CENNETE ÇAĞIRAN ÂYETLER

0

Rasûlullah (s.a.v.) pek çok hadîs-i şerîfinde bizleri Kur’ân okumaya, öğrenip öğretmeye ve onu hürmetle sahiplenmeye teşvik ediyor. Bunlar içinde “Kur’ân okuyan mü’minin kokusu hoş, tadı güzeldir...”1 hadîsinin ayrı bir yeri olmalı. Çünkü bu söz, Müslüman’a yaraşan halâvetin nereden besleneceğini nezîh bir lisanla işaret ediyor; sanki şefkatli bir öğretici gibi elinizden tutup sizi Kitâbullah’ın huzuruna çekiyor. Sanki her birimize; “Günlük meşgûliyetlerin içinde Kur’ân’ın huzurunda bulunmaya ayırdığın saatlerin ne kadar?” diye soruyor. “Allah Kelâmı’na ayırdığın saatleri daha da artırmaya bakmalı ve bu işi ne kadar hâlisâne yapabildiğini sorgulamalısın.” diyor. Hakikaten bu hadîs-i şerîfin teşviki bir başka; Peygamberimiz (s.a.v.)’in övdüğü “kokusu hoş, tadı güzel mü’minler” arasına katılma ümidi insanın içini ısıtıyor...

Bu duygu ve düşüncelerle Kelâm-ı Kadîm’in huzuruna durduğumda “Onlar (müşrikler) cehenneme çağırır. Allah ise izni (ve yardımı) ile cennete ve mağfirete çağırır.”2 âyeti ile karşılaşıyorum. Bu âyet sanki beni alıp götürüyor; mü’minleri cennete çağıran diğer âyetlerle birer birer buluşturuyor. Rabbimin mü’minleri dâr-ı selâma davet edişindeki3 sıcaklığı satırlar vasıtasıyla sadırlara taşıyabilme ümidi doğuyor içime. İmkân ölçüsünde burada paylaşabileceklerimi not alıyorum.

Mesela bir âyet-i kerîmede takvâ sahiplerine va’d olunan cennetin özelliği “zemininden ırmaklar akan, yemişleri ve gölgesi sürekli.”4 şeklinde tavsif ediliyor. Başka bir âyet-i kerîmede müttakîlere va’d olunan cennetin durumu “içinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar.”5 diye tasvir ediliyor. Vâkıa sûresinde ise “Cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerinde oturup yaslanan ve kendilerine sadece “selâm, selâm”6 “ denilen cennet ehlinin safâsı, benzersiz bir nezahet ve zerafetle anlatılıyor.

Bu ve benzeri âyetleri okurken, Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyetle Rasûlullah (s.a.v.)’ın Rabbi’nden naklettiği şu hâdîs-i kudsî ufkumuzu açıyor. İki Cihan Güneşi (s.a.v.) buyuruyor ki; “Azîz ve celîl olan Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Ben salih kullarım için âhiret azığı olarak hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın aklına gelmeyen birtakım nîmetler hazırladım. (O halde) Allah’ın sizi bu sözlerle muttali kıldığı şeyleri bir yana bırakın. Bunlardan başka bir de O’nun sizleri muttali kılmadığı şey vardır ki, o en büyüktür.”7

Yukarıda meâli arz edilen âyetleri bu hadîs-i şerîf ile birlikte düşündüğümüzde şunu anlıyoruz ki, o özendirici tasvirler, insanın idrak seviyesine indirilmiş ifadelerdir. Onlara takılıp kalmadan Efendimiz (s.a.v.)’in buyurduğu üzere “muttali kılınmadığımız şey”e talip olmak lâzımdır. Nitekim Adn cennetlerinde devamlı kalacak mü’minlerden söz edilirken “Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır.”8 buyruluyor. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin beyân ettiği üzere, gâyelerin en yücesinin Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak olduğuna işaret ediliyor.9 En nihayetinde bu husus, “Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş buna nâil olmaktadır.”10 buyruğu ile açıklığa kavuşturulmuş oluyor. Bunu okuduktan sonra her şey yerli yerine oturuyor; rızâ-yı Bârî’ye nâil olabilmenin en büyük kurtuluş olduğu gerçeğiyle, zihniniz duruluyor. Ve şu kanaat pekişmiş oluyor:

Kur’ân okumaya her gün yeni bir iştiyakla sarılmalıyım. Evet, azâb âyetle­rini okurken Allah dostlarının kıraatini örnek almalıyım; onlar gibi ürpermeye gayret etmeliyim; ancak müjde âyetlerindeki ümidi iliklerime kadar hissetmeliyim. Çünkü güzel dînimiz bize her şeyden önce ümitvar olmayı öğretiyor. “Rahmetim gazabımdan öndedir.”11 buyuran Rabbimiz, bu ümidi hissetmemizi ve sesimizin yettiği yere kadar duyurmamızı istiyor.

Öyle inanıyoruz ki, bizi azâb-ı ilâhî ile îkaz eden âyetler de müjde âyetlerine hazırlamak için sevk edilmiştir. “El-hamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn”den başlayıp “Mine’l-cinneti ve’n-nâs”a kadar olan her satır, bizi cennete çağıran âyetlerin tamamlayıcı cüzleridir. Dolayısıyla bir tarafta gösterilen havf kamçısı, diğer taraftaki ümit aşısını güçlendirmek ve tazelemek içindir. Şu hâlde sözümüzü; “Hayatta oldukça bu rahmet deryâsından yudumlamaya çokça vakit ayırmalı.” diye bağlayabiliriz. Çünkü Kur’ân’ın Hak katında şefaati geçerlidir.12 Ve sakındırdığından emîn kılarak ümitlendirdiğine götürmek üzere, hesap gününde elimizden tutacak olan odur.

Dipnotlar: 1) Buhârî, Et’ime, 30. 2) Bakara sûresi, 2/221. 3) Yûnus sûresi, 10/25. 3)  Ra’d sûresi, 13/35. 5) Muhammed sûresi, 47/15. 6) Bkz; 56/11-34. 7) Müslim, 2824/3. 8) Beyyine sûresi, 98/8. 9) Mârifetnâme, Erkam Yayınları, c. 3, s. 36 vd. 10) Tevbe sûresi, 9/72. 11) Buhârî, Tevhîd, 15. 12) Müslim, Müsâfirîn, 252.

DAHA GÜZELİ YOK MU?

Mülk sûresinde; “Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve O’nun her şeye gücü yeter. O ki, hanginizin en güzel ameli işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratmıştır...”13 buyruluyor.

Bu mübârek âyetler elbette farklı yönleriyle açıklanabilir. Ve her birinde önümüze pek çok ufuklar açılabilir. Biz burada sadece “hanginizin en güzel ameli işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratmıştır.” cümlesi üzerinde düşünelim istiyoruz.

Bilindiği üzere buradaki “amel” ile insandan sâdır olan fiil, söz ve düşünce cinsinden her şey, ifade edilmiş olmaktadır. Onu niteleyen kelime ise “ahsen”dir. Ve bu da sadece “güzel” demek değildir; “en güzel” demektir.

Buna göre Müslüman; her şeyin daima en iyisini, en doğrusunu ve en güzelini arayan hikmet âşığıdır. Müslüman, sürekli bir arayış içindedir; yaptığı, söylediği ve düşündüğü, o güne kadar ortaya konanların en mükemmeli olsa bile onunla yetinmez. Bu sebeple o her zaman “Bugünkü şartlarda bu işin en güzelini böyle yapabiliyoruz. İleride bu işi daha nasıl geliştirebiliriz, nasıl güzelleştirebiliriz?” düşüncesinde olur.

Evet, Müslüman daima en güzelin arayışı içindedir. Ancak onunkisi aslâ ihtiras ve doyumsuzluk değildir, olmamalıdır. Bunu iyi ayırt etmek lâzımdır.

Bu mübârek âyetlerin önümüze koyduğu sorular şunlar olmalı; yaptığımız işler iyi, güzel ve doğru mu? Buna cevabımız müspetse, bu alanda yapılabileceklerin en güzeli, en iyisi, en doğrusu mu, diye sormak lâzım. Eğer buna da evet diyebiliyorsak, daha güzelini aramak için ne bekliyoruz sorusu gelecektir. Çünkü Rabbimiz, böyle bir yarışta bizleri denemek üzere ölümü ve hayatı yarattığını buyuruyor.

Dipnotlar: 1) Bkz; 67/2.

Yorum Yazın

Facebook