Osman Nûri Topbaş Hocaefendi ile Yaygın Eğitim ve Nesil Endişesi Üzerine Mülâkat – 1

Eği̇ti̇mde 3 Şart: MUHATABI TANIMAK ONA DEĞER VERMEK GÖNLÜNÜ KAZANABİLMEK

Âdem Ergül: Muhterem efendim, öncelikle istirhâmımızı kabul buyurduğunuz için teşekkür ediyoruz. Gençliğe dair, neslimize dair, zât-ı âlinizin îkazlarını, hatırlatmalarını, tavsiyelerini biliyoruz. Bir memleketin geleceğinin iyi yetişmiş bir nesle bağlı olduğunu ifade buyuruyorsunuz. Nesli yetiştirme ve geliştirme anlamında Efendim, bütün peygamberlerin derdi olmuş. Efendimiz’in Ashab-ı Suffe’de, daha önce Dâru’l-Erkam’da, böyle bir nesli inşâ etme adına faaliyetlerini biliyoruz. Bugün bizler de Rasûl-i Zîşân Efendimiz’in bu sünnetini ihyâ etme adına, yaygın eğitim dediğimiz bir eğitim faaliyeti yürütmeye çalışıyoruz. Sizin bu eğitim faaliyetlerinin önemi, ehemmiyeti ve nasıl yapılması gerektiğine dair bize tavsiyeleriniz, irşatlarınız neler olur? Bunları sizden dinlemek istiyoruz.

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi: Cenâb-ı Hak, Rasûlullah’ı üsve-i hasene, örnek şahsiyet olarak gönderdi. İnsanoğlunun fıtratını halkeden, Cenâb-ı Hak. Yine İslâm’ı da fıtrata en uygun bir hayat nizâmı olarak tayin ve takdir eden de Cenâb-ı Hak. İnsan, fıtratına uygun olan bu nizâm ile istikâmetlenecek, mükerrem olacak, muhteşem olan Cennet’e lâyık hâle gelecek. Fıtrat dîni olan İslâm’ın âdeta ete-kemiğe bürünmüş fiilî bir misâli olmak üzere de Cenâb-ı Hak, cihâna rehber ve örnek şahsiyet olarak Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’i lûtfetmiştir.

Âyet-i kerîmede: َ

“Kim Rasûl’e itaat ederse Allâh’a itaat etmiş olur…” (en-Nisâ, 80) buyruluyor.

Peygamber Efendimiz; Ensâr’ı çok severdi, Muhacirleri de çok severdi. Lâkin en çok “Ashâb-ı Suffe” talebeleriyle meşgul olurdu. Onları yetiştirir, bütün dünyaya tebliğ için gönderirdi.

Hattâ Ebû Talha bir gün Rasûlullah Efendimiz’in ayakta durmuş, Ashâb-ı Suffe’ye Kur’ân öğrettiğini gördü. O Rasuller Sultânı, açlıktan iki büklüm olan belini doğrultmak için karnına taş bağlamıştı. (Ebû Nuaym, Hilye, I, 342)

Bu eğitim, öyle bir vecd ve istiğrak içinde gerçekleşiyordu ki, İbn-i Mes’ûd t, içinde bulundukları hâli şöyle naklediyor:

“Biz, yenilen lokmaların tesbîhini duyar hâle gelmiştik.” (Buhârî, Menâkıb, 25)

Ebû Hüreyre da;

“Herkes hurma bahçelerinde hurma devşirirken, biz Allah Rasûlü’nün huzûrunda yarı aç yarı tok olarak ilim tahsil ediyorduk.” buyuruyor. (Bkz. Buhârî, İlim, 42)

Ashâb-ı Suffe, tebliğ ve irşad insanlarıydı. Gittikleri her yerde İslâm’ı temsil ve tebliğ ediyorlardı. Bir müslümanın tebliğ insanı olabilmesi için, evvelâ kendini ihyâ etmesi, yani şahsî tekâmülünü ikmâl etmesi zarûrî. Çünkü boş bardakla ikram olmaz.

Bir gün Hazret-i Ömer yanındakilere:

“–Konuşmadan da, halkın davetçileri olun!” buyuruyor.

“–Yâ Halife! Konuşmadan davetçi olmak nasıl olur?” diye soruyorlar.

Hazret-i Ömer:

“–Hâliniz ve ahlâkınızla…” buyuruyor.

Nitekim Balkanlar fethedildikten sonra oraya iskân edilen Anadolu’nun temiz ailelerinin hâline hayran kalan bölge halkı, kısa süre içinde müslüman olmuşlardır.

Demek ki, insandan bir enerji çıkıyor. Nasıl bir atom infilâk ettiği zaman, etrafına gözle görülmeyen, fakat neticeleri müşâhede edilen bir radyasyon yayıyor; insanın da yüreğinden çıkan bir enerji var. Bunun müsbet olanına “feyz” diyoruz, “rûhâniyet” diyoruz; menfî olanına da “gaflet” diyoruz, “kasvet” diyoruz.

Rasûlullah Efendimiz, öyle bir tebliğ hâlindeydi ki, ashâb, O’nun sohbetinde büründükleri huzur ve edep hâlini:

“–Sanki başımızın üzerinde bir kuş var da kıpırdasak uçuverecek zannederdik.” şeklinde ifade ediyor. (Bkz. Ebû Dâvûd, Sünnet, 23-24)

Demek ki, insanın başta iç dünyasının hazırlanması lâzım. Neye hazırlanacak?

–Kur’ân-ı Kerîm’e hazırlanacak, Kur’ân’ın emirlerine hazırlanacak.

–Rasûlullah’ın ahlâkına hazırlanacak, O’nun hâliyle hâllenmeye, Sünnet’i üzere yaşamaya hazırlanacak.

Efendimiz, ashâbını sohbetiyle yetiştirdi. Ashâb-ı kirâm, Efendimiz’in mübârek ağzından sâdır olan hadîs-i şerîflerin yanında, O’nun gönül dokusundan da hisseler alarak kemâle erdi. Zira muhabbet, gönüller arasındaki bir cereyan hattı gibidir. Esâsen, sohbetlerin gâyesi de budur. Bir hâl transferidir sohbetler. Yoksa insan, evinde de kitap okur. Fakat sohbette alacağı feyzi, rûhâniyeti alamaz. Yani sohbette, kalpler arasında in’ikâs eden bir enerji vardır. Maksat, o enerjiden müstefîd olabilmektir.

Bir insanın kendisini ihyâ edebilmesi için evvelâ tezkiye şart. Âyet-i kerîmelerde:

“Onu (nefsini) temizleyen (günahlardan arındıran) muhakkak kurtulmuştur!”

“Temizlenen kimse kuşkusuz kurtuluşa ermiştir.” (el-A’lâ, 14) buyruluyor.

Bu tezkiye neticesinde nefsânî arzular bertaraf edilecek, rûhânî istîdatlar inkişâf edecek. Böylece bir “takvâ” meydana gelecek.

Takvâ nedir?

Nefsânî arzuları bertaraf etme, rûhânî istîdatları inkişâf ettirme, insanın dâimâ ilâhî kameranın altında olduğunun idrâk ve şuuruna ermesi. Zira;

“...Nerede olsanız, O sizinle beraberdir...” (el-Hadîd, 4) buyruluyor.

Böylece faziletli bir müslüman, mükerrem bir insan ve irfan sahibi bir mü’min meydana gelecek. Bu insanın tebliği, tabi bambaşka olur. İfadesi ile beraber, kalbi de devreye giriyor. Bir noktada şöyle diyebiliriz:

Hem dilinden hem kalbinden bir enerji meydana geliyor.

Tabi, bu muhabbetle olur. Bu muhabbet neticesinde kalbî alışveriş güçlenir. Yani ilk olarak bir mü’min kendini inkişâf ettirecek; ikinci olarak da kendini devrin akışından mes’ûl görecek.

Rasûlullah Efendimiz, en çok Ashâb-ı Suffe ile meşgul olurdu. Onları insan olan her yere gönderirdi. Öyle bir feyz ve rûhâniyet olurdu ki, onlar, verilen her vazifeye severek giderlerdi. Çin’e giderken, Semerkand’a giderken, Afrika’ya girerken kalplerinde dâimâ Allah ve Rasûlullah muhabbeti vardı. Bütün endişeleri:

“Acaba Allah benden râzı mı, Rasûlullah benden memnun mu? Ben Efendimiz’le kıyamet günü beraber olabilecek miyim?..” şeklindeydi.

Zira;

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” buyruluyor. (Buhârî, Edeb, 96)

Sevginin kantarı ise, sevilen uğrunda yapılan fedakârlıklardır. Ashâb-ı kirâmın gönüllerinde hep bu endişe vardı. Onun için, bu onlara bir enerji verirdi. Yorulmazlardı, bıkkınlık gelmezdi, üşenmezlerdi. Seve seve gidip tebliğ ederlerdi.

Zaten rivâyete göre Vedâ Haccı’nda 120.000 sahâbe vardı. 30.000 de gelemeyen varsa 150.000 sahâbe var. Fakat Mekke-i Mükerreme ile Medîne-i Münevvere’de medfun 20.000 sahâbe ya var, ya yok.

Demek ki, her biri evini bırakmış, hurma bahçesini bırakmış, maddî olan hazlardan vazgeçmiş, mânevî hazlara talip olmuşlar. Bu şekilde kendilerini devrin akışından mes’ûl görmüşler. Bizim de vazifemiz budur.

Çin’e, Semerkand’a gitmek bir tarafa; bugün evvelâ kendi memleketimizde bu ihyâ hareketinde bulunmamız gerekiyor. Çünkü Necip Fâzıl’ın dediği gibi; “Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.”

Kire çok fazla mânî olamasak bile, hiç yoksa nur kirlenmesin. Evlâtlarımızın temiz yürekleri, kirli fikir ve düşüncelerle zehirlenmesin.

Şu hakikati de ifade etmek isterim:

Evlâtlarına dînî, millî duyguların tahsîlini veremeyen milletlerin istikbâli hazindir.

Milletlerin istikbâli hakkında önceden fikir sahibi olmak, kerâmet veya kehânet değildir. Bunun için o milletin gençlerinin enerjilerini nerelerde tükettiğine bakmak kâfîdir.

Çünkü her devrin gençliği; enerjisini, aldığı terbiye istikâmetinde harcar, öyle bir hayat tarzını tercih eder.

Gençliğin hayat tarzı ise, o milletin istikbâlini gösteren bir ayna gibidir.

Dolayısıyla, eğer bir millette gençler güçlerini hayır, mâneviyat ve fazîlet yolunda hizmet ve gayrete sarf ediyorsa o millet istikbâl vaad ediyor demektir.

Bunun aksine, bir milletin gençleri, güç ve kâbiliyetlerini nefsâniyetin hoyratlığı içinde zâyî ediyorsa, onların mensup oldukları milletin âkıbeti, hüsrandan başka bir şey olamaz.

Muhterem pederimiz Mûsâ Efendi de şöyle buyururlardı:

“Din, vatan, bayrak ve milletin korunması, ancak fedakâr bir gençliğin yetişmesine bağlıdır.”

Abdurrahman Topbaş: Efendim, yaygın eğitimle uğraşan kardeşlerimiz, âdeta Ashâb-ı Suffe’nin bugünkü temsilcileri olabilme iştiyâkıyla gayret gösteriyorlar. Ancak öğrencilerimizde çok hızlı bir algı değişimi söz konusu. Hızla gelişen teknolojinin getirdiği birtakım menfîlikler de oluyor. Bugünün gençlerine sizce nasıl ulaşmalıyız? Gençlerin dilini nasıl yakalamalıyız? Bu soruyu biz kendi toplumumuz için soruyoruz ancak, bütün herkes bu soruyu soruyor. Tüccarlar soruyor, siyasetçiler soruyor…

Yeni nesil ile nasıl muhatap olmalıyız?

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi: Buradaki mühim nokta, gençlerin dilini yakalamak. Eğitimcinin, muhataplarını çok iyi tanıması gerekiyor. Onların yüreğine dokunacak noktalar yakalaması şart. Onların yüreğine girecek bir damar bulması lâzım. Eğer enjeksiyon o damara yapılamazsa, orada apse oluşur, fayda yerine zarar verir.

Rasûlullah Efendimiz, muhataplarına dâimâ Kur’ân-ı Kerîm’in emrettiği üslûb ile hitâb ederdi.

Rabbimiz âyet-i kerîmelerde şöyle buyuruyor:

 ً َ ِريما ْ ًل ك قو) َkavlen kerîmâ)1 yani ikramkâr ve iltifatkâr söz söyle!

 ً ُ ورا ْس ي َ ْ ًل م قو) َkavlen meysûrâ)2 yani gönül alıcı, rûhu dinlendirici, tesellî edici bir söz söyle!

