Feyz-i Sâmî’den İki Kâmil Nasip

Toplumların gerek siyasî ve ictimâi alanlarında, gerekse fikir ve gönül dünyalarında birer sadaka-i câriye olarak geleceğe güzel izler bırakanlar, sonraki nesillerce bir vefâ borcu olarak hep hayırla, güzelliklerle, duâlarla yâd edilirler.

Toplumların gerek siyasî ve ictimâi alanlarında, gerekse fikir ve gönül dünyalarında birer sadaka-i câriye olarak geleceğe güzel izler bırakanlar, sonraki nesillerce bir vefâ borcu olarak hep hayırla, güzelliklerle, duâlarla yâd edilirler.
Temmuz ayı, fikir ve gönül dünyamızda unutulmayacak izler, hatıralar bırakan iki kâmil insanı tekrar hatırlamaya bir vesile oluyor. Merhum üstazımız Mûsa Topbaş Efendi ve Yüksek İslâm Enstitüsü’nde talebesi olduğumuz merhum Abdullah Mahir İz Hocamız.
Mahir İz Hocamız, 1895’de İstanbul’da doğmuşlar. Pederlerinin kadılık görevi vesilesi ile İstanbul, Isparta ve Medine-i Münevvere’de tahsil hayatını tamamlamış, hayatının en önemli misyonu olarak kabul ettiği “muallimlik” makamına tam yarım asır bir eğitimci olarak hizmet etmişler. Özellikle muallimlik hayatının son dönemi diyebileceğimiz İmam-Hatip ve Yüksek İslâm Enstitüsü öğrencileri üzerinde örnek bir muallim, müşfik bir baba, bir dâva ve heyecan insanı olarak derin izler bıraktıkları ehlince mâlumdur.
Daha çok sosyal faaliyetleri ile dikkat çeken, birçok cemiyet ve vakfın kuruluşuna hem öncülük ederek hem de buralarda bizzat hizmet ederek iştirak eden Hocamızın en önemli taraflarından biri de çok sevilen ve aranan bir sohbet adamı olması idi. Genellikle kışları Erenköy, yazları Beşiktaş Yahya Efendi ve Emirgan’da yaptığı sohbetler, İstanbul’un bu güzel mekânlarında birer ilim, irfan ve hizmet heyecanı merkezi olarak uzun yıllar devam etmiştir.
Mahir  Hocamız, Yüksek İslâm Enstitüsü’nde Tasavvuf dersleri okuturdu. Tasavvufu; “Tasavvuf, sofi kâli hâle tebdil eylemektir bil/Dahi her söz ki söyler, âb-ı hayvân olmağa derler” (Sofi, sadece konuşan bir insan değil, konuştuğunu hâliyle gösteren insandır. Sonra ne söylüyorsa sözü âb-ı hayat/hayat veren bir su gibi olmalıdır.)1 şeklinde tarif ederdi. 
Hocamızın şahsî hayatında bu tebdîlin mecrâsına nasıl ulaştığını ancak vefatından sonra “Yılların İzi” olarak neşredilen hâtıratından öğrenebildik. Hocamız, rüyâ âleminde aldığı bir işaretle, kendisine gösterilen mecrâya ulaşmış, irâde merdivenlerini, ma’rifet semâlarına uruc için bir yüce feyze bağlamış, bu hâli de, 1975’te İstanbul’da ilk baskısı neşredilen “Yılların İzi” adlı hâtıratında ifade etmişti. İnsanın hiçbir zaman ilmi tetkikten geri kalmamasını, hakikate de ancak bir ehlinin irşâdı ile ulaşabileceğini, bunun için de bir arayış içinde olmak gerekliliğini, aranan bulunduğunda ise tam bir kalbî râbıta ile teslim olmak gerektiğini çok edebî bir şekilde şöyle tespit etmişlerdi:

...

 

Yazının Devamını Altınoluk Dergisinden Okuyabilirsiniz.

 

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle