Dininizi Satmayınız

“Ve onlar gibi olmayın ki Allah’ı unutmuşlardır da Allah da onlara kendilerini unutturmuştur, onlar yoldan çıkmış kimselerdir.” (Haşr, 19) Dini satmak, Allah’ı unutmak, dolayısıyla kendini unutmakla cezalandırılmaktır. Bu cezaya müstahak olanlar nasıl bir aldanış içinde olduklarının çok zaman farkında değillerdir. Bu satın almanın psikolojisini hevâ ve heves; sosyolojisini makam, mevki, statü ve sınıf; ekonomisini ise hayat tarzı tercihi belirler.

Akabe, sarp ve dar geçit manasına gelen Arapça bir kelimedir. Arabistan coğrafyasında bu isimde birçok vadi vardır. Ama Akabe dendiğinde öncelikle Mekke’ye üç kilometre mesafede şeytan taşlanan Cemerat’a yakın vadi anlaşılır. Burası Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in önce on iki, sonra yetmiş beş Medineliden Allah adına söz aldığı yerdir. O Medinelilerin iki dağın arasındaki dar bu geçitte Allah’a verdikleri söz, kıyamete kadar her müminin Allah ile ilişkisinin dünya denen bu sarp geçitteki çerçevesini tayin etmiş muhteşem bir mahiyete sahiptir.

Dünya bizim akabemizdir. Akabe, canların ve malların söz konusu olduğu bir pazardır. Rabbimiz bu pazarda bizden canlarımızı ve mallarımızı talep etmiş, karşılığında ise ebedi bir mutluluk vaat etmiştir. Bu aslında Elest Bezmi’nde Rabbimize verdiğimiz sözün arzdaki ifadesidir. Akabe bu mânâda ruhlar âlemindeki ahit meclisinin yeryüzündeki minyatürüdür. En Güzel İnsan’ın koyduğu en güzel örneklikler içerisinde Rabbimizle yaptığımız sözleşme Akabe ile ete kemiğe bürünmüştür.

Akabe’de Allah ile müminler arasında yapılan sözleşme hesap gününe kadar bütün müminleri bağlayacak bir muhtevaya sahiptir. Bu sözleşmenin önemi, kıymet ölçüsünün ne olduğunu takdir etmesinde yatar. Dünya pazarında neyin alınıp neyin satılacağı ve pahanın ne olduğu Akabe’de belli olmuştur. O gün orada Rabbimiz, Rasûlullah vesilesi ile canlara ve malları almış, karşılığında ebedi hayatı vaat etmiştir. Artık alışa ve satışa neyin konu olduğu, dahası bedel bellidir: “Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını, cennet karşılığında satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. (Bu), Tevrât’ta, İncîl’de ve Kur’ân’da Allah üzerine hak bir vaattir.

Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O hâlde yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin! İşte bu, (gerçekten) büyük kurtuluştur.” (Tevbe, 111)

Akabe pazarında ortaya çıkan kıymet hükmü, insanın sahip olduklarının pahasının ancak ve ancak ebedi hayat olduğu hakikatidir. Bunun dışında yapılacak her türlü satış zarardır, ziyandır; çünkü Akabe pazarındaki kıymet ölçüsü yaşanmış ve ispat edilmiş bir ölçüdür. O gün orada Allah’a verdikleri sözün farkında olan mü’minler, özellikle de Ensar, yaşadıkları ile bize bu sözleşmenin gerçekliğini göstermişlerdir. Bunlardan birisi olan Es’ad bin Zürâre radıyallahu anh o gün: “Ey Allah’ın Rasûlü! Biz kendimizi, oğullarımızı ve kadınlarımızı müdafaa ettiğimiz gibi Sen’i de muhâfaza edeceğiz. Eğer biz bu ahdimizi bozarsak, Allah’ın ahdini bozmuş bedbaht kimseler olalım! Yâ Rasûlullah! Bu, Sana karşı bizim sadâkat yeminimizdir! Yardımına sığınılacak olan ancak Allah Teâlâ’dır!” demişti. Bu söz neyi niye satın aldığını bilen aklı başında birisinin Allah’ın insan ile yaptığı sözleşmenin adını koymasıydı.

Hz. Es’ad’dan sonra söz alan Abdullâh bin Revâha radıyallahu anh da yaptığı alışverişin itminan ve huzuru içinde Rasûlullah Efendimize Rabbi ve kendisi için istediği şartı koşabileceğini ifade etmişti. Bunun üzerine Habîb-i Hüdâ Efendimiz şöyle mukabelede bulundular: “Rabbim için şartım, O’na ibâdet etmeniz ve hiçbir şeyi O’na şirk koşmamanızdır. Kendi hakkımdaki şartım ise, canlarınızı ve mallarınızı nasıl koruyorsanız, beni de öylece korumanızdır.” O günden sonra kendilerine Ensar denecek o mübarek Sahabe Efendilerimiz, böyle yaparlarsa karşılığında ne alacaklarını sordular. Peygamber Efendimiz: “Cennet vardır!” buyurunca, oradakiler: “Ne kârlı bir alışveriş! Bundan ne döneriz, ne de dönülmesini isteriz!” diye memnuniyetlerini izhar ettiler.

Ensar’ın bundan sonraki hayatı sözlerinden dönmediklerinin bir ispatıdır. O gün Akabe’de Peygamber Efendimizin elini tutanların üçte biri şehit olarak canlarını, Allah yolunda feda ettiler. İnsanlık tarihinde hiç görülmemiş bir fedakârlık örneği sergileyerek beldelerine gelen muhacirler ile bütün varlıklarını gönül hoşluğu ile paylaştılar. Akabe’de Allah’a verdikleri sözü, dünyevi hiçbir çıkar, makam, menfaat ve paha için satmadılar. Canları ve malları karşılığında aldıkları cennetti. Bu kıymet ölçüsünü hiç düşürmediler ve Rablerine olan ahitlerine hep vefa gösterdiler. Bunlardan birisi olan Sa’d bin Rebi’nin Uhud’da şehit olurken ağzından çıkan vasiyet niteliğindeki sözleri bu vefanın gönülleri titreten bir tezahürüdür:

Kureyş müşrikleri Uhud meydanından çekip gittikten sonra Rasûlullah Efendimiz Sa’d bin Rebî’nin ne durumda olduğunu sordu. Bir tarafa işaret ederek, “Bir ara onu orada görmüştüm” buyurdu. Ensar’dan bir zat vazifeyi üzerine aldı ve işaret edilen tarafa gitti. Vadide yatan şehitler arasında Hz. Sa’d’ı göremedi. Bunun üzerine: “Ey Sa’d, beni sana Rasûlullah gönderdi” diye seslendi. O zaman Sa’d radıyallahu anh’ten bir inilti geldi. Hz. Sa’d’ın başına giden zat: “Rasûlullah, senin sağ mı, yoksa ölü mü olduğunu kendisine haber vermemi emretti” deyince, Hazreti Sa’d şunları söyledi: “Ben artık ölüler arasındayım. Cennetin kokusunu duyuyorum. Rasûlullah’a selâmımı arz et ve Sa’d bin Rebî Allah seni mükâfatlandırsın diyor, de. Kavmim Ensâr’a da selâm söyle! Akabe gecesinde Rasûlullah’a olan ahidlerini unutmasınlar, gözler bakar oldukça, kirpikleriniz kımıldadıkça Peygamberimizi iyi korumayıp, bir zarar gelmesine sebep olursanız sizin için, Allah yanında gösterebileceğiniz hiç bir mazeret yoktur.” (Muvatta, Cihad, 41)

Allah ile yapılacak alışverişin rayici bellidir. Mü’minler, modern tabiri ile bu rayici “satın almışlar”, yani Hazreti Peygamber’den bu yana hayatlarını bu rayice göre şekillendirmiş ve başka bedellere razı olmamışlardır. O rayice dünyada paha biçilemeyeceğinin farkında olarak, dünyadaki sayılı, sonlu şeylere değil, Allah’ın yanındaki bitmez ve tükenmez olana talip olmuşlardır. Horasan’ın ezanını Medine’ye tercih ederek cihat için serhat serhat dolaşan Peygamber dostlarından, Allah, din, vatan ve mukaddesat uğruna canını vermekten geri durmayan ecdadımıza gelinceye kadar bütün mü’minler Allah’a ahitlerini ve bittabi dinlerini bedeli dışında bir şeye satmamayı bir Akabe ruhu olarak bugüne aktarmışlardır.

Bugün de durum farklı değildir. Din belli, rayiç bellidir. Dünya pazarı herkesin kendini arz ettiği ve sonunda öyle ya da böyle bir fiyata razı olduğu bir pazardır. Burada herkes kendini her gün satışa sunar. Bunun böyle olduğunu bize Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem söyler: “Her insan, her sabah kalkıp nefsini satışa arz eder. Kimi onu azat, kimi de helâk eder.” (Müslim, Tahâre l) Kimin hangi fiyata razı olduğu himmetini, o fiyat için ne yaptığı amelini gösterir. Mü’min fiyatını Allah’ın biçtiği pahaya göre belirleyen insandır. O paha Akabe’de mallar ve canlar karşılığında cennet şeklinde belirlenmiştir. Bunun dışında razı olunan her fiyat dünyaya aittir. Dünyaya ait her fiyat ise sayılıdır, sınırlıdır. Dolayısıyla zarardır, ziyandır. Fani kıymet ölçülerine razı olanlar Allah’la ahitlerini satmışlardır. Bu dinini satmaktır.

Rayiç belli olduğu halde Allah ile ahitlerini az pahalara satanlar, kendi nefislerinin kıymet ölçülerini dünya derekesine indirgeyenlerdir. Kendi kıymetini bilmeyenin kimse kıymetini bilmez. İnsana bu dünyada verilecek en büyük ceza işte bu değersizliğe razı olmasıdır. Zaten Allah kendisini ve ahdini unutanları kendi nefislerini unutmakla cezalandırmıştır: “Ve onlar gibi olmayın ki Allah’ı unutmuşlardır da Allah da onlara kendilerini unutturmuştur, onlar yoldan çıkmış kimselerdir.” (Haşr, 19)

Dini satmak, Allah’ı unutmak, dolayısıyla kendini unutmakla cezalandırılmaktır. Bu cezaya müstahak olanlar nasıl bir aldanış içinde olduklarının çok zaman farkında değillerdir. Çünkü dini satmanın hem psikolojik, hem sosyolojik, hem de maddi şartları bir niyetin ve yönelişin tetikleyip hazırladığı kurgular olarak bu aldanışı aldanış olarak göstermez. Dünya pazarında herkesin bir fiyatı vardır ve herkes pozisyonunu satın almıştır. Bu satın almanın psikolojisini hevâ ve heves; sosyolojisini makam, mevki, statü ve sınıf; ekonomisini ise hayat tarzı tercihi belirler.

İnsanın dinini satması psikolojik bir yönelişle başlar. Önce niyet değişir. Sonra telakki… Her satışın bir ikna süreci vardır. Allah’ın ahdinin satışında da hevâ ile karışık bir aklileştirme muhakkak bulunur. Sonrasında akraba telakkiler aranır. Seçtiği yerde yalnız kalmak istemeyenler hevâ dostlarını bulurlar. Bu sosyalleşmedir. Sosyalleşme kişiyi zamanla ekonomisini de belirleyen bir hayat tarzına mahkûm eder. Bu şekilde Allah’ın ahdini satanlar, aslında satın aldıkları bir hayat tarzının, telakkinin ve dolayısıyla bir ruh halinin mecrasında akıbetlerine doğru akmaya başlarlar.

Allah’ın ahdini satın alan müminler de aynı tecrübeyi yaşamazlar mı? Süreç bundan farklı değildir. Fark, hangi ruh hali ve saik ile kimlerle beraberliği seçtiğimizde ve en önemlisi bize talip satıcıların arasında kime yöneldiğimizdedir. Çünkü kime ne isterse o verilir ve yine herkese yürüdüğü yol kolaylaştırılır: “Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye dilediğimiz şeyleri veririz; sonra da onu cehenneme göndeririz; oraya kınanmış ve kovulmuş olarak girer. Kim de âhireti ister ve bir mü’min olarak âhiret için ona yaraşır bir çabayla çalışırsa işte böylelerinin çabaları karşılık görecektir. Hepsine, bunlara da ötekilere de Rabbinin ihsanından kesintisiz veririz. Rabbinin ihsanı sınırlı değildir.” (İsra, 20)

Evet, Rabbimizin ihsanı sınırlı değildir; herkese, istediği verilecektir. Kim kendini kime ve neye satmak istiyorsa ona satabilecektir. Kim, ne karşılığında, hangi pahaya razı oluyor? Allah’ın ahdinde sebat göstermek, Allah’ın dinini satmamak, dolayısıyla nefsine en uygun pahayı seçmek isteyen bu gâyeyi gâye-i hayali yapmış sâlih ve sadıkların içerisinde olmalı ve Müslümanca yaşama gayretini bütün gayretlerin başına yerleştirmelidir. Diğer türlü piyasanın çok kötü olduğu ehline malumdur.

PAYLAŞ:                

Mehmet Lütfi Arslan

1972 yılında Vezirköprü’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Merzifon’da tamamladı. 1995 yılında Marmara Üniversitesi İngilizce İşletme bölümünden mezun oldu. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

1