o vuslat hâlinin hiç bitmemesini arzulamışlardır.

İşte bunun gibi, Ramazân-ı Şerîf’in kıymetini hakkıyla idrâk edip onu lâyıkıyla ihyâ edebilen mü’minler de, bu rahmet ikliminin hiç bitmemesini, ondaki feyz akışının hiç kesilmemesini dilemişlerdir.

Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere:

“Eğer kullar, Rama­zan’ın fazîletlerini bil­se­ler­di, bütün senenin Ramazan olmasını temennî ederlerdi…” (Heyse­mî, c. III, sf. 141)

Muallâ bin Fadl (r.aleyh) bu hakîkatin sâlih mü’min­ler­deki bir tezâhürünü şöyle ifâde buyurmuştur:

“Selef-i sâlihîn, Cenâb-ı Hakk’a, altı ay boyunca ken­dilerini Ramazan’a ulaştırması için duâ ederlerdi. Geri kalan altı ayda da idrâk ettikleri Ramazan’ı kabûl buyurması için duâ ederlerdi.” (Kıvâmu’s-Sünne, et-Terğîb ve’t-Terhîb, II, 354)

SENENİN KALBİ RAMAZAN

Bizler de Ramazân-ı Şerîf’in, senenin âdeta kalbi mevkiinde olduğunu unutmamalıyız. Ramazan’da elde ettiğimiz kulluk kıvamından fire vermemeli; geçen Ramazan’ı gelecek Ramazan’a daha da artan bir gönül vecdiyle bağlamaya gayret etmeliyiz. Şüphesiz ki buna muvaffak olan bir mü’minin, bütün bir yılı Ramazan rûhâniyetiyle dolu geçecektir.

Peki, o hâlde ne yapmalı ve nelere dikkat etmeliyiz ki Ramazân-ı Şerîf’in feyz ve rûhâniyetini bütün bir sene yaşayabilelim?

Evvelâ; orucun sabrını, riyâzatını bütün zamanlara taşır, nefsimizi oburluktan, israftan, ihtirastan, öfkeden, kötülüklerden korursak, Ramazan’ın hakîkatini devam ettirmiş oluruz.

Nitekim Ramazan bayramı biter bitmez hemen altı günlük Şevvâl oruçlarının müstehab kılınması, bir taraftan vücudu kademe kademe normal düzenine alıştırmaya vesîle olurken, asıl olarak Ramazan’daki oruç rûhâniyetini nâfilelerle devam ettirmenin bir telkînidir. Durumu müsâit olanlar için Kamerî ayların on üç, on dört ve on beşinci günleriyle, haftanın Pa­zar­te­si ve Perşembe günleri oruç tutmak da böyle fa­zî­let­lidir.

Zira oruç, bir sabır tâlimidir. Sabır, mü’min için her zaman ve her hususta gereklidir: İbadette devamlılık için sabır… İsyâna karşı sabır… Nefsânî arzulara karşı sabır… Belâ ve musîbetlere karşı; gönüldeki hamd, şükür ve rızâ hâlini zedelememek için sabır… Varlıkta, nefsânî arzulara temâyülün arttığı bol imkânlar içinde; gaflete dalmamak ve ayağın kaymaması için sabır… Yoklukta, fakirliğin küfre yaklaştığı hengâmda îtikâdı sarsmamak, haram yollara tevessül etmemek, şikâyeti unutmak için sabır… Zira Cenâb-ı Hak; “…Sabredenleri müjdele!” buyuruyor. (el-Bakara, 155)

Diğer taraftan, insana en çok tesir eden iki müessir vardır: Bunların biri, beraber bulunduğu kimselerin mânevî keyfiyeti, diğeri de gıdâsının helâllik derecesidir. Biz de Ramazan orucunu tutarken gösterdiğimiz “helâl gıdâdan dahî sakınma” hassâsiyetini, sâir zamanlarda bütün haram, mekruh ve şüphelilere karşı gösterebilirsek, Ramazan şuuru bizde devam etmiş olur.