 ً ُ وفا ْر َع ْ ًل م قو) َkavlen ma’rûfâ)3 yani güzel söz ve tatlı dille konuş! Yerinde ve uygun bir söz söyle!

 ً ِنا ّ ْ ًل َ لي قو) َ kavlen leyyinâ)4 yani yumuşak söz söyle!

Meselâ Peygamber Efendimiz kendi çocuklarıyla yahut gelen çocuklarla şakalaşırdı. Çocuklarla karşılaştığında selâm verirdi. Onların yüreğine giden bir damar bulurdu Efendimiz. Hattâ onlar da Efendimiz ile şakalaşırlardı.

“–Bize bir şey vermedikçe Sen’i bırakmayız yâ Rasûlâllah!” derlerdi. Efendimiz de evde ne varsa, ceviz vs. getirtip verirlerdi. Yani terbiyede evvelâ iletişim kurabilmek, muhatabının alâkasını celbedebilmek, onun rûhuna ulaşan bir damar bulabilmek çok mühim.

Efendimiz Medîne’ye teşrif buyurduklarında, bir rivâyette üvey babası, diğer bir rivâyette annesi Enes (ra)’ın elinden tutarak Efendimiz’in huzûruna geldi.

“–Yâ Rasûlâllah! Enes size hizmet etse, münasip görür müsünüz?” dedi.

Rasûlullah Efendimiz 53 yaşında, Enes (ra) 10 yaşında. Tasavvur ediniz. 53 yaşındaki bir peygambere, cihana İslâm’ı tebliğ edecek bir peygambere, 10 yaşındaki bir çocuk nasıl hizmet eder?

Burada şu hikmet var tabi: Bir evlât nasıl yetiştirilecek, böylece bizlere tâlim edilmiş oluyor.

Enes (ra) buyuruyor ki:

“...Rasûlullah bir gün beni bir yere göndermek istedi. Ben: «Vallâhi gitmem.» dedim. Hâlbuki içimden gitmeye karar vermiştim. Çünkü emri veren Allâh’ın Nebîsi idi. Yola çıktım, sokakta oynayan çocukların yanlarına vardım (ve orada oyalandım). Derken Allah Rasûlü arkamdan gelerek ensemden tuttu. Dönüp baktığımda gülümsüyordu.

«–Enescik! Söylediğim yere gittin mi?» diye sordu.

«–Hemen gidiyorum yâ Rasûlâllah!» dedim.” (Müslim, Fedâil, 54)

Yani Efendimiz o yaştaki bir çocuğa vazife veriyor ve sonra mes’ûliyetini yerine getirip getirmediğini kontrol ediyor.

Bir gün Enes evine geç döndü. Annesi:

“–Niye geciktin?” dedi. Enes (ra):

“–Allah Rasûlü beni bir iş için göndermişti.” dedi.

Annesi tekrar:

“–O iş neydi?” dedi, merakla.

Enes’in verdiği cevap ise çok mânidar:

“–Rasûlullâh’ın sırrıdır.” (Bkz. Ahmed, III, 195)

Demek ki Efendimiz öyle bir terbiye veriyor ki, bir çocuğa sır emanet edebiliyor…

Enes (ra) diyor ki:

“Efendimiz’e Medîne’de on sene hizmet ettim. Ben o zamanlar küçük bir çocuktum. Her yaptığım iş, Efendimiz’in arzu buyurduğu gibi değildi. Buna rağmen Rasûlullah bana, yaptığım hiçbir iş için «üf» bile demedi, «Bunu niçin yaptın, şunu niçin yapmadın?!» diye azarlamadı.” (Ahmed, III, 222. Krş. Buhârî, Savm 53, Menâkıb 23; Müslim, Fedâil 82)

Yani beni tatlı tatlı ikaz etti diyor Enes (ra). Yeri geldi benimle sırrını paylaştı, bana değer verdi, diyor.

Bu çok mühim. Demek ki muhatabı iyi tanımak, ona değer vermek, onun kalbine girebilecek bir damar bulabilmek, yani gönlünü kazanabilmek.

Efendimiz bir çocukla nasıl konuşulacağını bildiği gibi genç bir delikanlıyla da nasıl konuşulacağını çok iyi bilir, herkesin idrâk seviyesine, anlayış derecesine göre hitâb ederdi.

Meselâ bir gün bir genç geldi, Allah Rasûlü’ne.

