Osmanlı Ufuk Açıcı Bir Meş'ale

Osmanlı Ufuk Açıcı Bir Meş'ale

700. Kuruluş Yıldönümü Dolayısıyla Osman Nuri Topbaş İle Osmanlı Üzerine Sohbet...

Altınoluk: Efendim, Osmanlı'nın kuruluşunun 700. yıldönümü kutlanıyor ve siz, bir süredir Osmanlı'nın dünyasında dolaşıyorsunuz. Osmanlı'yı yeniden okumak ne demek? Niçin okumalı insan Osmanlı'yı? Kutlama törenlerinin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda neler söylenebilir? Bu kutlamalar bir yıldönümü, bir tarih kutlaması mıdır? Hangi gaye ile kutlamak lâzım? Osmanlı'yı okumanın mânâsı nedir?

O. N. TOPBAŞ: Böyle bir suâlin cevabı pek uzun olur. Ancak bir kısım temel nüktelere temas edecek olursak, şunları söyleyebiliriz:

Bizler, 24 milyon km2'lik bir vatan coğrafyasına sahip olmuş bir ecdâdın torunlarıyız. Dörtyüz inanan insanla bir devlet nasıl kuruldu? Nasıl 24 milyon km2'ye ulaştı? Nasıl ve niçin 770 bin km2'ye indi? İstikbâlimizi aydınlatmak için sebep ve netice olarak bunları tahlîl etmek mecburiyetindeyiz.

Bugün, o ecdâdımızdan yâdigâr olan toprakların, bilhassa Kosova'nın, Bosna'nın vâris-i tabiîsi olan bizler, bir nefis ve tarih muhâsebesine mecbûruz!.

Ülkemizde yüz yıla yakın zamandan beri, ecdâdımızın bize bıraktığı mukaddes mîrâsın bazı nâdanlar tarafından reddedilişinin ve onların hâtıralarını rencide edecek çirkin üslûbun hazîn âkıbeti gözler önündedir!.

Bosna ve Kosova fâciaları gibi ibretli hâdiseler, bugün bize bir kısım nâdânın "gömdük" diyerek övündüğü Osmanlı rûhunu yeniden hatırlatmakta ve bizi, O'nun emânetine sahip çıkmaya zorlamaktadır!. Bu yüzden silkinip tarihimize dönmeye mecbûruz.

Gerçekleşmekte olan yeni bir uyanış ve dirilişin, gelecek hesâbına va'd ettiği bereketli azmin şanlı cengaverlerine ne mutlu!.

Osmanlı'yı Osmanlı yapan mânevî müessirleri tebârüz ettirme husûsunda bir kalem tecrübesi olarak yazdığımız kitabımızda da belirttiğimiz gibi gerçek tarih, bir malumat yığını değil, bilakis bugünü ve yarınları aydınlatmaya yarayacak ibretler menbaıdır. Bu bakımdan millî târihimizin bilhassa Osmanlı'ya âid bölümü, bizler için pek büyük bir kaynaktır.

Osmanlı'nın; dili, dîni, ırkı ve kültürü birbirinden farklı çeşitli toplulukları batının aralıksız tahriklerine rağmen sulh, sükûn ve huzûr içinde asırlarca yaşatabilmesindeki sır ve hikmetleri kavramak, günümüzde toplum olarak yaşanan birçok sancıyı bertaraf için hayâtî bir ehemmiyet taşıdığı artık inkâr edilemez bir gerçek hâline gelmiştir.

Diğer taraftan dünyâ, globalleşme denilen bir hareketle Avrupa'yı tek bir devlet hâline getirmeye çalışmakta ve hattâ bütün insanlığı tek bir âile gibi telakkî etmektedir. Amerika'nın epeyden beri çeşitli kavimlerden yeni bir siyâsî birlik meydana getirmiş olması da, günümüz siyâsî realitesinin en bariz bir tezâhürüdür. Bu ise, Osmanlı modelini aramaktan başka bir şey değildir. Ancak şu farkla ki, Osmanlı, gittiği her yere "hizmet götürmek", insanlara dünyâ ve âhiret saâdetini sunmak için gitmişken, bugünün süper güçleri, bu işi "hizmet almak", insanları sırf kendi saâdetleri uğrunda kullanmak ve sadece bu istikâmette bir bütünlük oluşturmak için yapmaktadır.

Dolayısıyla hem millî gerçekler ve hem de dünyâ gerçekleri, Osmanlı'nın yeniden, fakat doğru olarak değerlendirilmesini zarûrî kılmaktadır.

Diyoruz ki:

Bir millet, gerçek târihini ve maddî-mânevî rehberlerini tanıyıp bunları yerli yerince takdîr ettiği müddetçe ileri millet, büyük millet demektir. Yetişen yeni nesiller, kendi târihlerini, başkalarının târihlerinden daha iyi bilir ve geçmişten gerekli ibretleri alırsa, gelecekten endîşe edilmez! Tarih şuurundan mahrum olanların ve mâzîye istinâd etmeyenlerin geleceği, hiçbir zaman emniyet altında olmamıştır. Dolayısıyla köklerimiz mâzîye, dallarımız istikbâle uzanmalıdır.

Altınoluk: Osmanlı, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar'ı hangi zarûretle bir bayrak altında toplama lüzûmunu hisssetmiştir?

O. N. TOPBAŞ: Osmanlı, kifâyetsiz nüfûsu sebebiyle Avrupa'da tabiî hudud olarak kendisine Tuna Nehri'ni seçmiş ve bu nehrin batısını sırf bir harp marjı olarak elinde tutmaya çalışmıştır. Buna göre Anadolu, gövde; Kafkaslar, Kırım ve Balkanlar da, bu ana gövdenin dalları mesâbesindedir.

Osmanlı'yı uzun ömürlü kılan, çeşitli kavimleri dîn, dil ve kültürlerinde tamamen serbest bırakmış olmaları keyfiyetidir.

Bu gerçeğin, bugünkü Türkiye'de de az-çok dikkate alınma mecbûriyeti vardır. Çünkü adı Türkiye Cumhuriyeti olan devletimizin bayrağı altında farklı inançlara mensup çeşitli kitleler yaşamaktadır. Bunların âhenkli bir sûrette bir arada tutulmaları da, Osmanlı'da olduğu gibi yaraları tedâvî eden bir adâlet anlayışı ile birlikte dîn ve vicdan hürriyetinin lâyıkıyla benimsenmesine bağlıdır. Bu hususda Osmanlı'nın gerçekleştirdiği muvaffakıyet, dâimâ hatırlanmalıdır. Nitekim, Alman reformist Martin Luther'e:

"Yâ Rabbî! Büyük Türkler'i bir an önce başımıza getir de, senin ilâhî adâletinden onlar sayesinde nasîblenelim!.." dedirten Osmanlı, kendisiyle kıyasıya mücâdele eden Boğdan beyi Stefan'a da ölüm döşeğinde iken oğullarına vasıyet sadedinde:

"Kendinizi başkalarına değil, Osmanlı'ya emânet edin; gâyet âdil ve merhametlidirler?" dedirtmiştir.

Bu ifâdeler de gösteriyor ki Osmanlılar, dâimâ mazlûmların yanında yer almışlardır. Onlar, fethettikleri yerlere insanlığı ve hizmetin en güzelini taşımışlardır. Fethedilen yerlerde hıristiyan olarak hayatını sürdüren topluluklar arasında dahî aç ve açıkta kimse bırakılmamış, dul kadınlar korunmuş, giyecek-yiyecek ve barınak te'mîn edilmiştir. Osmanlı sultanlarının idealleri "nizâm-ı âlem" fikri üzerinde toplanmış ve devletin hikmet-i vücûdu, "İslâmî ve insanî esaslara bağlı bir cihân hâkimiyeti" düşüncesine dayandırılmıştır...

Lehistan'da: "Osmanlı atları Vistül nehrinden su içtikçe Lehistan'ın hürriyet ve istiklâle kavuşacağı" sözü darb-ı mesel hâline gelmiştir. Bunlar Osmanlı'nın global düzeyde sağlamlığını gösteren önemli misallerdir. Yâni Osmanlı dünyada hakkın, adaletin sembolü oldu. Batılı ülkelerin zulmünden kaçanlar sığınak olarak hep Osmanlı'ya koştu. Osmanlı bu şekilde bir yapı kurmuştu. İşte Osmanlı'nın Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar'ı bir bayrak altında toplama lüzûmu da bu düşünceden kaynaklanmıştır.

Nitekim Osmanlılar, kurdukları devletle altıyüz küsûr sene dünyâyı hidâyet ve i'lâ-yı kelîmetullâh (Allâh'ın dînini yüceltmek) cehdiyle nûrlandırmış ve nizâm-ı âlemi sağlamışlardır. Öyle ki, bugün dünyâyı te'sîri altına alan çalkantıların içyüzünü ve aslî sebeplerini görebilen Yunanlı yazar Michel de Greece'in insaf ve itiraf yüklü şu sözleri, gerçeğin tâ kendisidir:

"Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından çok üzüntü duyuyorum. Çünkü Osmanlı dünyâ dengesini ayakta tutan bir güç olmuştu ve sevilsin veya sevilmesin, Osmanlı'nın çöküşünden itibaren Balkanlar ve Ortadoğu'daki çalkantılar durmak bilmedi..."

Altınoluk: Efendim bizde genellikle Osmanlı tarihinin savaşlar bölümü okutuluyor. Ruhani tarafı, kültürü ve içtimai yapısı hep gözardı ediliyor.

O. N. TOPBAŞ: Evet çok doğru. Bugün enflasyon deniyor, iktisadî durum, fakir-fukara deniyor. Mafyadan bahsediliyor. Yani gündemimiz sürekli sosyo-ekonomik mes'elelerle dolu. Osmanlı'ya baktığımızda bu tür mes'elelerin, irşâd ehlinin yardım ve himmetleriyle halledilmiş olduğunu görmekteyiz. Hakk dostlarının, infâk müessesesi olan vakıfların meydana gelmesindeki teşvik, tavsıye ve irşâdları ehemmiyetli bir yer tutar. Böylece Osmanlı'da tespitlere göre 26 bin küsur vakıf kurulmuştur. Bunlar da, Osmanlı ictimâî hayatını bir muhabbet ağı gibi örerek, zengin ve fakir arasında bir muvâzene unsuru olmuştur.

Altınoluk: Osmanlı'yı en çok devlet adamları mı okumalı efendim, yoksa?..

O. N. TOPBAŞ: Herkes okumalı; bilhassa da devlet adamları? Zîrâ Osmanlı, toplumun bütün fertlerinden devlet adamlarına kadar gönül ufuklarını yönlendirici sönmez bir meş'aledir. Nitekim Edebali Hazretleri'nin Osman Gâzî'nin şahsında yaptığı şu nasîhatler, eskimeyen mâhiyetleriyle bugünler için de ne kadar geçerlidir:

"Ey Oğul!

Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana... Suçlamak bize; katlanmak sana... Âcizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adâlet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana..."

"Ey Oğul!

Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..."

"Oğul!

Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelâmlısın.. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgârlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlûb eder. Bunun için dâimâ sabırlı, sebâtkâr ve irâdene sahip olasın!.."

"Milletin, kendi irfânı içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfândır."

"Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir."

"En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir."

"Sevgi dâvânın esâsı olmalıdır. Sevmek ise, sessizlikliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!."

"Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın..."

Diyebiliriz ki bu nasîhatler, istikbâlimizin aydınlığıdır. Gençliğimiz de, bu ve benzeri nasîhatlerle yetişmelidir. Zîrâ istikbalin tohumu demek olan gençlik, enerjisini sarfettiği âlemde yaşar. Târihin satırları altında her devrin gençliğinin çehresi sezilir. Bu bakımdan bir milletin ilerisini görebilmek keramet değildir.

Ashâb devri, İslâm'ın ilk gençlik devridir. Osmanlılar, yaşlanarak kocamış olan bu aşk ve îmân ağacına yeniden gençlik aşısı yaptılar. Edebali ve Hakk dostlarının bu îmân aşısı, asırlarca muhteşem bir şekilde devam etti. Bazı hâlleriyle Yavuz Selîm, sanki Hattaboğlu Ömer -radıyallâhü anh-'ın tekrarlanan gençliğiydi. Dünyânın en heybetli ve fazîletli gençliğini biz ortaya çıkartmıştık. Osmanlı'nın rûhu, I. Murâd'ın şehâdet sevdâsıyle kemâl buldu. Bizans surlarına tırmanan Fâtih'in cengâverleri:

"-Bugün şehîdlik sırası bizimdir!" diye şehîdliği paylaşılmaz hâle getirdi.

Harameyn müdâfaası için bu gençlik, bir zamanlar Yemen çöllerinde, i'lâ-yı kelimetullâh cihâdıyla Kafkasya'daydı. Velhâsıl asırlarca îmân, aşk ve vecd devri yaşandı.

