Nureddin Yıldız ile nefis terbiyesi üzerine… Nefis Terbiyesi Beyin Ameliyatı Gibidir

0
Nureddin Yıldız ile nefis terbiyesi üzerine… Nefis Terbiyesi Beyin Ameliyatı Gibidir - Ahmet Taşgetiren
Sayı : 363 - Mayıs 2016 - Sayfa : 6

Ahmet Taşgetiren: Nefis, Kur’an’da önümüze konan bir kavram. İçimizde olan bir varlık, bir hadise. Nefsin insana fücuru da takvayı da telkin edebildiği bir potansiyele sahip olduğu Rabbimizin kitabında, Kuranımız da mevcut olan bir vakıa. Müslümanlar “nefis terbiyesi” gibi “nefsin tezkiyesi” gibi yine Kur’an’dan alınan kavramlarla farklı bir gündem de oluşturmuş. Bir de nefis terbiyesi, nefis tezkiyesi sanki sadece tasavvufun meşgalesi gibi bir durum ortaya çıkmış.. Yani herhangi bir Müslüman için de nefis gündemi olmalı mı olmamalı mı, bu iş sadece Müslümanların belli kesimlerine has bir sorumluluk mu, bir hassasiyet mi gibi sorular gündeme gelmiş. Tüm bunları konuşmak istiyoruz. İsterseniz nefis dediğimizde neyi anlıyoruz, anlamamız lazım, oradan başlayalım.
Nureddin Yıldız: Öncelikle şu tespiti yapalım. Müslüman bir insanın iki düşmanı sabittir. Birincisi dış düşman; yani İblis, diğeri de iç düşman var; yani nefis.
Dış düşmandan Allah’a sığınıyoruz, gerekli tedbirleri alıyoruz. Euzu besmele çekiyoruz “İblisten koru bizi Yarabbi” diyoruz. Ama ayın zamanda interneti de dikkatli kullanıyoruz. “Allah’ım beni koru” deyip de internet bataklığında boğulmaya devam edeni korumuyor Allah Teala. Maddi tedbirleri de alıyoruz. Sadece sözle Allah’a sığınmak yetmiyor. Beni soğuktan koru Yarabbi demek yetmiyor, ısınmak için ısıtıcıyı da açman gerektiği gibi. Bir de iç potansiyel olarak duran, bir düşmanımız var buna da nefis istiyoruz.
A. Taşgetiren: Mutlak düşman diye mi tanımlamamız gerekiyor nefsi?
N. Yıldız: Hayır elbette, nefis, kontrol altına alınması mümkün potansiyel düşmandır. Kişinin Müslümanlığının hızı da hantallığı da bu nefisle ilgilidir. Müslümanlığımız, nefsimizi disiplin altına alabildiğimiz kadar Müslümanlıktır.
A. Taşgetiren: Namazın bile damarında nefsi disiplin etmek var değil mi?
N. Yıldız: Benzetmek gerekirse nefis Keban barajı gibi sürekli enerji üretiyor. Bu enerjiyi trafoda kontrol edemeyen yanıp gidiyor. Yani Müslümanın vazifesi trafo olmak. Beynini trafo gibi kullanacak. Müslümanın vazifesi bu. Allah’ın bize verdiği irade de bunun için gerekli zaten. Dolayısıyla bir Müslümanın mücadelesinin adı, nefsini disiplin etme mücadelesi diye tanımlanabilir.
A. Taşgetiren: Nefis, şeytanın iğvasına daha mı yatkın? Mesela takvaya da fücura yöneldiği gibi kolay yönelebilecek bir potansiyele sahip midir nefis?
N. Yıldız: Nefis her şeye yatkındır. Su, sel olduğu zaman afettir. Barajda tutulduğu zaman ise nimettir aslında. Allah Teala niçin cennetteki nimetlere karşı coşturmayı murad ediyor? Çünkü nefis bunlardan hoşlanıyor. Senin hoşuna gidiyor bunlar. Ancak eğer kontrol edemezsek o zaman da nefis çok büyük bir beladır. Şeytandan bile büyük bir bela. Çünkü bu senin bünyende. İki kaşının arasında. İki dudağının arasında. Sendenmiş gibi konuşuyor.
Tasavvuf nefis terbiyesi için en uygun görülmüş bir müessese olmuş hep tarih boyunca. Nefis terbiyesi hep ona mal edilmiş. Neden? Çünkü insanlar bir mürşid, bir yönlendirici, yani “şöylesi daha uygun diyen” olmadığı sürece kendi hatasını görmüyor. Ancak birisi arkasını gösterince veya aynaya bakınca görebiliyor. İşte mürşitler ayna vazifesi görür olmuşlar.
Velhasıl nefis, esasen bizim kontrol etmemiz gereken, sorumluluğunu bizim taşıdığımız bir varlığımız, ama yardım alınca çok daha kolay mücadele edilebiliyor ya da yönlendirilebiliyor. Bu sebeple Müslüman olarak biz nefis konusunda asla baş edilmez bir bela ile karşı karşıya olduğumuzu düşünmüyoruz.
A. Taşgetiren: Bu önemli bir tespit. Yani “Ne yapayım nefsimle baş edemiyorum” yaklaşımı son derece yanlış.
N. Yıldız: Bunu söylemek Allah Teala’nın bizi kazanamayacağımız bir imtihanla karşı karşıya bıraktığı anlamına gelir ki doğru bir yaklaşım değil bu elbette. Allah Teala’nın şeriatında yok böyle bir şey. Rabbimiz gücümüzün yetmeyeceği bir şeyi bize yüklemiyor. Ama şu denebilir; nefis imtihanı öyle Müslüman oldum demekle, öyle tarikata girdim demekle ya da umreye gittim demekle çözülür bir sorun değildir.
A. Taşgetiren: Yani adam namaz kılıyor ama nefis işini halletmemiş olabiliyor.
N. Yıldız: Namaza rağmen devam eder nefis. Oruca rağmen devam ediyor. Oruçta gıybet yapar mesela. Nefis işte tat alıyor başkasını konuşmaktan. Bir Müslüman hacca gittiğinde de nefis onunla beraberdir. Hacca gidince nefis İstanbul’da bırakılmıyor. Nefes alıp vermeye devam ettiğimiz sürece nefsin kontrolü de devam ediyor. İster yaz olsun ister kış olsun. İster Ramazan olsun. İster hac olsun. Mesela camide bir Müslüman namaz kılarken şehevi şeyler düşünür mü? Bankada faiz düşünür mü? Alimallah öyle bir düşünür ki unuttuğu banka hesapları bile aklına gelir. Camide olmaz diye bir şey yok. Camide nefes almıyor musun? Alıyorsun. Nefes de nefis gibi bir şey. Biz Müslüman olduk, hele hacca gittik, Kur’an okuyoruz, hatta hafız, ehli tarik olduk, tamam bu işler düzene girdi zannetmek yanlış.
A. Taşgetiren: Yani tasavvufun, içine girdik nefis problemi ortadan kalktı diye bir şey demek doğru değil.
N. Yıldız: Hatta Şeyh efendi olduk diyelim. Bin tane insan bize gelip bizden Allah, peygamber, zühd öğreniyor diyelim. Şeyh olsan da şeriatımız bir kadın ile halvet yapamazsın diyor. “Ya şeyh efendide nefis mi?” olur? Nefsin âlâsı olur. Niye? Nefis propagandası ile onu yuvarladığı zaman şeytan çok güçlü bir iş yapmış olur. Şeytanın en büyük zaferi olur bu. En üstteki kadroyu yakalamış olacak çünkü.
Bunun için mesela Kur’an-ı Kerim İsrail oğullarından Bel’am bin Baûra’yı misal gösteriyor. Nerelerden nerelere yuvarlanmış adam. Keramet üstü keramet gösteren bir adamken cehennemin dibine düşmüş. O çok basit zannedilen şeyden yuvarlandı. Allah Teâlâ’nın kerametlerini kendinden bir kudret zannetti. Allah Teâla da onu en ağır cezaya çarptırdı.
