“Zevcene Rıfk ile Muamele Et”

0
“Zevcene Rıfk ile Muamele Et”
“Zevcene Rıfk ile Muamele Et” - Y. Selman Tan
Sayı : 389 - Temmuz 2018 - Sayfa : 11

Ahmet Perek Ağabey ile... -2
“Zevcene Rıfk ile Muamele Et”
Y. S. TAN: Sami Efendi’nin size özel olarak yapmanızı istediği tesbihat oldu mu?
A. PEREK: Oldu. Mesela 1971 muhtırası olduğu zaman fakire özel bir vazife vermişti.
“Her gün 300 defa “La ilâhe illallahül vâhidül kahhar” Her yüzden sonra bir kere de “Allahümme kahhir a’dâenâ ve a’dâ eddin” tesbihatına devam edelim ayrıca Aksaray Nevşehir, Niğde, Kırşehir’deki kardeşlere de bunu tebliği et” dedi. O ihtilalden sonra Müslümanların üzerine gelecek sıkıntı solcuların üzerine geldi diye düşünüyorum.
Bir de “Yatsı namazından sonra Sure-i Mülkü, sabah namazından sonra ise Yasin-i şerifi okuyalım” buyurdular. O günden beri buna devam ederim elhamdülillah.
Bir umrede Kuba Mescidi’nin karşısında sekiz odalı bir evde Sami Efendi üstadımızın sohbeti olmuştu. Cemaat kalabalık olduğu için sekiz odanın hepsine dağılmıştı. Sohbet her bir odadan ayrı ayrı dinlenmişti. Üstadımız çok hafif sesle konuşurlardı. O dönemlerde mikrofon, hoparlör tarzı ses tertibatı da yoktu. Kendi kendime diğer odalardakiler herhalde dinleyememiştir dedim ama sohbetten çıktıktan sonra bütün odalardaki kardeşlerin sohbeti rahatlıkla duyup dinlediklerini öğrendim. Sonra düşündüm ben de dördüncü odadaydım ama duymakta hiçbir sıkıntı çekmemiştim. Buna çok şaşırmıştım.
Bir gün Cemalettin Perek Bey ile birlikte ziyarette iken bize “Siz ne olursunuz?” diye sordu. Biz de “Efendim biz amcazadeyiz” dedik. Üstadımız “Onu istemiyorum ben sizi manevi kardeş yapıyorum.” dedi. Yani manevi kardeşlik akrabalık bağından daha kuvvetlidir demek istiyordu.
Bir İstanbul ziyaretimizde yanımızda Aksaray’dan bir kardeş vardı. Orhan Ağaçlı Bey’in kardeşi. Bana ayrıca “Ahmet Efendi bu kardeşimize söyle Kur’an-ı Kerim’i öğrensin. Kuran’ın nurlandırmadığı kalbi hiçbir şey nurlandıramaz” dedi. Sonra da o kardeşe “Ahmet ağebeyin sana bir şey tavsiye edecek onu yapalım olmaz mı?” demiş. Niye o kardeşe direk olarak söylemiyor? Ben söylerim de yapmazsa bu kardeşimiz zarar görmesin diye düşünüyor. Arada bizi trafo yapıyor. Önceden “Benim kafam kalın öğrenemem” diyen arkadaş memlekete dönünce kısa sürede Kur’an-ı Kerim’i öğrendi, Yasin-i şerifi ezberleyip bitirdikten sonra vefat etti. Vefatından önce gereken müdahale yapılmıştı.
Ticari hayatta yaşadığımız şöyle bir hadise olmuştu. Kardeşlerden birisi bir başka kardeş ile ticari alışverişte bulundular. Biz de şahit olup senetlerini yapmıştık. Sonra borçlu olan alacaklıya gidip bir başka senet yaptırmış ve akrabalığına dayanarak imzasını alıp ayrılmış. Yani borcunu ödemediği halde senedi ortadan kaldırmış. Sonra aralarında nizâ çıkmış, mahkemeye düşmüşler. Bana mahkemeden bir celp geldi. Ben de mahkemede borcun ödenmediğine dair şahitlik yaptım. Senedin kaybedildiğinde anlattım. Borcunu ödemeyen şahıs her gittiği yerde mahkemede “Ahmet bey yalancı şahitlik yaptı” diyormuş. Bu durum çok ağırıma gitti. Gidip bu ihvanı Sami Efendi’ye şikayet edeyim dedim. Ziyaret sırasında kahve içerken ben daha bir şey söylemeden bana “Ahmet Efendi yüzde yüz haklı olduğumuz davada suç bende dersek o dava biter. Eğer davandan vazgeçersen Cenab-ı Hak sana ne ecir verir biliyor musun? Camiler yaptırmış köprüler, yollar yaptırmış gibi ecir verir. Aleyhissalâtu vesselam Efendimiz’in hayatı boyunca hiç münakaşa ve cidal olmamıştır” dedi. İçimdeki dava silindi gitti. Haklı olduğumuz halde bizi tedavi etti. Evladını da şikayet ettirtmedi. Onun kul hakkı elbette kendisine aittir.
Buharalı zatın vefatından sonra onun evindeki bir zikir meclisine katılmıştım. İlahiler, kasideler söyleniyor gözlerinden yaşlar dizlerine iniyordu. Ama benim kalbim taş gibiydi. Kendi kendime, herhalde benim kalbim hastalanmış, katılaşmış. Bu kardeşler zikrullah ile böyle gözyaşı dökerlerken ben hiçbir şey hissetmiyorum, Üstelik içime bir gülme geliyor. Hemen İstanbul’a gideyim de tedavi olmak için manevi hekimime müracaat edeyim dedim. Güllü köşke geldim, içeri alındım. Kendisi öbür odada namaz kılıyormuş. Yanıma geldikten sonra yine kendisine hiçbir şey söylemeden bana “Ahmet Efendi şu nazik zamanda yolların üstündeki evlere oturup ilahi ile, gazelle olan feyz kapısını biz çoktan kapattık” dedi. Bu cümleyi üç defa tekrar etti.
Bunun üzerine kendi kendime “Üstadımın ayaklarına kapanayım mı?” diye geçirirken bana “Otur yerine, dersimizi görüşelim” dedi. “Zikri bolca çekip, letaifimiz nurlanmazsa koyun gibi yer içer uyuruz. İnsaniyet farkımız olmaz” dedi. Bunu Saatçi Osman ağabeye anlattığım zaman şöyle bir izahatda bulunmuştu. “Koyun hayvan cinsinden değil mi? Ama dikkat edersen hayvan gibi demiyor koyun gibi diyor.”
Bugün ise manen istifade hizmet ile mümkün olmaktadır. Osman Efendi halle ilgili olan şeylerin hepsini gizledi. Bilmek çok tehlikeli. İnsan bir şey bilmeye başladığı zaman, Nefs-i levvameden mülhimeye geçip, bir şeyler görüp duymaya başladığı zaman ‘ben oldum artık’ deyip hemen ayağı kaymaya başlıyor.
Osman Efendi “Bugün bize istikamet lazım, keramet lazım değildir” diyerek nefsimizin hoşuna gidecek şeylerle meşgul olmamızı engelliyor.
Bizim derdimiz dost derdidir, post derdi değildir. Bize keramet değil kemâlât lazımdır. Kemâlât olduğu zaman başka hiçbir şeye gerek yok. Kabirde hiç bize “Senin kerametin var mıydı?” diye soracaklar mı?
Yazıhanesinde bir şeker tası vardı ondan şeker ikram ederdi, bir de sefertası vardı onda da yemeği vardı. Yemeğini evinden getirirdi. Bir yazıhane ziyaretimde sefertasından bir elma aldı ve bana göstererek “Bak Ahmet Efendi elmanın güneşe bakan tarafı kızarıyor” dedi. Tabi ben mesajı anlamamışım. Aşağı inince Alemdar ağabeyle konuşurken o dedi ki “Sana rabıtayı iyi yapmanı tavsiye buyurmuş. Rabıtayı ne kadar iyi yaparsan o kadar çok olgunlaşırsın.”
Yine bir ziyaretimde de sefertasının yanındaki ispirto ocağını göstererek “Ahmet efendi bu ispirto ocağının ateşi zayıf olursa yemek pişer mi? diye sordu ben de “Pişmez efendim” dedim, arkasını söylemedi. Yine Alemdar amca tercümesini yaptı “Bak Ahmet bey sen herhalde zikri az yapıyorsun zikri çoğaltmak lazım” dedi. Ben onun bu sözü üzerine artık dersimi bir sabah bir de akşam yapar hale geldim. Bundan da çok istifade ettim elhamdülillah.
Sami Efendi’nin söylediği bir tembihat daha aklıma geldi. “İstibraya dikkat edelim, herkes buna dikkat etmiyor sonra da abdest olmuyor. Abdestsiz namaz kılınıyor ve namazdan istifade edilmiyor” demişti.
Y. S. TAN: Sami Efendi’nin hizmet ve irşat noktasında çok gayret sahibi olduğunu duyuyoruz. Sizin şahit olduğunuz örnekler oldu mu?
A. PEREK: Adana’dan Kayseri’ye irşat için at ile gelmiş. Niğde’de Çayırlı köyünde mola verip gece orada kalmış. Misafir kaldığı evdeki Şerafettin Efendi’ye demiş ki “Camideki cemaati toplayın da bir sohbet edelim. Cemaat gelince içlerinden birisi “Bir hastam var muska yazsanız” demiş. Bunun üzerine Sami Efendi Hazretleri elindeki defteri kapatmış ve “Burada sohbet olmaz” deyip ayrılmış. Ben burada aradığı insanları bulabilmek için katlandıkları zorlukları ifade etmek için bu örnekleri anlatıyorum.
Sami Efendi Hazretleri bir Aksaray’a geldiklerinde “Buradan Nevşehir’e gidelim” demişti. Nevşehir’de pek kimse yoktu, sahip çıkılmıyordu. Sadettin Ağaçlı ağabey “Efendim Nevşehir’e gitmesek olmaz mı?” diye sordu. Sami Efendi: “Gidelim, ya örnek oluruz, ya örnek alırız” dedi.
Gittik, hiç tahmin etmediğimiz bereketler oldu. Orada epey bir kardeşimiz oldu.
Yalnız 1977 yılında umrede iken Sami Efendi şöyle bir şey söylemişti “Nevşehir’in yolunu faiz vurdu.” Orada kamyonculuk gelişmişti ama peşin almak isteyen olursa satmazlar hep vadeli olarak satarlardı. Türkiye’nin her yerinden insanlar da gelir oradan alırlardı. Elhamdülillah şimdi pek kalmadı bu durum.
Muamelattan bahsedince Hacı Şaban Efendi’nin bana söylediği bir söz aklıma geldi. “Terzilik yaparken valiye diktiğin elbise ile odacıya diktiğin elbise arasında fark olursa bil ki kazancın helal olmaz” demişti.
Y. S. TAN: Aile hayatınızla ilgili tavsiyeler olur muydu efendim?
A. PEREK: İntisabımın ilk yıllarıydı.
Hanımla bir gece kavga ettik. Kavganın sebebi de “Sen başını tam örtmüyorsun, namaz kılmıyorsun ben bir tarikata girdim bu böyle olmaz” diyordum. Kavga büyüyünce ertesi sabah boşanmaya karar verdik.
O gece ders yapıyordum. Dersin arasında uyumuşum. Sami Efendi Aksaray’a gelmiş, otobüsten indi ve bana “Doğru size gidiyoruz” dedi. Eve geldik sedire oturdu ve bana “Ahmet efendi biz kimsenin aile ocağını dağıtmak için ders vermedik. Sen zevcene rıfk ile muamele et, o yapar. Kabahat sendedir” dedi. Ertesi sabah uyanınca hanıma “Hanım kabahat bendeymiş sana bir şey söylemeyeceğim, nasıl istersen öyle yap” dedim. Hanım “Hani bugün dava açacaktın, ne oldu sana böyle?” dedi. “Ne olduysa oldu” dedim.
Ertesi gün hanım namaza başladı bir müddet sonra da başını güzelce örttü. 45 yıl boyunca, vefat edinceye kadar ibadetini hiç bırakmadı, ömrü boyunca da ihvana hizmet etti.
Hanımla olan bu hadiseden bir müddet sonra bir ziyaretimde Sami Efendi bana “Ahmet Efendi kazandıklarımızla tasarrufta bulunalım ve altın alalım” buyurdu. Evimizi de o tasarrufla yaptık.
Y. S. TAN: Sami Efendi her şeyinizle ilgileniyormuş efendim. Evinizin içi, eviniz, ticari hayatınız, kendiniz. Demek ki mürşitlik böyle oluyor.
A. PEREK: Hayatımızın mayasını çaldı. Her şeyimizle ilgilendi. Bu durumu vefat ettikten sonra da devam etti.
Buharalı zat hayatının iki önemli safhası olacak demişti ya. 33 yaşında intisap ettim. 66 yaşına gelmiştim. Sami Efendi vefat ettikten sonra beş yıl geçmişti. Bir gece rüyamda Sami Efendi Hazretleri “Sana bir vazife vereceğim” dedi. Ben de “Efendim çoban olup mesuliyet almaktansa sizin sürünüzde bir koyun olmayı tercih ederim” dedim. “Ahmet Efendi risk alacaksın, risk almadan hayat olmaz” dedi. İfadesindeki ibare aynen böyleydi. “Peki efendim” dedim. Bir hafta sonra Musa Efendi Niğde’de kardeşlerle ilgilenme vazifesini verdi.
Y. S. TAN: Hayatınızın muhtelif dönemlerinde Sami Efendi Hazretleri hep uyarılarda bulunmuş anlaşılan.
A. PEREK: Evet yine bir gece rüyamda Sami Efendi hazretleri bir şahsı göstererek “Bu zat üç gün boyunca sizi takip edecek, dikkat edin istihbarattandır” dedi. Hatta kendi ifadesi “MİT’tendir” idi. Hakikaten o zat ertesi gün dükkanıma geldi Hizbüt tahrirci kılığındaydı. O günlerde Hizbut tahrir Türkiye’de çok çalışıyordu. Dükkanım caminin karşısındaydı. “Şu çantayı buraya bırakıp da namaz kılıp gelsem olur mu?” dedi. Üç gün benimle ahbaplık yaptı. Beraber namaz kıldık, sohbet ettik. Yani ben Hizbut tahrirci miyim ya da nere ile irtibatım var bunu araştırıyor. Üç gün sonra Sami Efendi Hazretleri yine rüyama girerek şunları söyledi: “O şahıs sizinle ilgili sofu, mütedeyyin, fakat hiçbir grupla alakası yoktur diye rapor yazdı.”
1974 haccında 21 gün hizmetinde bulundum. O zaman Haremi şerif’in içi kumluktu. Öğlen ve ikindin namazlarında Hacer’ül esved’in karşısındaki kumlara, akşam, yatsı ve sabah namazında ise Altınoluk’un karşısındaki kumlara seccadesini sererdim. Her önünden geçen sanki ayağı tele takılmış gibi irkilir Sami Efendi Hazretleri’ni şöyle bir inceler öyle geçerdi.
Y. S. TAN: İnşallah Allah Teala ahirette onlarla birlikte eylesin efendim.
A. PEREK: İnşallah. Hakikaten biz kendisini çok sevdik. O sevgi Rabbimizin lütfuyla ondan bize geliyordu. Sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’in gerçek vârisiydi. İstanbul’daki son görüşmelerimizde fakire “Ahmet Efendi bundan sonra kendimize dikkat edelim görüşmelerimiz zorlaşacak” buyurdu. Hakikaten hastalıkları başladı daha sonra da Medine’ye hicret ettiler. İhvan artık sadece huzurundan sırayla geçiyor, gelebilirse göz göze gelmeye çalışıyordu. Biz hakikaten önceki zamanlarda saadet dönemi yaşamışız ama kadrini kıymetini bilemedik.
Kendisini son ziyaretim Medi­ne’de vefatından iki ay önce oldu. Damadı Ömer Kirazoğlu ağabey Sabri Ülker’le fakiri alıp devlethaneye götürmüştü. Sami Efendi üstadımız yatağın içinde idi ama tahminen yarım saat kadar ikimizle sohbet etti. O dönemde kimseyle görüştürülmüyor ziyarete gelenler sadece kapıdan göz göze gelip ayrılıyorlar idi. Ömer ağabey sohbetin arasına üç defa ayrı ayrı girerek “Efendim bu kardeşlere müsaade edelim” diyordu ama Sami Efendi “Yok bu kardeşlerle konuşacağız diyordu, bugün bunları çok korkutacağız ama yarın ilahi günde korkmayacaklar inşallah” diyordu. Sabri Ülker Bey’e “Sabri Bey vermekten korkmayın” dedi. Ayrıca “İhlas helal lokma ile başlar” demişti.
Y. S. TAN: Musa Efendi ile hukukunuz nasıldı? Biraz da oradan bahsetsek...
A. PEREK: Musa Efendi’yi pederi âlileri Ahmet Hamdi Bey zamanından beri gıyaben tanırım. Çünkü babam onlardan alışveriş yapardı.
1965 yılıydı. Alemdar ağabeyin dükkanındaydık. Musa Efendi Alemdar ağabeye “Bu iki kardeşi akşam fakirhaneye çorba içmeye getir” dedi. Akşam bize ikramda bulunduktan sonra kendisine “Efendim biz bu akşam dönecektik” dedim. Bunun üzerine ben de yârin köyüne yatsı namazına gidecektim giderken sizi Harem’e bırakayım” dedi. Erenköy’e “Yârin köyü” diyordu.
Ayrıca Musa Efendi’nin köşkünün lavabosunda bir şey dikkatimi çekti. Abdest alırken karşınızda lafza-i celâl asılıydı. Altında ise şu ibare yazıyordu: “Zayi olmuş anladık sensiz geçen saatler.”
Cemalettin Perek Bey’in kardeşi bana ortaklık teklif etmişti. Ben de kendisine “Bu mevzu Sami Efendi’ye sorulmaz Musa Efendi ile istişare edeyim” dedim. Kader Mensucat’daki yazıhanesine gittim. Mevzuyu kendisini açınca “Akrabayla ortaklık kolay oluyor ama sonu iyi olmuyor. Herkes birbirinden beklediğini göremiyor. Sonra hısımlıktan doğan başka sıkıntılar ortaya çıkıyor. Zaten şu haline bakılırsa lafı bile seni perişan etmiş” dedi.
Musa Efendi Aksaray’a geldiği zaman yemekler, sohbetler adetli olurdu. Bir keresinde Konya’dan doktor Mehmet Hulusi Baybal ağabeyler epey bir kişi gelmişlerdi. Cemalettin ağabeye “Musa Efendi sorarsa 15 kişi filan geldiler” dersiniz demiş. Sohbetten sonra Musa Efendi Cemalettin ağabeye dönerek “Cemalettin Efendi Konya’dan 64 kişi mi geldiler?” dedi. Hepimiz birbirimize baktık. Tabii kimse bir şey söyleyemedi. Daha sonra merakla Konya’dan gelenleri saydık 64 kişilerdi.
Cemalettin Efendi ve ailelerimizle birlikte arabayla üç aylarda umreye gidiyorduk. Yol boyunca Cemalettin Efendi oruçluydu. Kendisine “Ben şoförüm diye oruç tutmuyorum, böyle olmuyor sen de bana arkadaş ol” dedim. “Yok ben üç ayları tutuyorum” dedi. “O zaman gidince seni Musa Efendi’ye şikayet edeceğim” dedim. Medine’ye öğlen vardık, ikindin Musa Efendi’nin Medine’deki devlethanesine davet edildik. Biz oturunca “Hoş geldiniz” dedikten sonra “Bazıları üç aylar diye bir oruç tutuyormuş, böyle bir oruç mu var? Üstelik yolculuk yapıyorlar” dedi. Sonra limonata geldi ve “Buyurun Cemalettin Efendi için” dedi. Yanından çıktığımız zaman Cemalettin Efendi bana “Arkadaş senin dilekçen önceden gelmiş” dedi.
Manevi dersimizin ne kadar önemli bir şey olduğunu anlamamız babında Musa Efendi ile başımdan geçen bir hadiseyi anlatayım.
Fakirhanede kardeşler ile ders görüşmeleri yapıyordu. Yakın bir akrabam yanına girmişti, kendisinden ders istemiş ama Musa Efendi ders vermemiş. Bunu dışarıda öğrenince ben içeri girdim ve “Efendim bu arkadaş benim çok yakınımdır siz bilirsiniz ama ne olur bir ders verseniz olmaz mı?” dedim. Bunları söylediğim anda elinde kalem ile şöyle bir kaldı. Bunun üzerine ben “Aman efendim affedin” dedim. “Madem öyle çağırın” dedi. Ders verdikten sonra “Ahmet Efendi bunları size tarif etsin” dedi.
O gece Sami Efendi Hazretleri’ni rüyamda gördüm. Gözlerinden akan yaşlar sakallarını ıslatıyordu. Bana “Ahmet Efendi sen ne yaptın biliyor musun? Ailesini kıskanmayanı bana evlat ettin” dedi. Sonra bir kere daha tekrar etti.
Meğer bu arkadaşımız o gün mayolarını almışlar sabah hanımıyla birlikte plaja gitme programı yapmışlar.
Deniz kenarında hanımına “Ahmet beni bu halde görse ne der? Beni buralara niye getirdin?” diyormuş. Hanımı da “Ahmet’ten bu kadar utanacağımıza Allahtan utanmamız lazım değil mi?” diyormuş.
Ders verilirken de, ders alınırken de çok dikkat edilmesi lazımdır. Bu yol çok büyük bir yoldur. İçinde kirlilik, pislik barındırmaz. Şeriatdan ayrılmayı kabul etmez.
Y. S. TAN: Bitirirken sizi okuyacak olanlara bazı tavsiyeleriniz olsa neler söylersiniz?
A. PEREK: İnsandaki insani değerler ancak muamele ile belli olur. Ticari hayattaki helal haramlık hassasiyeti kişinin amelinden daha önemlidir. Çünkü birisi Allah’la kul arasındadır, öbürü kulla kul arasındadır. Allah Teala bize ‘kul hakkıyla gelmeyin’ diyor. Ayrıca bunun üzerine ‘kullara şefkat ile muamele edip ihtiyaçlarını görün’ diyor.
Hepimizde dünya endişesinden çok ahiret endişesi olmalı. Ahiret endişesinden daha önemli hiçbir şey yoktur. Elhamdülillah ki inanıyoruz o zaman düşünelim dünyada kaç gün kalacağız ahirette kaç gün kalacağız. Müşrikler de peygamber efendimizin ahireti hatırlatmasını istemiyorlardı. Şu anda yeni nesiller üzerinde yapılan çalışma ahireti unutturma faaliyetidir. Herkeste nefis var, şeytanın düşmanlığı var. Dünyanın aldatıcılığına kapılmak kolay, ahireti hatırlamak, ahirete göre hazırlık yapmak zor geliyor. İnternet de, televizyon da, gazete de bugün ahiretti unutturmak için çalışmaktadır. Rabbim bizlere ahireti unutmama basireti versin, kendi yolundan ayırmasın. Bu husus basit bir olay gibi geliyor ama şu anda farkında olmamız gereken en önemli husustur.
Bilelim ki bizi saadete ulaştıracak şey Allah dostlarının halleriyle hallenebilmektir. Tarîkatı Âliyye’nin gerçekten ne demek olduğu maalesef çok iyi anlaşılamamakta, idrak edilememektedir. Burası evliya mektebidir. Eğer bu mektebe kayıt yapıldıysa mektepte doğru dürüst okunmalıdır.
Sabahtan akşama kadar Rabbimize “Bizi şeytanın şerrinden koru” diye dua ediyoruz. Düşmanımızın farkında olalım. Ona fırsat vermeyelim. Herkesin zaaf noktasına göre insanı bir dakikada tuş eder. Rabbim bizleri iddia sahibi olmaktan muhafaza buyursun. Allah hepimizin akıbetini hayr eylesin.
Rabbim kendi yolundan, dostlarının yolundan bizleri ayırmasın. Amin.
Rabbim hepimize iki cihan saadeti lütfetsin. Amin.
Rabbim hepimize huzuruna yüz akıyla çıkabilmeyi nasip etsin. Amin.
Osman Efendi üstadımıza da sıhhat ve afiyet versin inşallah. Lillahi teâlel fatiha...

 

ROMEN VATANDAŞLARA  UZANAN HAYIR ELİ
Osman Efendi’nin amcasının oğlu Afif Topbaş Bey anlatmıştı. Gençliklerinde bir gün gezmek için Konya Kadınhan’a gitmişler. Orada yakın bir mesafede bir buğday kamyonun üstüne binip gidecekleri yere ulaşmışlar. Sonra Osman Efendi pantolonundaki duble paçanın içine buğdayların girdiğini fark etmiş. Sonraki iki gün Konya’da kamyoncuyu aramış ve o bu buğdayları iade etmiş. Osman Efendi gençliğinden beri böyle temiz bir hayat yaşamıştır.
Konya’da kuvvetli bir kış olduğu sene Osman Efendi rahmetli Bayram Turan Bey’e “Konya’nın kenar mahallelerinde oturan Romen vatandaşlar var, onların halini bir sorun” diyor. Bayram ağabey gidip onlarla konuştuğu zaman diyorlar ki “Biz Konya’da gidip herkesten iş istiyoruz vermiyorlar, ondan sonra biz de hırsızlık yapıyoruz.” Osman Efendi Bayram Bey vasıtasıyla onların ihtiyaçlarını karşılıyor. Sonra da mahallelerin içine bir Kur’an Kursu yaptırıyor. Bir gün Konya televizyonunda romen vatandaşlardan birisini konuşurken gördüm, diyordu ki “Osman Efendi diye bir zat varmış, o bizim mahallemizin içine Kur’an Kursu yaptırdı, yüzlerce çocuğunuz Kuran-ı Kerim’i öğrendi” Bu konuşmayı seyredince merak ettim ve Bayram Turan Bey’den işin aslını o zaman öğrendim.
Mevlana Hazretleri buyuruyor ki; “İhtiyaç içinde olan bir insan dumandan boğulmuş bir eve benzer. O eve bir pencere açarsan içerdeki duman boşalır.” Pencere neyle açılır, ihsan ile açılır. Ahmet Hulusi Efendi’den beri bu aile ne bulduysa ihsandan, vermekten bulmuştur.
Osman Efendi’de dikkat ettiğim fârik bir vasıf benliğinin yok olmasıdır. Etrafındakiler belki farkında olmuyorlar ama aslında onlara da benliği yok etme eğitimi vermektedir. Bildiği bir çok şeyi sanki hiç bilmiyormuş gibi davranır. İnsanlara onun kadar faydalı olan bir insan görmediğim halde kendisi hep acziyet içindedir, “Bizde hiçbir şey yok” der.

 

Yorum Yazın

Facebook