Altınoluk: Osmanlı, devletine "ebed-müddet" tabirini lâyık gördüğü hâlde nihâyet çökmüş ve tarih sahnesinden çekilmiştir. Bunun belli başlı sebepleri sizce nelerdir?

O. N. TOPBAŞ: Öncelikle bu gerçeğe "kader" perspektifinden ve mânevî yönden bakmak gerektir:

Allâh Teâlâ, "bekâ" sıfatını bu âlemde tecellî ettirmediği için her varlık fânîliğe mahkûmdur. Dolayısıyla şu fânî âlemde milletlerin de fertler gibi tabiî bir ömrü vardır:

Onlar, bir aşîret olarak doğarlar. Tekâmül ederek devlet olurlar. Daha da geliştiklerinde bir imparatorluk hâline gelirler. Ancak meziyetlerini kaybetmeye başladıklarında da küçülür ve târih sahnesinden çekilirler. Nihâyet yenileri doğar. Bunlar da, imkânlarına göre hayatiyetlerini devâm ettirirler. Bu hâl, târih sahnesinde milletlerin bir kader programıdır.

Târih, İbn-i Haldun'un bir tabîat kânûnu kat'iyyetini de ifâde eden bu görüşünün ayrı bir değeri ve hakîkat payı olduğunu her zaman göstermiştir.

Osmanlı, devletine "Devlet-i Ebed-Müddet" derken hiç şüphesiz bu hakîkatten gâfil değildi. Ancak bu tabirdeki ebediyyet, uzunluktan kinâye olarak kullanılmıştır.

Ancak burada Osmanlı'nın, ömrünü tamamlayıp yıkıldığını söylemenin yanında bu yıkılışa zemîn hazırlayan birtakım sebepleri de göz önünde bulundurmak, târihten gerekli dersin alınması için zarûrîdir elbette.

Osmanlı, cihâna hükmeden bir devlet hâline gelmişti. Ancak sahip olduğu rûhî hassasiyetten zaman içerisinde nefsâniyet planına düşüldükçe, hudûdları ve serveti muhâfaza edebilmek güçleşti. Devleti yücelten mânevî güç kaybolup dünyevî boş fahırlar ve nefsânî meyillerin başlaması ve Sâdâbâd safâlarının ön plana çıkmasıyla fetih rûhu zedelenerek fütûhat akâmete uğradı. Öyle ki bir lâle soğanının bir altına satıldığı zamanlar oldu. Böylece koca bir devletin kaderi değişti. İsraflar lüksü artırdı. Batı devletleriyle ihtişâm yarışları başladı. İbrettir ki, Topkapı Sarayı dışında bütün saraylar, Osmanlı'nın son yıllarının saraylarıdır.

Bütün bunlar gösteriyor ki, gizli düşman faâliyeti yanında çöküşümüzün en önemli âmillerinden biri, ihlâs ve rûhâniyetin azalmasıdır.

Ayrıca Osmanlı Devleti'nin çöküşünü hazırlayan sebeplerden bir diğeri de; Batı'ya onun kaydettiği teknik sâhadaki terakkîyi almak maksadıyla gönderilenlerin, bu esas gâyeye ulaşamadıkları gibi fikren de ifsât edilmiş olarak vatana dönmeleriyle âdetâ garbın yeniçeriliğini yapmaları ve Osmanlı apoletleri altında batı tefekkürü, siyâseti, ictimâî hayatı ve ananelerine hizmet etmeleridir. Böyle şahıslar, zaman içinde devletin sadrazamlığına kadar mühim mevkîleri işgal edebilmişler, üniformaları Osmanlı, kalp âlemleri batılı olduğu için de İslâm kültürünü erozyona uğratarak bugünü hazırlamışlardır. Bu tavır, dinamizmimizin yegâne faktörlerinden olan kendi öz kültürümüzü zayıflatmış, bizi yücelten ulvî temelleri harâp etmiştir.

Bu şahıslardan Osmanlı menfaatinden ziyâde Batı'nın menfaatini ön planda tutan Reşit Paşa'nın gizli düşman faâliyetiyle el ele vermesi neticesinde Osmanlı'ya "hasta adam" yaftası takılmıştır. Hattâ onun İngilizler'e tanıdığı ticârî imtiyazlar, Avusturya Başbakanı Metternich'e:

"İşte Osmanlı şimdi bitti!" dedirtecek kadar ileri seviyededir.

Ardından gelen ve sırf gayr-i müslimlere hizmet eden Âlî Paşa'nın yaptığı icrâatler de Fransız elçisini şaşırtmış ve:

"-Osmanlı Devleti'nin bu kadar fedâkârlıkta bulunacağını ummuyorduk!" dedirtmiştir.

Hele Fransız elçisine:

"-Siz bize süflörlük ediniz, fakat sahneyi ve rollerin icrâsını bize bırakınız. Bir devletin iki kuvveti olur: Biri yukarıdan, diğeri aşağıdan gelir. Bizde aşağıdan gelen bir kuvvet olmadığı için yandan bir kuvvet almaya muhtâcız ki, o da elçiliklerdir." dediği «İbret» gazetesince ifade edilen Fuat Paşa'nın ihâneti, elbette ki pek hazîn neticeler doğurmuştur.

Bu tür şahıslar çoktur. Meselâ devletin büyük ölçüde arazî kaybına sebep olan "93 harbi" (1877-78 Türk-Rus) esnasında Osmanlı orduları başkumandanı olan M. Ali Paşa'nın aslen bir Polonya yahûdîsi olduğunu ve kasden dövüşmeyerek Ruslar'ı Tuna Nehri'nin batısından İstanbul'daki Yeşilköy'e kadar getirdiğini kaç kişi bilir?

Böyle kimseler yüzündendir ki, Osmanlı'nın son dönemlerinde yıkılışı hazırlayan felâketler birbirini kovalamıştır. 1911'de İtalyanlar eski bir Osmanlı toprağı olan Trablusgarb'a (Libya'ya) saldırmışlardı. Zaten İttihatçıların Sadrazamı İbrahim Hakkı Paşa da, burasını âdetâ işgale âmâde bir hâle getirmişti. Oradaki askeri Yemen'e sevketmiş, askerî vâli ve kumandanı da bir bahâneyle İstanbul'a celbetmişti. Halbuki kendisi, Roma büyükelçiliğinden sadrazamlığa intikal etmiş bulunuyordu. İtalyanlar'ın niyetlerini, herkesden iyi bilmesi gerekirdi. Ancak bütün bunlar bir tarafa, Trablusgarb çıkarması hakkındaki İtalyan ültimatomu kendisine ulaştığında dahî Osmanlı ordusunda müşâvir olarak çalışmakta bulunan İtalyan asıllı Robilan ile "biriç" oynamaktaydı. Arzedilen ültimatomu:

"-Şuraya koyun; oyunum bitsin!.." diyerek saatler sonra açmak gibi bir gaflet ve ihânet göstermişti. (İ. Hami D. Osmanlı Târihi Kronolojisi)

İşte ne hazîndir ki, böyle hâin tıynetli insanlar yüzünden Osmanlı'yı Osmanlı yapan dîn-i mübîn, artık cemiyet için güç kaynağı olmaktan çıkmış, yerini nefsâniyetin hoyratlığı almıştır. Ardından sırf düşmanlarımızın emellerine yarayan nefsâniyetin süflî sultasıyla tatmîn olma meyilleri toplumda kök salmaya başlamıştır. Taklidçiliğe esir eden bu meyillerle de, rûhî ufuklar daralmıştır. Aklın kaba ve dar ölçülerinin kıskacına girilmiştir. Neticede yeni nesli besleyecek olan öz kültür ve mâneviyâtımızın can damarları kurumuş, böylece cihân hâkimiyetini elde tutacak dirâyetimiz, hattâ bağımsız bir devlet olma vasfımız dumura uğramıştır. Bir nesil kaba kuvvetin arkasından koşmayı tercih etmiş, kendisini inkâr ederek pragmatizm ve pozitivizmin çorak zemînine kurban olmuştur. Ancak bu gafletin sonunda ortaya çıkan târihî seyir, ne kadar acı ve esef vericidir...

Dün İslâm rûhunun gerçek sahibi ve vârisi olarak kıt'alara medeniyyet ve adâlet götüren bir millet vasfında iken bugün ne hâldeyiz?

Denilebilir ki, çöküşümüzün en büyük âmili işte bu mâneviyat sahasında yaşanan hüsrândır. Yoksa zâhirî sebepler elbette ki pek rahat bir şekilde aşılabilirdi. Zîrâ ihtişâm zamanlarının en büyük müessirleri, muhteşem insanların varlığı idi. Bunu kavramak yolunda bir, Avusturya sefîrinin, Kânûnî'nin sadrazamı Ali Paşa hakkında:

"-Ali Paşa gibi zekî bir adamla konuşurken dimağımın mümkün olduğu kadar faal ve uyanık bulunması için aç kalmaya lüzum görüyorum?" demesini düşünelim, bir de Tanzimat paşalarının batılıların elinde basit birer oyuncak oluşunu!..

Yeri gelmişken ifâde edecek olursak, çöküşümüzün maddî sebeplerinin başında, ticâret yollarının değişmesi, Amerika'nın keşfi, harp ganîmetlerinin bitmesi ve dört cephede vatan müdâfaası sebebiyle askerî masrafların artması sayılabilir ki bunlar, Osmanlı'nın sanayî hamlesini geciktirmiştir.

Ancak batılıların, Afrika'da ve diğer yerlerde mevcûd zenginlikleri sömürmek yolunda oralardaki halkın aksülamellerini kırabilmek için Osmanlı bayraklarını kullandığı ve bu şekilde insanları aldatarak kendilerine sömürgeler oluşturduğu târihî bir gerçektir. Bu gerçek göz önünde bulundurulursa, Osmanlı'daki mânevî çöküşün engellenmesi hâlinde zâhirî sebepleri bertaraf için neler yapılabilme imkânına sahip olunduğu daha iyi anlaşılır. Bunun içindir ki batılı devletler, bizi dâimâ mânevî bakımdan tahrîb etmeye çalışmışlar, yersiz kavga ve kargaşalarla oyalamışlar ve insanımızı sadece beden aksesuarı ile alâkadar olan bir yapıya hapsederek kendileri rahat bir şekilde mesâfe almayı tercih etmişlerdir. Öyle ki içinde yaşadığımız şu günlerin ahvâli de, aynı planların ustaca devam eden safhalarından ibarettir.

Velhâsıl yıkılışın sebepleri çeşitlidir. Bu sebepler iyice anlaşılamadığı içindir ki, yine gizli düşman faâliyeti neticesinde Osmanlı, kendi evladları tarafından düşmanlarından daha ziyâde redde mahkûm edilmiştir. Öyle ki, lisandaki tahrîbat ile ecdâd bir vâdîde, torunları bir başka vâdîde kalmışlardır. Böylece Osmanlı'nın özüne vâkıf olma imkânı elinden alınmış olan nesiller, câhil bırakıldıkları kendi tarihlerine düşman bir hüviyete kolayca yönlendirilebilmişlerdir.

Ancak her şeye rağmen bu faâliyetlerin de, kâfî derecede semere vermediği bir gerçektir. Nitekim Osmanlı muhabbeti, -belli bir azınlık dışında- milletin gönlünden tamamıyle sökülüp atılamamıştır. Her ne kadar lisandaki tahrîbat, idrâk ve ifâde imkânlarını daraltmış ve böylece ecdâdın o engin ve feyizli iklîminde dolaşma şansını bertaraf etmiş olsa da, Filistin'den Bosna'ya kadar gömüldü sanılan Osmanlı'nın büyük bir vefâ ile yâd edilmesine vesîle olan çalkantılar, yeniden dikkatlerin o azametli devletin üzerine çevrilmesine sebep olmaktadır. Nitekim 1997'de Yugoslavya'nın başkenti Belgrad'da yapılan muhâlefet partisinin protestolarında kullanılan bazı pankartlarda Sırp toplumunun bile:

"Türk (Osmanlı) idâresine hasret!"

"Nerdesin ey Türk (Osmanlı) idâresi altındaki güzel günler?!." şeklinde ifâdeler kullanması câlib-i dikkattir.

Diğer taraftan yıllardan beri Filistinliler'in yahûdî zulmü karşısında Osmanlı'yı hatırlayıp hayırla yâd etmelerine ve hattâ yürek sızlatan bir ifâdeyle:

"-Bizler Sultan Abdülhamîd Han Hazretleri'nin yetîmleriyiz." demeleri de, Osmanlı'nın hatırlanmasına, bir vefâ duygusu içinde yâdına vesîle olmaktadır...

Bu gerçekler gösteriyor ki, Osmanlı'nın bitişi, dünyâ için pek feci bir âfet oldu. Bu bitişle, dünyâ çok şey kaybetti. Ancak Osmanlı'nın târih sahnesinden çekilişi, bir sineğin ölümü gibi sessiz sedasız olmadı; güçlü bir aslanın ortalığı toz duman içinde bırakan ölümü gibi gerçekleşti. Zîrâ Osmanlı, bitiş hengâmında dahî kendi tarihinin son sahîfelerini ihtişamlı bir sûrette yazmıştır. Çanakkale bu sahîfelerin en parlaklarındandır. Rusya, İngiltere, Fransa ve İtalya gibi dört muazzam devlete karşı vatanını Filistin çöllerinden Kafkaslar, Çanakkale ve Galiçya'ya kadar kahramanca müdâfaa edebilmiştir. Dokuz ordusuyla dört cephede gösterilen bu celâdete rağmen yıkılış, onun kendi şartlarından ziyâde düşmanlarının şartlarına ve içerdeki hâinlerin faâliyetlerine bağlı olarak gerçekleşmiştir. Maksadımız, tarihî hâdiseleri tekrarlamak olmadığı için "Osmanlı yıkılırken bile mânâda ve maddede büyüktü. Dünyâ, onun târih sahnesinden çekilmesiyle çok şey kaybetti." demekle iktifâ ediyoruz. Nitekim Osmanlı'nın hemen ardından âdetâ boş kalan dünyâ coğrafyası, büyük çalkantılar yaşamaya başladı. Nizam ve denge bozuldu. Dengenin asıl unsuru olan Osmanlı aslanından 40 tilkiye post yapıldı. Fakat bir aslan yavrusu çıkmadı. İşte bir Filistinli'ye: «-Sen kimsin?» diye sorduğunuzda: «-Ben Osmanlı'nın, Abdülhamid'in yetîmiyim!» derken, Kosova'lı: «-Bizim âhengimizi Osmanlı verdi!» demekte?

Otuz sene önce ilk hacca gidişimde yaşlı bir Afrikalı ile karşılaştım. Bana nereli olduğumu sordu. Türk olduğumu söyleyince, başını sallayarak:

"-Hey gidi şevketlü Devlet-i Osmânî!.."dedi.

Bu bir Afrikalı'nın, Osmanlı'yı hasretle hatırlayıp ondaki güzellikleri hissetmesinin bir ifâdesiydi.

Yine o sene Arafat'ta karşılaştığım bir Endonezyalı, Türk olduğumu öğrenince:

"-Bizler Endonezya'da hutbelerimizi Osmanlı padişahları adına okuturduk!" demişti.

Halbuki Osmanlı, Endonezya'ya gitmemişti, fakat onun merhameti, insanlığı, şefkati tâ oralara kadar ulaşmıştı...

Bugün Kafkaslar ve Orta Asya'da ideolojik kuruluş ve mezhepler, kendilerine yer bulabilmek maksadıyla yoğun bir propaganda yürütmektedirler. Bu çerçevede vahhabîler de, olanca güçleriyle çalışıyorlar. Fakat ne ibretlidir ki, Orta Asya halkı:

"-Bizler Osmanlı müslümanlarıyız!.." diye içlerinden gelen müsbet bir hisle vahhabîliği reddetmektedir.

Nitekim şimdi halkın bu hassasiyetini fark eden vahhabîler, dağıttıkları kitapların üzerlerine Osmanlı câmîlerinin fotoğraflarını basıyorlar. Bu, son derece calibi dikkat bir vâkıa...

Altınoluk: Osmanlı tarihinde en çok beğendiğiniz vak'a nedir?

O. N. TOPBAŞ: Bir değil, birçok vak'a var. Doğrusu bunlar arasında tercih yapmak da kolay olmasa gerek. Ancak size dikkat çekici bir iki vak'a arzedeyim:

İstanbul fâtihi genç hükümdar, dîvândadır. Dîvân haftada birgün halkın şikayetlerini dinler. İçeriye ayağı çarıklı bir köylü girer. Sedirde oturan paşalar ve pâdişâhı bir bir süzdükten sonra kimin pâdişâh olduğunu kestiremez. Ve elini beline dayayarak:

"-Kangınız seâdetlü hünkârsınız?" diye sorar.

Bunun mânâsı, ne kıyâfetinden ne de oturduğu yerden İstanbul fâtihi ve paşalarını hâricî bir gözle ayırt etmenin mümkün olmadığı gerçeğidir.

Yavuz, Mısır seferinden döner. İstanbul'a ulaşıldığına ikindi vaktidir. Çamlıca Tepesi'nin arkalarında Bulgurlu semtinde tevakkufu emreder. Çoluk çocuklarına bir an evvel kavuşmak isteyen kumandanlar, itiraz ederler. Yavuz'un bunlara cevabı şu olur:

"-Şehre hava karardıktan sonra gireceğiz. Sabrediniz. Tâ ki halk bizi görmeye! Gündüz girersek, halkın alkışları bize gurur verir ve Allâh için gerçekleştirdiğimiz zaferin sevâbı hebâ olur?"

Barbaros, Preveze zaferinden dönmektedir. Kadırgalar esir dolu, selâm topları atarak Sarayburnu önünden Haliç'e girmektedirler. Kânûnî, o zaman Sarayburnu'nda mevcûd olan sâhil sarayının bahçesinden bu manzarayı seyretmektedir. Yanındaki paşalardan biri:

"-Hünkârım! Zaman-ı saltanatınızda böyle bir zafer müyesser olduğu için ne kadar iftihar etseniz, azdır!" der.

Kânûnî'nin cevâbı şu olur:

"-İftihar mı, şükür mü, paşa hazretleri?"

Bir misâl de basit halk tabakasından verelim:

İstanbul, ecnebî işgali altına düşmüştür. Harbiyenin cadde tarafındaki balkonundan İngiliz askerleri mehmedçikleri süngü ve dipçiklerle uzaklaştırarak Osmanlı bayrağını indirip oraya İngiliz bayrağını çekmektedirler. Karşı kaldırımda işçi kılıklı bir Anadolu kadını ağlamaktadır. Müftüoğlu Ahmed Hikmet Bey, bu kadını tesellî makamında:

"-Ağlama hemşire! Bu vatanın evladları birgün yetişir, o bayrağı oradan indirir, gene bizimkini çekerler." der.

Kadın, Müftüoğlu Ahmed Hikmet Bey'e bir yaralı aslan gibi titreyerek:

"-A oğul! Ben onun için mi ağlıyorum sandın? Elbette birgün evladlarımız yetişir, o İngiliz bayrağını oradan indirir, bizimkini yerine çekerler. O mühim bir mes'ele değil. Sen biraz evvel dövülmüş ve elinden silahı alınmış mehmedçiklerin önümüzden geçerken:

«-Eyvah! Müslümanlık bitti! Dîn-i Muhammedî bitti!» diye feryâd ettiklerini duymadın mı?

Ben o evlâdların ümidlerini yitirmiş olarak böyle söylemelerine ağlıyorum. Bir müslüman evlâdı, bu dînin kıyâmete kadar bâkî olduğunu bilmez mi? Bu nasıl sözdür? Bu inanç kaybedilirse, o bayrağın değiştirilmesi güçleşir. Bu inanç bâkî kaldıkça, o bayrağı indirmek bir hiçtir."

İşte bu halk? Hem de yıkılış zamanındaki halk?

Böyle misâller sonsuzdur.

Altınoluk: Efendim Osmanlı deryâsında kulaç atarken ulaştığınız derinlik ne?

O. N. TOPBAŞ: Biz Osmanlı arşivinde çalışmadık. Zaten çalışsak da ne çıkardı ki? O arşivde henüz daha tasnîf edilmemiş takriben yüzelli milyon vesîkanın varlığı düşünülürse, bu şartlar altında Osmanlı'nın derinliğine lâyıkıyla vâkıf olmanın mümkün olmadığı anlaşılır. Biz sadece mevcûd kaynaklar üzerinde İslâm ölçüsüyle bir gezinti yaptık. Bulabildiklerimizi temel islâmî prensiplerle değerlendirdik ve yukarıda da îzâh ettiğimiz gibi Osmanlı'yı Osmanlı yapan müessirler arasında mânevî olanlarına işâret etmeye çalıştık. Gençlerimize Osmanlı'nın mânevî iklîminden güzel kokular ve zaferlerin rahmet esintilerini sunmaya çalıştık. Bu da elbette kifâyetli bir çalışma değildir. Ancak birtakım kabiliyetli gençlerde târih şuûru ve mübârek cedleri hakkında bir alâka uyandırabilirsek, ne mutlu bize! Ayrıca bu te'sîrlerle birkaç îmânlı genci gayrete getirir de mezartaşları, çeşme kitâbeleri ve târihî binâların alınlarındaki san'at şaheseri yazıları bir turist hüviyetiyle seyretmelerini önlemek için bir adım atılmasına vesîle olabilirsek, ne seâdet!..

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!