 Nefis meselesinde altı çizilmesi gereken bir başka husus ise Allah Teala bize “Himalaya dağlarında dikine koşarak yürüyeceksiniz” demiyor kesinlikle. Düz vadide bir yarışa davet ediyor bizi. Ayakkabılarınızı giyin düz yolda yürüyeceksiniz diyor. Biraz daha açacak olursak, Rabbimiz bizi kazanılması zor bir badireye sokmuyor. O zaman hâşâ Allah Teala’ya zulüm isnat etmiş oluruz. Himalaya dağında koşulmasının zorluğu ortada, bunu istemiyor Allah Teala, daha yapılabilir bir şey istiyor bizden. Ama oturduğun yerden de değil. Bir yürüyüş parkurundasın sen.
İkinci olarak nefisle mücadele tarikat erbabının işi değil müminin işidir. Zühtü, takvayı, verayı sadece Ashab-ı Kiram’a mal etmek caiz midir? “O sadece ashabın işiydi o orada bitti” denebilir mi? Böyle bir taksimatı yapmak bir kere çılgınlıktır. Namaz, ne kadar Ashabın işiyse benim de işim. Nefis terbiyesi ne kadar Ashabın işiyse benim de işim. Yani nefis terbiyesi hepimizin işi.
A. Taşgetiren: Belki de şöyle mi bakmamız lâzım? Nefis terbiyesi işi bir mürşidin önderliğinde yapılır. Mürşit hadisesi de tarikatta olan tasavvufta olan bir şey. Benim böyle bir ilişkim olmadığına göre, bu benim işim değil gibi bir şey söylemek mümkün değil. Buradan şu çıkıyor, bir insan mesela bir mürşide bağlanmadan da nefis terbiyesini gündemine alabilir mi ve bu nasıl olabilir?
N. Yıldız: Bu noktada şunu söylemek lâzım; en büyük mürşid Resulullah sallallahu aleyhi vesellemdir. Hepimiz onun talebeleriyiz zaten. Mürşidler de onun talebesi. Yani Keban Barajı gibi enerji kaynağımız Resulullah Sallallahu Aleyhi ve sellemdir. Mürşit dediğimiz hoca efendiler, şeyh efendiler, telefonun şarj cihazıdır. Onlar da oradan alıyorlar enerjilerini. Yeni bir enerji üretmiyorlar. Dolayısıyla esasen peygamber aleyhisselâm’dan alacağız bunu. Almak zorundayız. Ashab-ı Kiram taşıyıcı hatlar, Keban barajından elektriği getiren ana kablolar. Mürşidlerin vazifesi de çok farklı bir şey değil. Onlar da bir şarj cihazı statüsündeler. Dolayısıyla bunu sanki özel bir kurulmuş gibi Müslümanların ayrıcalıklı kadrolarıymış gibi görmek yanlış. Özellikle Hindistan’daki, Mısır’daki bazı tasavvufi akımlar belli dönemlerde negatif anlamlarda kullandılar tasavvufu. İmamı Gazali zamanındaki Batini ekolleri tasavvuf adı altında cahillikler yaptılar. Onlar misal alınırsa o zaman biz İslam’ı orijinalinden almıyoruz demektir. Dolayısıyla bir Müslümanın tasavvufa girmesi, tarikata girmesi farzı ayındır sözü doğru değildir. Onun Resulullah’ı (s.a.v.) imam edinmesi, onun peşinden gitmesi farzı ayındır. Kendi başına becerebiliyorsa ne âlâ. Keşke herkes becerebilse…
A. Taşgetiren: İşte burada becerebilmek hususunda problem ortaya çıkıyor galiba.
N. Yıldız: Bir eczacıyı örnek verebiliriz mesela. Bayan müşteri geldiğinde bayanın gözüne bakmadan, hatta “Şu merhemi nasıl süreceğim” dediği zaman bayan çırağını çağırıp tarif ettiriyor, yani harama bakmıyor. Kuruş haram kaçırmıyor, eve gittiğinde eşine zulmetmiyor. Sabahleyin namazı cemaatle kılıyor. Sabahtan sonra virdini yapıyor. İşte tasavvuf budur. Ama bunu sağlayabilme oranı bu toplumda %1 midir bilmiyorum. Belki de binde birdir. Müslüman bunu sağlayamıyorsa, yani şeriatın ona tarif ettiği şeyi yapamıyorsa o eczacının destek alması gerekir. Bu desteğin adı ha tasavvuf olmuş ha tarikat olmuş ne fark eder. Ben ondan ne istiyorum. Sabah namazını camide kıl diyorum. Namazdan sonra vird yap diyorum. Dükkana gelen bayana dikkat etme diyorum. Tasavvuf da işte bunları veriyor. Bunu sağlamak için A tarikatine gittin, B tarikatine gittin. Çok güzel. Devam ediyorsun, bir ay sonra bahsettiğimiz kriterlerde değişme oldu mu? Oldu, nasıl oldu? “Eczaneyi kapatmayı düşünüyorum.” Acil çık o tarikatten o zaman. Sen hayattan kopuyorsun çünkü. Hayattan koparan değil hayatı Allah’a teslim eden tarikat tarikattır. Eczane kapatıp da tarikatçılık olur mu? Ben o eczacıya, “bak ilaç yan tesir yapıyor acilen bu ilacı bırak muadilini bul” derim. Nedir muadili? Bir tefsir dersine git.
Bir diğer hususu, tasavvufta bir tane oldum maşallah. Dünya dengesi de var ahiret dengesi de var. Fakat abdesti nasıl alındığını doğru dürüst hâlâ öğrenemedin. Yanlış. İlmihali olmayan tasavvuf tasavvuf değildir.
Sonra senin büyüğün nerdeyse Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve sellemden değerli hâşâ. Böyle bir şey olur mu? Böyle bir tasavvuf olur mu? Böyle bir tarikat olur mu? Sen nefsinin emrine girmişsin. Nefsinin ilah yap dediğini ilah yapmışsın.
A. Taşgetiren: Enteresan bir tespit yapıyorsunuz, adam tasavvufa giriyor nefsinin emrine giriyor. Nasıl bir şey bu?
N. Yıldız: Allah Teala ne buyuruyor; “Nefislerini ilahlaştıranları görmüyor musun?” Onun üzerine Allah onların sapıklıklarını artırıyor. Sen tasavvufu İslam’ı yüceltmek, iyi bir yere oturtmak için bir merkez olarak görmen gerekirken İslam’ı küçültüyorsun gözünde.
A. Taşgetiren: Bir de hadisi şerif var malumunuz. Cihat yapıyor adam ama fark etmeden nefsi için cihad yapıyor. İnfak ediyor nefsi için infak ediyor. İlim öğretiyor nefsi için öğretiyor.
N. Yıldız: En başta dedik ya nefis, kontrol edilmek için vardır. Bu ise nefsinin emrine giriyor. Nefsi ne istiyor ondan mesela A efendiye uy. A efendi de sana uyuyor. Karşılıklı övgüler, karşılıklı muhabbetler iltifatlar, İslam kazandı mı? Emri bil maruf yapılıyor mu? Ailen senin mağfiretini, genişlediğini gördü mü? Evde daha affedici oldun mu? Çocuğunun sabah namazını kaçırmaması için başında bir saat bekleyecek kadar sabırlı mısın? Mesela gelinin, “Kaynatam çok bela bir adamdı ama tasavvufa girdikten sonra melek gibi birisi oldu” diyorsa, tasavvuf budur işte.
A. Taşgetiren: Tasavvuf sana bir şey verdi.
N. Yıldız: Öyle bir şey verdi ki Allah’ın kulları bile bunu gördü. Yani nefis terbiyesi kurumsal olarak Allah’ın “giderin bunu” dediği Cuma namazı gibi bir görev değil. Cuma namazı kurumsaldır. Evde 20 rekat fazla kılsan olmuyor. Bayram namazı olmuyor. Haccı şimdi ben gidip rahat rahat yapsam desem oluyor mu? Olmuyor. Zilhicce ayında gitmem gerekiyor. Kurumsal bir mevsimi olan bir ibadet. Nefis terbiyesini ise biz bir kuruma havale edemeyiz.. Nefis terbiyesi hayati bir gerçektir.
A. Taşgetiren: Hayatî ne demek? Bunu biraz daha açalım.
N. Yıldız: Hastane benim hayatımla ilgili acil bir yer. Ama ben hastaneye güvenip yaşamıyorum. Sağlığımı kendim koruyorum. Acil durumlarda hastaneyi kullanıyorum hayatım için. Tasavvufta veya tarikatat veya medresede kuruma güvenerek ben nefsimi salamam. Benim nefis problemimi herhangi bir kurum halledemez. Neden efendimiz s.a.v. hanımlarını kızlarına karşısına alıp “Herkes secdesini yapsın” diyor. Kurumsa Peygamber Efendimizden daha iyi bir kurum olabilir mi? Kurumların kurumu işte kainatın efendisi. Niye hanımlarına, kızına garanti vermedi? Mesela sahabeyi kiramdan Sefine isimli sahabesi Efendimizi çok sevindiren bir iş yapıyor Efendimiz “iste benden” gibi bir şey diyor. “Ya Resulallah cennette yanında olayım” diyor. Kurumsal bir destek yani referans istiyor. Ne diyor Peygamber Efendimiz ona? “Madem öyle secdenle bana yardım et” diyor. Yani, yetmiyor Efendimizin referansı bu hususta. “İste benden” ifadesi alıp götüreceğini gösteriyor ama sen gideceksin, O sadece senin önüne geçecek.
Dolayısıyla tasavvuf ve tarikat gerekli bir iş yapıyor. Ama tek başına elektriğin kaynağı değil. Tek başına yeterli görüldüğü zaman Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin şeriatının üstüne çıkartılmış olur ki tasavvufun aslı Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i büyütmektir zaten.
A. Taşgetiren: Orada bir irade söz konusu. Şöyle bir şey, mürit dediğimiz kişi irade eden mânâsına geliyor. Yani oraya nefsimi zapturapt altına almak için giriyorum iradesini kuşanmakta gerekiyor. Onu kuşanmadığımız zaman dediğiniz gibi o müessese sizi amiyane ifadeyle saldım çayıra gibi götürmüyor.
N. Yıldız: Götürür ama götürdüğü yer Allah’ın rızasının olup olmadığı belli olmaz. Bu sebeple herkes nefis imtihanındadır. Ama nefsi açısından gevşek kararlar alanların imtihanı daha ağırdır. Bu sefer gizli şirk karışabiliyor buna, riya karışıyor, aşırı tevazudan dolayı zillete düşürebiliyor.
A. Taşgetiren: Gevşek karar dediniz bunu biraz açar mısınız?
N. Yıldız: Gevşek karar şu demek. Mekke’ye giderim Mekke’de rahat ederim. Bu bir gevşek karardır. Mekke’ye gidince iş garanti değil ki. Mekke’den gitti Ebucehil cehenneme. Mekke garanti olsa Ebucehil’i korurdu değil mi? Mesela tarikata girdim, bundan sonra bize karada ölüm yok. İşte bu nefis adımı, insanı batırır.
Cami mesela, Allah’ın evi, ibadet merkezi, bir namazdan diğer namaza boş oturup bekle gene sevap yazılıyor abdestli olduğun sürece. Ama camide kıbleye ayak uzatırsan, gıybet ettiğin zaman cami bir işe yaramıyor. Günah sebebi oluyor aksine. Tasavvuf camiden daha kutsal bir makam değil ya. Yani esasen hayat kurtarıcı bir kurum, kuralsız ve disiplinsiz çalıştırıldığında hayat bitiren bir kurum olabiliyor. Hastane enfeksiyonu kapıyorsun demek bir başka ifadeyle. Tedavi için geldin, hasta ziyareti için geldin hastalanıp gittin gibi olabiliyor.
Bu sebeple nefis terbiyesi beyin ameliyatı gibidir, öyle açılıp ekmek bıçağı ile yapılır iş değildir. Dolayısıyla nefis terbiyesini tam uzmanına teslim olarak yapmak lâzım.
Bir de nefis terbiyesi dediğin şey öyle beş yıl garantili bir durum değildir. Nefsi on dakikalığına terbiye ediyorsun, zikir meclisinde rikkate geliyor, huşu içerisinde ağlıyorsun, Allah dostları bizleri de yanına alsa diyorsun, dışarı çıkıp ilk gıybetle kaybedebilirsin o bütün kazancını. Sürekli teyakkuz halinde olmak gerekiyor. Bugün, şu an çok güçlüyüm ama bu bir saat sonrasını garanti etmiyor şu anki iyi ve sağlıklı halim. Bir dakika sonra kalp tekleyebilir. Dolayısıyla nefsi böyle görmek gerekiyor. Onun için şeytan bize nefis mücadelemizdeki süreci bozdurmak için o standartlarda hileler üretiyor. Ne yapıyor mesela seni nefsini düzeltme sürecinde görüyorsa, “Allah’ın dostları hep sabahlara kadar uyanık kaldılar. Sen gafil gafil uyuyorsun, sen kalk teheccüd kıl” diyor. Hatta “Neyine gerek hiç yatma bu gece” diyor. Geçmişin berbat çünkü diyor. Ve sabaha kadar namaz kıldırıyor. Sonra camiye gitmeden evvel on dakika bir kestir diyor. O, on dakika sabah namazına mal oluyor. Sabah namazı gidiyor. Ne oldu şimdi? Nefis terbiye edeceğiz derken berbat olduk. Farzı kaybettik, hayatı kaybettik. Kalp krizi geçirdik. Her kaybolan sabah namazı geçirilmiş bir kalp krizidir. Ne kadar kalp krizine dayanabilir bu beden. Bu sebeple nefis terbiyesini Resulullah Efendimizin yaptığı gibi yapacağız. Ashabı kiramın yaptığı gibi yapacağız.
Bir de şu noktanın altını çizelim. Sahabenin bütünü hüccettir bizim için. Bireysel oldukları zaman da mübarek örneklerdir. Yani kanun gücünde uygulamamız gereken Ashab-ı Kiram’ın bütün olarak yaptığı şeylerdir. Yani Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Enes hepsi aynı şeyleri yapıyorlar. Ama bir tanesi de titizlik yapıyor. Mesela Hz. Ömer’in oğlu, Allah ondan da babasından da razı olsun- kitaplar incelendiğinde gözünün kapağını kaldırıp gözünün içini de abdeste yıkadığı görülüyor. Ama bizim şeriatımızda göz kapaklarının içini kaldırıp yıkamak diye bir şey yok. Üstelik caiz değil çünkü göze zarar verebilir böyle bir uygulama. Dolayısıyla şeriatımızın ilkeleşmiş kuralları üzerinden nefis terbiyesi yapmamız gerekiyor.
Bir diğer önemli husus ibadetler ve Allah’ın emirleri arasında kalite ayarlamasını biz yapmayacağız. Bu çok büyük tehlike. Şimdi Rabbimiz ne buyuruyor “zikredin” diyor. Bu Allah’ın emri mi? Emri. Bunda bir tereddüt var mı? Müslümansan yok. Kafir bunda tereddüt eder. Cihat emrediyor mu? Emrediyor. Namazı, orucu emrediyor mu? Emrediyor. Bunlarla oynayamayız. Biz nafileyi farzın yerine taşıyamayız. Namazın yerine orucu getiremezsin. Mesela infak edin. Sadaka verin buyuruyor Allah Teâla. Sadakayı haccın yerine oturtamazsın. Allah’ın Şeriatına şekil getiremeyiz biz. Yani bir Müslümanın nefis terbiyesi yaparken eczaneden karma ilaç seçme hakkı yoktur.
Nefis terbiyesinin Müslümanın nefsinin azacağı noktaları kontrol etmesi demektir. Bu azma eğer mesela obezite olacak şekilde çok yeme şeklinde ise nefis terbiyesine oradan başlamak gerekir. Göz hastalığı varsa, internette kendini kontrol edemiyorsa nefis terbiyesine oradan başlayacak. Her nefsin kudurduğu alan başka çünkü. Bu zamanın fitnesi bu zamanın eğitimi anlamına geliyor. Ebucehil’in terbiyesi nereden gerekiyordu?.. O nefsini putçulukta, ırkçılıkta kontrol edemedi. Onun da imtihanı oydu. Şimdi bugün beni Rabbimden ne uzaklaştırıyor? İnternet mi uzaklaştırıyor? Benim nefsimi kontrol etmem gereken alan bu. Yani herkesin imtihanı ayrı. Bu sebeple benim imtihanımı Rabbim bana nerede murat buyurduysa benim nefsimi terbiye etmem de orada gerekiyor demektir.
A. Taşgetiren: Bu noktada bir farkında olup olmama problemi var zannedersem.
N. Yıldız: Var tabii ki. İşte Mürşid burada gerekli. Veya bu mürşide ulaşıncaya kadar şeriatin temelinin bilinmesi lâzım. Neler farz, neler haram? Allah’ın farzları bilinecek ki ben eksik mi yapıyorum fazla mı yapıyorum farkındalığı oluşabilsin. Bunun için dinin temel yapısını oluşturan eğitim, kültür çocuklara verilmeli. Bir Müslüman ben İslam’ı öğrenmek istiyorum diye geldiğinde temel yasaklar ve temel emirler öğretilmeli.
A. Taşgetiren: Bu noktada bir, bildiği halde nefsine mağlup olanlar var bir de bilmediği için nefsinin esiri olanlar var. Her ikisi için de yol gösterilmesi gerekirse neler söylenebilir?
N. Yıldız: Bu noktada benim tavsiyem mesela sabah namazı kılamayan, nefsine orada mağlup olan biri ya da mesela namahreme bakmada erkek veya kadın gözüne hakim olamayan biri var. Ben diyorum ki Allah bir nimet daha karşımıza çıkardı, psikolog. Dindar bir psikoloğa gidilsin. Ben sabah namazına kalkamıyorum. Her gece karar veriyorum bugün erken yatacağım diye ama yatamıyorum. Ne yapmam lazım? desin. Psikologdan ön kültürü alsın. Sonra bu birikimle ve hazırlanan dosyayı da alıp bir mürşide gitsin. Çünkü mürşit dediğimiz insanda “yapacağım vaazı dinle git” diyecek ona. Vakti yok çünkü. Beş kişi on kişi değil ki. 80 milyonluk ülkeyiz ve 80 bin tanede mürşidimiz yok. Hakiki mürşid kıtlığı var.
Dolayısıyla bu zamanın musibetlerini gidermede zamanın bilimsel gelişmeleri olan psikolojiden, pedagojiden istifade edelim. Mürşit olan insanlar da bunun artısı ve koruyucu kalkanı olsunlar. Eğer biz mürşitlerin sadece sohbetini dinledik deyip geçiştirirsek, ilacı da kalitesiz hale getirmiş oluruz. İlacı kullanmamış oluruz. Şimdi bundan 200 sene önce 400 sene önce bir mürşit vardı, bir adam heybesini doldurur, yiyeceğini içeceğini doldurup gidip onun tekkesinde yirmi gün, otuz gün onunla kalırdı. Bu son derece etkili bir alış verişti. Yüzde yüz etkili oluyordu. Benzetmek gerekirse mürşit bir tür anne oluyordu ve müridini emziriyordu, sonra onu yeniden kundaklayıp köyüne gönderiyordu. Ondan sonra da senede bir defa üç senede bir defa mürşidini ziyarete gidip şarj olup köyüne geri dönüyordu. Günümüzde öyle bir imkan yok artık. Müthiş bir Müslüman nüfusu patlaması var Elhamdülillah. Öyle insanlarla bir ay iki ay oturacak vakit yok. Dolayısıyla bireysel hizmet boyutunda zorlanmış bulunuyoruz. Gerekiyorsa psikoloğa para verip destek alacağız. Tabii bu noktada psikologlara da tasavvuf kültürü ile uzmanlaşın dememiz gerekiyor.
A. Taşgetiren: Teşekkür ederiz hocam.

 

Yorum Yazın

Facebook