“–Tamam ben müslüman oldum, yalnız bana zinâ etmeye müsaade et!” dedi.

Sahâbe kızdı. Neredeyse o kişiyi kovacaklardı. Allah Rasûlü;

“–Bırakın gelsin.” dedi. “Otur evlâdım.” dedi, yanına oturttu.

“–Senin annen zinâ etse hoşuna gider mi?” diye sordu Allah Rasûlü.

O kişi:

“–Kurban olayım yâ Rasûlâllah, aslâ!” dedi.

“–Peki, kız kardeşin yapsa hoşuna gider mi?” dedi Allah Rasûlü tekrar.

“–Aslâ!” dedi.

Allah Rasûlü böyle saymaya devam etti. En son o genç:

“–Yâ Rasûlâllah! Kurban olayım, ben vazgeçtim!” dedi. (Bkz. Ahmed, V, 256-257; Heysemî, I, 129)

Yine meselâ, yeni müslüman olan bir bedevî geldi Efendimiz’i ziyarete. Mescid-i Nebevî’nin bir köşesinde namaz kıldı. Sonra ellerini kaldırıp duâ etmeye başladı:

“–Yâ Rabbi! Bana ve Muhammed’e merhamet et. İkimizden başka kimseye merhamet etme!..” dedi.

Efendimiz, bedevînin bu garip duâsına tebessüm etti. Sonra ona:

“–Allâh’ın geniş rahmetini çok daralttın!..” buyurdu.

Bu bedevî, Efendimiz’in yanında biraz oturdu. Sonra küçük abdesti gelince Mescid’in bir köşesine giderek abdest bozmaya başladı. Sahâbîler telâşa kapıldı. Kimi oturduğu yerden:

“–Yapma, etme!” diye bağırdı. Kimi öfkeye kapılıp bedevînin üzerine yürüdü.

Efendimiz ise duruma hemen müdâhale etti:

“–Bırakın, adam işini bitirsin!..” buyurdu. Sonra, bedevînin küçük abdestini yaptığı yere büyük bir kovayla su dökmelerini söyledi. Sonra da:

“–Siz kolaylık göstermek için gönderildiniz, zorluk çıkarmak için değil!..” buyurarak ashâb-ı kirâmı yatıştırdı.

Efendimiz, sonra bedevîyi yanına çağırdı. Ona mescide abdest bozmanın, orayı kirletmenin doğru olmayacağını, bu mübarek yerlerin Allâh’ı zikretmek, namaz kılmak ve Kur’ân okumak için yapıldığını anlattı. (Bkz. Buhârî, Vudû’ 58, Edeb 80; Müslim, Tahâret, 98-100; Ebû Dâvûd, Tahâret, 136)

Yani rûha nasıl girileceğinin, gönüllerin nasıl fethedileceğinin misalleri çok; saymakla bitiremeyiz.

Meselâ Mekke Fethi, tam kısas yapılacak zamandı. 20 senelik zulmün intikâmını alma zamanıydı. Müşrikler korku içinde titreyerek Efendimiz’e geldiler:

“–Ne var bizim için?” dediler. Efendimiz:

“–Af var.” buyurdu.

“–Sen ne muhteşem bir insansın!” dediler Efendimiz’e. (Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 32; Vâkıdî, II, 835; İbn-i Sa‘d, II, 142-143)

Yine Rasûlullah Efendimiz, Uhud Harbi’nde amcası Hazret-i Hamza’nın ciğerini hırsla dişleyen Hind’i bile, îmânı mukâbilinde Mekke Fethi’nde affetti.

Hind, bey’at etmek isteyen diğer kadınlarla birlikte Efendimiz’in huzûruna geldi. Tanınmamak için yüzünü peçelemişti. Kılıkkıyâfetini değiştirmişti. Öldürülmekten çok korkuyordu. Diğer kadınlar konuşmayınca Hind:

“–Yâ Rasûlâllah! Allâh’a hamd olsun ki, kendisi için seçip beğendiği dînini üstün kıldı. Muhakkak ki, Sen’in rahmetin bana da dokunacaktır! Ey Muhammed! Ben şimdi Allâh’a inanmış ve O’nu tasdik etmiş bir kadınım!” dedi. Sonra yüzünden peçeyi açıp:

“–Ben Hind bint-i Utbe’yim! Allah geçmiş günahları affeder. Sen beni bağışla ki, Allah da Sen’i bağışlasın!” dedi.

Rasûlullah Efendimiz tebessüm etti, Hind’i yanına çağırdı ve:

“–Demek sen Hind bint-i Utbe’sin?!” buyurdu.

Hind:

“–Evet!” dedi.

Efendimiz:

“–Merhabâ, hoş geldin!” buyurdu.

Hind:

“–Vallâhi yâ Rasûlâllah! Dün, yeryüzünde Sen’in hâne halkın ve taraftarların kadar zillete ve hakârete uğramasını istediğim başka bir kimse yoktu! Bugün sabaha çıktığımda ise, Sen’in hâne halkın ve taraftarların kadar izzet ve şerefe nâil olmasını istediğim başka biri yok!” dedi. (Bkz. Vâkıdî, II, 850; Taberî, XXVIII, 99; Zemahşerî, VI, 107; Diyarbekrî, II, 89)

Yine meselâ Hebbâr bin Esved, hamile olan Hazret-i Zeyneb c’ya mızrak atarak devenin üzerinden düşürmüştü. Zeyneb c çocuğunu kaybetti, bir süre sonra da bu sebeple vefat etti. Efendimiz r çok hüzünlendi, bu sebeple yüreği sızladı. Fakat İbn-i Esved kelime-i şehâdet getirdikten sonra; “Niye kızıma böyle yaptın!?” diye sormadı. Hidâyetle şereflenmesinden dolayı mes’ûd oldu.

Velhâsıl her sahâbînin rûhuna girecek bir damar buluyordu Efendimiz. Bu çok mühim.

Hazret-i Ömer (ra)’ın bir ifadesi var idareciler için:

“Şiddet göstermeksizin kuvvetli, zayıflık belirtmeksizin yumuşak ol.”

Yani sertliğin aşırısı kin doğurur. Hoşgörünün aşırısı ise otoriteyi zayıflatır. Demek ki başarı, bu dengeyi bulabilmekte. Rasûlullah Efendimiz’in tebliğ hayatına baktığımızda dâimâ bu denge var. İnsana göre hitap var. Fakat taviz yok!

Meselâ bir bedevî geldi. Îman etmek istediğini söyledi. Rasûlullah Efendimiz de ona îmânın şartlarını saydı. O kimse, kendisinin cihaddan, yani Allah yolunda gayretten ve sadakadan muaf tutulmasını istedi.

Rasûlullah Efendimiz ona:

“–Cihad yok, sadaka yok, peki o hâlde nasıl Cennet’e gireceksin?!” dedi.

Bunun üzerine o kimse:

“–Yâ Rasûlâllah! Bey’at ediyorum.” dedi ve Allah Rasûlü’ne, koştuğu bütün şartlar üzerine bey’at etti. (Ahmed, V, 224)

Yani Allah Rasûlü yerine göre, muhâtabına göre hitâb ederdi.

Demek ki, tebliğde bulunacak kimsenin de bir gönül birikimine sahip olması, ilim ve irfan bakımından belli bir seviyeye ulaşmış olması lâzım.

  • Âdem Ergül: Efendim, buyurduğunuz gibi gençlerin kalbine, rûhuna gidecek damarı bulabilmek için bir firâset, bir basîret, kalplerin âdeta bir röntgen hâline gelmesi gerekiyor. Bizde de bugün yaygın eğitimle ilgilenen rehberlerimiz olsun, öğretmenlerimiz olsun, zaman zaman heyecan düşmesi oluyor, pörsüme oluyor, geri çekilme oluyor, zaman zaman atâlete düşüyor, ümitsizliğe kapılıyor insan. Yeniden heyecan bulmak, yeniden bu işlere, hizmete zevkimizin, şevkimizin, iştiyâkımızın artması adına tevessül edebileceğimiz birtakım vesîleler, neler olabilir?

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi: Efendim, evvelâ şunu ifade edeyim: Bugün âdeta bir kurtlar vadisinin içerisindeyiz. Dünya bir kurtlar sofrasına döndü. Küresel güçler, talan etmek istedikleri birçok ülkeyi âdeta birer matem ülkesi hâline getirdiler. Çünkü küresel güçlerde liberalizmin, kapitalizmin getirdiği bir vicdan yoksunluğu var. Onlar için yalnızca menfaat var. “Bırakınız geçsin, bırakınız yapsın, altta kalanın canı çıksın!” parolasına sahipler.

Onların uhrevî bir endişesi de yok. Hattâ âhireti de inkâr var. Deizm var, ateizm var, materyalizm var… Dünyanın kulu-kölesi, nefsinin esiri olmayı hürriyet zannediyor:

“–Diğer mahlûkat nasıl istediği gibi yaşıyorsa, ben de aynı onlar gibi yaşayabilmeliyim, canım nasıl isterse öyle hareket edebilmeliyim.” diyor.

Televizyonun menfî programları, internetin yanlış adresleri, nefisleri tahrik ediyor, ruhlara zehir saçıyor. O şekilde programlar yapıyorlar. Ayrıca modalar var. Gençlerin saçları ve kıyafetleri modaya göre şekilleniyor. Kendini göstermek için markalara özentiler var.

Velhasıl bunlar, toplumdaki gençleri aşağılık duygusuna götürüyor. Bu çok kötü bir şey. Gençleri bu aşağılık duygusundan kurtarmak, bâtıldakilere özenmenin yanlışlığını kavratmak, bugünün mühim bir meselesi.

Âyet-i kerîmede kimlerin yoluna uymamız gerektiği haber veriliyor:

“(Bizleri) kendilerine lûtuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna (ilet)…” (elFâtiha, 7) buyruluyor.

Kendilerine lûtuflarda bulunulanlar kimler?

Bunu Rabbimiz diğer bir âyette şöyle îzah buyuruyor:

“Kim Allâh’a ve Rasûl’e itaat ederse işte onlar, Allâh’ın kendilerine lûtuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdir…” (en-Nisâ, 69)

Yani peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihler. Onlardan olmaya, onların yoluna uymaya gayret edeceğiz.

“…Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil!” (el-Fâtiha, 7)

Sapıklardan, dalâlete düşenlerden olmayacağız.

“Herhangi bir topluluğa benzemeye çalışan, onlardandır.” buyruluyor. (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031)

Demek ki burada korunmak lâzım.

Ne korunacak?

Kalpler korunacak.

Kalpler nasıl korunacak?

“…Sâdıklarla beraber olun!..” (et-Tevbe, 119) buyuruyor Cenâb-ı Hak.

Sâlih ve sâdık mü’minlerden oluşan güzel bir çevre olacak, o çevrenin içinden çıkılmayacak.

Zira o çevrenin dışına çıkıldığı zaman, kurtlar vadisine düşülmüş olunuyor.

Bu ne zaman başlayacak?

Daha çocuk yaşta başlayacak, ufak yaşta başlayacak. Zira ağaç yaşken eğilir.

Bu hususta evvelâ anne-babanın dirâyeti lâzım. Ardından toplumdaki müesseselerin gücü lâzım. Bunun için, fedakâr insan yetişecek. Yani fedakâr insanın varsa varsın, yoksa yoksun.

Bir savaşta bile bu böyledir. Çanakkale’yi ele alalım. Gerçek şehidler verildi, ardından galibiyet geldi.

“(Rabbimiz!) Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Sen’den medet umarız.” (el-Fâtiha, 5) âyeti tahakkuk etti.

Fakat bir harpte iç dünyası bomboş molozlar ölüyorsa arkadan felaket gelir, hüsran gelir, geriye bir enkaz kalır.

Bugün en mühim şey, gençlerin mânevî dünyasını zenginleştirebilmek. Maddeten ve mânen yüksek keyfiyetli bir insan yetiştirebilmek.

Bir mütefekkirin çok ibretli bir sözü vardır:

“Hâkim milletlerle mahkûm milletler arasındaki tek fark, terazinin bir kefesini diğerinden ağır getiren bir gram gibidir. İyi yetişmiş bir avuç insanın varsa gâlip milletsin, yoksa mahkûm…”

Peygamberlerin bıraktığı miras da, insan mirasıdır. Mal-mülk mirası değildir. Kişinin malmülk mirası olsa bile; şayet vârislerin içi boş ise, onu zaten hevâ ve heveslerine harcayacaklar. O mirası bırakan kişi de o malın-mülkün âhirette hesabını verecek...

(Devam edecek…)

Dipnotlar: 1) el-İsrâ, 23. 2) el-İsrâ, 28. 3) en-Nisâ 5, 8; elAhzâb, 32. 4) Tâhâ, 44

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle