Altınoluk Bir Gönül Mektebi Oldu

Altınoluk Mecmuamızʼın 40. Yılı üzerine Muhterem Osman Nûri Topbaş Hocaefendi ile Mülâkat

Muhterem Efendim, Altınoluk Dergisi 40 yılı geride bıraktı. Mûsâ Efendi (k.s.) Hazretleri’nin himâyelerinde başlayan bu yayın yolculuğuna bugün geriye dönüp baktığınızda, “Altınoluk” isminin gönüllerde bıraktığı izi nasıl tarif edersiniz?

Cenâb-ı Hakk’a şükürler olsun ki Altınoluk 40 seneden beri bir “gönül mektebi” oldu. Aklı, rûhu, dimağı, gönlü besleyen, mânevî bir menbâ oldu. Kırk yıldır bir nesil, hattâ şimdilerde ikinci-üçüncü nesil ondan istifade ediyor.

Altınoluk, muhtevası itibârıyla daha ziyâde mânevî terbiye, insanın Cenâb-ı Hakkʼa yakınlaşması, “takvâ” üzerinde yoğunlaşan bir dergi.

İnsanın kendini ve neslini; zamâne şerlerinden, medya ve internetin dayattığı sunʼî gündemlerden ve küresel kültür istilâsından koruyabilmesi ve asıl meşgul olunması gereken meselelerden gâfil kalmaması için, çok kıymetli öğütler vererek rehberlik eden bir dergi.

Esas hayatın âhiret olduğunu, dönüşümüzün Rabbimiz’e olacağını hatırlatan bir dergi…

Velhâsıl, gönül gözüyle ve tefekkür derinliğiyle okuyanlar için, insanı dâimâ teyakkuzda ve diri tutan bir dergi…

 

Efendim; günümüzde bilgiye erişim çok hızlandı. Ancak “sahih bilgi” ve “irfân”a duyulan ihtiyaç, her zamankinden daha fazla. Dijitalleşen ve hızlanan bu çağda, basılı bir eser olarak Altınoluk’un; “sözü yazıya dökerek kalıcı kılma” misyonu hakkında neler söylersiniz? Sözün ağırlığını muhafaza etmek, bugün neden daha mühim?

Söz, bir tohum gibidir. Yazıyla köklenir, tefekkürle filizlenir, yaşandıkça da yeşerip meyve verir.

Yine “Söz uçar, yazı kalır.” denilmiştir. Yazı, tarihe bir not düşmektir. Zamanın ve şartların aşındırdığı hassâsiyetlerimizi ve hâfızalarımızı tazelemek için tekrar tekrar bakıp okuyabileceğimiz dergilerin, kitapların, basılı eserlerin kadr u kıymeti, hiçbir zaman inkâr edilemez.

Fakat eskiden İslâmî neşriyat neredeyse yok denecek kadar azken, bugün dergisiyle kitabıyla âdeta bir neşriyat enflasyonu var. Öyle ki bunların her birini okumaya ömür yetmez. Bu noktada mü’minin firâset sahibi ve seçici olması gerekiyor.

Sınırlı bir vakitte, en faydalı, en lüzumlu ve daha mühimi de en sahih kaynakları bulup okumak gerekiyor.

Zira hak ile bâtılın birbirine karıştığı, dünyanın âdeta zıvanadan çıktığı, bilgi kirliliğinin had safhaya ulaştığı, İslâmî ve tasavvufî konularda çok farklı anlayışların meydana geldiği bir zamanda yaşıyoruz.

Bu keşmekeş içinde, istikâmeti koruyabilmek için sahih/doğru ve temiz bilgiye ulaşabilmek, âdeta temiz hava ve suya ulaşmak kadar hayâtî bir ihtiyaç...

Günümüzde maalesef ilâhiyatın birçok sahasında, ilim nâmına; Caetani (Kaytani), Goldziher ve emsâli İslâm düşmanı oryantalistlerin çürük ve asılsız iddialarını ders diye talebelere okutanlar var. Takvâdan uzak yaşadığı hâlde, Kur’ân ve Sünnet’i kendi nâkıs aklıyla yorumlayan, dinde reforma yeltenen, Vatikan projelerine âlet olan, Sünnet-i Seniyyeʼyi hafife alan, hadîs-i şerîfleri dışlayan, objektif olmak adına Peygamber Efendimiz rʼi “Hazret” ünvânıyla anmaktan kaçınan, âlim etiketli modernistler ve tarihselciler var. Güyâ İslâm adına müslümanlarla mücâdele içinde bulunan “tekfirciler” var. Yine dînin dosdoğru yolunu zaafa uğratan câhil sofular var.