Nasıl ki oruçluyken yeme-içmeden kendimizi men ettiysek, Ramazan’dan sonra da bütün haramlara, günahlara karşı rûhen oruçlu olmalıyız. Ağzımıza giren lokmalara ve ağzımızdan çıkan her kelimeye dikkat etmeliyiz. Dilimizi; bilhassa yalan, dedikodu, gıybet ve mâlâyânî sözlerden alıkoymalıyız.

Yine oruçluyken ağzımızı gıdalara kapattığımız gibi, gönlümüzü de her zaman nifak, riyâ, ucub, gurur, kibir, şükürsüzlük, haset ve ihtiraslara kapalı tutmalıyız. Gözümüzü haramlara, Allâh’ın yasak kıldığı görüntülere kapatmalıyız. Kulağımızı, Kur’ân ve Sünnet’in hoş görmediği bütün çirkin seslere ve boş sözlere kapalı tutmalıyız.

Sahurlardaki uyanıklığı, bütün seherlere yayabilirsek, yani teheccüd, zikrullah ve istiğfarla müzeyyen bir seher alışkanlığı kazanabilirsek, Ramazan’ın gönül feyzini korumuş oluruz.

Ramazân-ı Şerîf’te Kadir Gecesi’ni aradığımız gibi, “Her gördüğünü Hızır, her geceni Kadir bil” düstûrunca, her gecenin kadrini bilirsek, bütün bir sene Ramazan rûhâniyetiyle yaşarız.

Terâvihlerdeki câmiye koşma azmini, sene boyunca cemaate devam aşkına dönüştürebilirsek, Ramazân-ı Şerîf’in mânâ iklimini gönlümüzde her dâim tâze tutmuş oluruz.

Ramazan’da mukâbeleler okuyup Kur’ân-ı Kerîm ile ünsiyetimizi artırdığımız gibi, sonraki aylarda da Kur’ân ikliminde yaşamaya devam edersek, Ramazan’ın mânâ ve mâhiyetini gönlümüzde devam ettirmiş oluruz.

Sadaka ve infaklar, hayat boyu Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına nâil olabilmek için her dâim açık bir kapıdır. Ramazan’daki zekât, fitre ve sâir infakları îfâ edebilme heyecanını diğer aylarda da sergileyebilirsek, cimrilik ve hodgâmlıktan sakınıp Allah yolunda cömertçe hizmet ve fedakârlıklarda bulunabilirsek, fakir-fukarâyı unutmayıp bilâkis onları kendimize zimmetli olarak görebilir ve onlara şefkat ve merhametimizi artırabilirsek; Ramazan’ın rahmet iklimini devam ettirmiş oluruz.

Bu hususta merhum pederim Mûsâ Efendi (r.aleyh) şöyle buyururlardı:

“Evlâdım, mutlakâ riyâzat hâlinde (iktisâda riâyet ederek) yaşayın ve Allâh’ın verdiklerini, yine Allah için infâk edin! Riyâzat hâliniz sadece üç aylara ve Ramazan’a mahsus olmasın! Onu, hayatınızın her safhasına yayın ve ihtiyaç fazlasını Allah yolunda infâk edin!..”

Ramazan’da şeytanlar zincire vurulur. Kulun önünde tek engel nefsi kalır. Ramazan’dan sonra ise kulu Rabbinden uzaklaştırmaya çalışan şeytanların zincirleri çözülür. Lâkin bizler, günahlardan uzak durup, nefs ve şeytanın desiselerine karşı dâimâ teyakkuz hâlinde bulunabilirsek, Ramazan’daki kalbî rikkatimizi kaybetmemiş oluruz. Nitekim âyet-i kerîmede:

“Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni tahrik edecek olursa hemen Allâh’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.” (Fussilet, 36) buyrulmaktadır.

Velhâsıl bütün bu hassâsiyetleri kendimize ne kadar hayat düstûru edinebilirsek, Ramazân-ı Şerîfimizi de o derece makbul bir şekilde ihyâ edebilmişiz demektir.

MAKBUL AMELİN ALÂMETİ

Hadîs-i şerîfte:

“Amellerin Allah Teâlâ’ya en sevimli olanı, az da olsa devamlı yapılanıdır.” buyrulmaktadır. (Müslim, Müsâfirîn, 218; Ahmed, VI, 61)

Cenâb-ı Hak da âyet-i kerîmede:

“Boş kaldın mı hemen işe koyul ve yalnız Rabbine yönel.” (el-İnşirah, 7-8) buyurarak bir hayırlı ameli bitirdikten sonra hiç boşluk vermeden, diğer bir hayırlı amele koşmamızı emretmektedir.

Zira Mevlânâ Hazretleri’nin buyurduğu gibi:

“İbadetin kabul ediliş alâmeti, o ibadetten sonra hemen başka ibadete girişmek, birbiri ardınca durmadan hayırlara koşmaktır.”

Bir amelin kabul edilmediğinin alâmetiyse, onu mâsıyetlerin, yani yanlış işlerin takip etmesidir. Bundan daha kötüsü ise, bir iyilikten sonra işlenen kötülüğün, o iyiliği silip götürmesidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de bildirildiği üzere Cenâb-ı Hak, sâlih amellerin ecrini günahlarla yok eden kimse gibi olmaktan îkaz sadedinde, şu teşbihte bulunmaktadır:

“…İpliğini sağlamca büktükten sonra, çözüp bozan kimse gibi olmayın!..” (en-Nahl, 92)

İşte bu ilâhî tâlimâta bilhassa ibadet hayatımızda dikkat etmeli, yaptığımız amellerin kabul edilmemesinden veya boşa gitmesinden korkmalıyız. İbadetlerle geçirilen bir Ramazan’dan sonra tekrar yanlışlara, günahlara, gaflete dûçâr olmak, doldurulan çuvalın ağzını bağlamadan terk etmeye benzer. Biriktirilen, kazanılan ne varsa dökülür, elde sadece hüsran kalır.

Bunun içindir ki Hazret-i Ali (r.a.) şu îkazda bulunur:

“Yaptığınız sâlih amellere gösterdiğiniz ehemmiyetten daha fazlasını, onun kabûlüne ve korunmasına gösteriniz.”

Meselâ; edâ edilen ibadetlerle, gurur, kibir, ucub ve enâniyete kapılmak, yani “Ben yaptım!” diyerek nefse pay çıkarmak da yapılan amellerin kıymetini ziyan etmenin bir başka şeklidir.

Yine, kişinin sağlığında yaptırdığı bir câmiye, mektebe, hayrâta, kendi ismini koydurması da, yaptığı hayra nefsini ortak etmesi demektir. Hâlbuki tevhid akîdesinin ortaklığa tahammülü yoktur. Lâkin kişi vefât ettikten sonra, evlâtları, mirasçıları bir hayır eseri yaptırıp ona vefât eden büyüklerinin ismini verebilirler. Bunda bir beis yoktur. Çünkü bu, geçmişlerinin rahmetle anılması gâyesine mâtuftur.

Demek ki ibadet ve hayırları yapmak kadar, onların makbul olması için de birçok hassâsiyeti gözetmek îcâb eder.

Umûmiyetle Ramazân-ı Şerîf’te; oruçlarla, terâvihlerle, Kur’ân tilâvetleriyle, fitre, zekât ve infaklarla, Rabbimiz’e yaklaşma yolunda mesafe almaya daha çok gayret ediyoruz. Bu mübârek ayın son günlerini yaşarken bizim de gönlümüzdeki en mühim sual şu olmalı:

“Acaba, Ramazân-ı Şerîf’i ihyâ gayretlerimiz, nezd-i ilâhîde kabûl oldu mu?..”

Mirzâ Mazhar Cân-ı Cânân (r.aleyh), bu hususta bize bir ölçü verecek şekilde şöyle buyuruyor:

“Ramazân-ı Şerîf, zikirle uyanık olarak geçirilirse, senenin kalan kısmında da bu güzel hâl devam eder. Eğer bu ayda bir kusur ve gevşeklik olursa, bunun izi bütün sene boyunca görülür.”

Yani Ramazân-ı Şerîf’te girilen yoğun ibadet iklimi ve erişilen müstesnâ kulluk kıvâmı, ekilen bir tohum gibidir. Bu tohumun tutup tutmadığı, yılın diğer aylarında kendini gösterecektir.

Velhâsıl, Ramazan’dan sonra­ki hâl ve istikâmetimiz, Ramazan’daki ibadetlerimizin kabûl olup olmadığının da bir işaretidir. Bu mübârek aydan ne kadar istifade ettiğimizin ölçüsü, bu ayda kazandığımız kulluk kıvâmını ne kadar muhafaza edebildiğimizdir.

MUHÂSEBE ZAMANI

Ramazân-ı Şerîf’ten sonra, kendimizi güzelce bir muhâsebe edip hâlimizi gözden geçirmeliyiz. Düşünmeliyiz ki:

Ömür takvimimizden bir Ramazân-ı Şerîf daha geldi geçti. Bu mübârek günler bize neler bıraktı?

Ramazân-ı Şerîf’i, hatâ ve noksanlarımızın telâfîsine, güzel hâllerimizin ziyâdeleşmesine, ahlâkımızın yücelmesine vesîle edebildik mi?

Hangi yanlışımızdan tevbe ettik? Kötü huylarımızın kaçını terk edebildik?

Kaç kişiyle helâlleştik?

Kaç dargını barıştırdık?

Aramızda burûdet olan kaç din kardeşimizle, Allah rızâsı için kucaklaşabildik?

Kaç kırık kalbi tesellî edebildik? Kaç mazlumun sîmâsını tebessüm ettirebildik?

İbadet noksanlarımızı ne kadar kazâ edebildik?

Kabir karanlıklarını aydınlatacak, mahşerde hesabımızı kolay kılacak, ebedî saâdete vesîle olacak, hangi hizmet ve gayretlere koşabildik?..

Âile, komşu, akrabâ, toplum, ümmet ve mahlûkâta karşı mes’ûliyetlerimize dâir, hangi eksiğimizin telâfîsine yöneldik? Bu hususta ne gibi hayırlı kararlar alabildik?

Bir ıslah, bir düzelme yaşadıysak, bu, Ramazan’a mahsus mu kaldı, yoksa onu hâlen devam ettirebiliyor muyuz?..

Unutmayalım ki ilâhî rahmet, Ramazân-ı Şerîf’te kazanılan güzel hasletleri hayatına teşmil edebilenler için tahakkuk edecektir. İlâhî rahmet, her an tecellî hâlindedir. Mühim olan, o rahmete ulaştıracak vesîleleri aramak ve bulduğumuz fırsatları da değerlendirebilmektir. Ramazân-ı Şerîf gibi mübârek gün ve geceleri ihyâ edip diğer günlerde -imkân varken- ihmâlkâr davranmak, büyük bir ziyanlıktır.

Bu Ramazân-ı Şerîf’in son günlerini idrâk ediyoruz. Lâkin gelecek senenin Ramazan’ına kavuşabilecek miyiz, meçhul. Bu sebeple zâhiren ne kadar uzun görünse de, ebedî hayat karşısında bir aylık Ramazan’dan da kısa olan fânî ömrümüzü, ilâhî af berâtını alabilecek şekilde değerlendirmeye çalışalım.

Ramazan’daki ibadet ve amel-i sâlih heyecanını, infak seferberliğini ve gönül kazanma hassâsiyetini, bütün bir ömre şâmil hâle getirebilmenin gayreti içinde olalım ki, son nefeste ebedî bir bayram sabahına uyanabilelim.

Cenâb-ı Hak cümlemizi Ramazân-ı Şe­rîf’ten; hakîkî bayram şehâdetnâme­siyle çıkabilen bahtiyar kullarından eylesin. Her günümüzü, Ramazân-ı Şerîf’in feyz ve rûhâniyeti içinde yaşamaya muvaffak kılsın. Âhiret yurdunu da cümlemize ebedî bir bayram sürûru eylesin.

Âmîn!..

Dipnotlar: 1) Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, c. I, s. 58.

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!