Bu nevî tehlikelere karşı, son derece müteyakkız ve firâsetli olmak mecburiyetindeyiz. Aksi hâlde -Allah korusun- meydanı din tahrifçilerine bırakmış oluruz.

Rasûlullah r Efendimiz’in bu hususta Abdullah bin Ömer v’ya yaptığı mühim bir îkaz var:

“Ey Ömerʼin oğlu! Dînine iyi sarıl, dînine iyi sarıl! Zira o senin hem etin, hem kanındır. Dînini kimden öğrendiğine dikkat et! Dînî ilimleri ve hükümleri, istikâmet ehli âlimlerden al, sağa-sola meyledenlerden (yani menfaatperest kimselerden) alma!”[1]

Bu, hepimiz için mühim bir istikâmet ölçüsü olmalıdır.

Merhum Necip Fâzıl;

“Önümüzde bir buzdağı vardı, onu hohlaya hohlaya erittik. Fakat şimdi ortalık çamur oldu.” derdi. Yani neşriyat hizmetinin nâehil kimselerin elinde kaldığını ifade ederdi.

Bugün elhamdülillâh, Altınoluk Mecmuamız, ehil ellerde hazırlanıyor. Her sayısında çok kıymetli kardeşlerimizin birbirinden değerli yazıları yer alıyor. Altınoluk, fitne ve fesâdın çoğaldığı bir zamanda, istikâmeti / emrolunduğu gibi dosdoğru olmayı vurguluyor. Sahih kaynaklardan süzülen İslâmî bakış açısını, arı-duru bir tasavvuf anlayışını, gönül huzuruyla okuyabileceğiniz yazıları ve eserleri takdim ediyor.

Emeği geçen herkesten Allah râzı olsun.

 

Efendim; dergicilik ve yayıncılık faaliyetlerini, dînimizin temel umdesi olan “Emr-i bi’l-mârûf, nehy-i ani’l-münker” (iyiliği emredip kötülükten sakındırma) vazifesi bağlamında nasıl değerlendirmeliyiz? Kalemle yapılan bu hizmetin dindeki yeri nedir?

Dîne hizmet ederken bütün vâsıtaları kullanmak lâzım. Fakat “Her nîmetin şükrü, kendi cinsinden olur.” denildiği gibi, her insan, kendisine lûtfedilen nîmetten ihsan ve ikram etmelidir.

Nasıl ki maddî imkânların şükür borcu, zekât, infak ve sadakalarla îfâ edilebilirse; îmânın, güzel ahlâkın, ilmin, irfânın, hikmetin şükür borcunu ödemek de bunları gönüllere taşımakla mümkündür.

Bunun pek çok yolu vardır. Kimi hâliyle, kimi kāliyle, kimi kelâmla, kimi kalemle, kimisi de birden çok vâsıtayla, tebliğ ve irşadda bulunabilir.

Zira tebliğ; ulaştırmaktır, taşımaktır, götürmektir. Kalpleri vahiyle buluşturmaktır. İlâhî ve nebevî mesajları gönüllere taşımaktır.

Nitekim Rasûlullah r Efendimiz:

“Benden bir şey işitip onu aynen işittiği gibi başkalarına ulaştıran kimsenin, Allah yüzünü ak etsin! (Çünkü) kendisine bilgi ulaştırılan nice insan vardır ki o bilgiyi, bizzat işiten kimseden daha iyi anlar ve tatbik eder.” buyurmuştur. (Tirmizî, İlim, 7)

Altınoluk da bu hizmeti kalemle icrâ etmeye çalışan bir mektep mevkiinde. Ayrıca kalemle yapılan bu hizmetler, istikbâle gönderilen birer mektup mâhiyetinde. Zira asr-ı saâdetten beri yazılan ve günümüze ulaşan birçok kitap ve eser var. Bunlardan hâlâ ümmet istifâde ediyor.

Altınoluk, birçok yabancı dile de çevriliyor. Gerek basılı olarak gerekse internet vasıtasıyla, dünyanın pek çok coğrafyasına ulaşıyor. Okunan yazıların hidâyetlere vesîle olduğuna da zaman zaman şahit oluyoruz, elhamdülillah. Bu ne büyük bir saâdet!

Âyet-i kerîmede buyruluyor:

“…Her kim bir canı ihyâ ederse bütün insanları ihyâ etmiş gibi olur…” (el-Mâide, 32)

Bir insanın fânî ve dünyevî hayatını kurtarmak bile bu kadar değerliyse, onun mânevî ve ebedî hayatını kurtarmak, Allah katında kim bilir ne kadar kıymetlidir?..

Efendimiz r de şöyle buyuruyor:

“Allâh’a yemin ederim ki Cenâb-ı Hakk’ın senin vâsıtanla bir tek kişiyi hidâyete kavuşturması, (en kıymetli dünya nîmeti sayılan) kızıl develere sahip olmandan daha hayırlıdır.” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 9)

“Hidâyete dâvet eden kimseye, kendisine uyanların sevâbı kadar sevap verilir. Bu onların sevaplarından da hiçbir şey eksiltmez.” (Müslim, İlim, 16)

Dolayısıyla dergi satırlarından okunup hayata tatbik edilen her güzellikten, o satırları hazırlayanlara da ecirler var -inşâallah-.

 

Muhterem Efendim; 40 yılı geride bırakırken, Altınoluk Dergisi’nin bundan sonraki on yıllar için ümmete ve insanlığa dair en büyük hayali ve hedefi ne olmalıdır?

Hedef, dâimâ bir gönle daha ulaşabilmek, ebediyet yangınlarından bir kişiyi daha kurtarabilmek olmalı.

Kalpleri vahiyle buluşturabilmek, toplum planında güzel ahlâkı tahkîm etmek olmalı.

Hânelerimizden, Dâruʼl-Erkam ve Ashâb-ı Suffe meclislerine pencereler açmak olmalı.

Nesillerimizi, yabancı kültür istilâsından korumak olmalı.

Hazine kıymetindeki değerlerimizin farkına varmak, kendi kültür ve medeniyetimizi diri tutmak olmalı.

Hayra anahtar, şerre kilit olabilme, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırma yolunda son nefese kadar ihlâsla gayret etmek olmalı…

Şerʼî ölçülere titizlikle riâyet edip istikâmeti muhafaza ederek, İslâmʼı arı-duru muhtevasıyla tebliğ hizmetlerine ve müsterşidi irşad gayretlerine devam etmek olmalı.

Zira bir hadîs-i şerîfte şöyle buyruluyor:

“…Siz iyiliği emreder, kötülüğe mânî olur ve Allah yolunda cihâd ederken, içinizde dünya sevgisi zuhûr edince; iyiliği emretmez, kötülüğe mânî olmaz hâle gelir ve Allah yolunda cihâdı bırakırsınız.

O gün Kitap ve Sünnet’ten bahseden, onları anlatmaya çalışanlar, Ensâr ve Muhâcirlerden İslâm’a ilk giren kimseler gibidirler. (Heysemî, VII, 271; Ebû Nuaym, Hilye, VIII, 49)

Bugün Muhâcir ve Ensâr olma imkânımız yok. Fakat onlara güzellikle tâbî olan ihsan sahiplerini de Rabbimiz medhediyor.[2]

Ashâb-ı kirâm, emr-i biʼl-mârûf nehy-i aniʼl-münkerʼde bulunmak için, o zamanın zor şartlarında dünyanın dört bir yanına sefer etmişlerdi. Kelle uçurmaya hazır cellâtların önünde hidâyete dâvet mektuplarını îman cesaretiyle okumuşlardı. Canlarıyla, mallarıyla, bütün imkânlarıyla, İslâmʼın gönüllere ulaşması için binbir çileye katlanmışlardı.

Bugün de Allâhʼın nûrunu tamamlayacağı[3] vaadinin gerçekleşmesine vesîle olacak tebliğ hizmetlerinin bir parçası olabilmek, en kıymetli dünya metâlarına sahip olmaktan daha kıymetli.

Bizler de bu nevî hizmetleri nîmet bilmeli, gaflet ve rehâvete kapılmadan, istikâmet üzere gayrete devam etmeliyiz.

Cenâb-ı Hak, Altınoluk Dergimizʼe -rızâsına muvâfık şekilde- daha nice yıllar ümmet-i Muhammed’e faydalı hizmetlerde bulunabilmeyi nasîb eylesin. Vermeye çalıştığı mesajların, gönüllerde hayırlı tesirlerini halkeylesin.

Âmîn!..

 

 

[1] Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, el-Medînetü’l-Münevvere, el-Mektebetü’l-İlmiyye, s. 121. 

[2] Bkz. eş-Şuarâ, 60.

[3] Bkz. et-Tevbe, 32.

PAYLAŞ:                

Osman Nûri Topbaş

1942 yılında İstanbul Erenköy’de doğdu. Babası Mûsâ TOPBAŞ, annesi de H. Fahri KİĞILI’nın kerîmesi Fatma Feride Hanım’dır. İlk eğitimini Erenköy Zihni Paşa İlkokulu’nda tamamladı. İlkokul y

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle