Dış Politika ve Ahlâk

0
Dış Politika ve Ahlâk
Dış Politika ve Ahlâk - Ali Rıza Temel
Sayı : 384 - Şubat 2018 - Sayfa : 44


Günümüzde genellikle dış politikada hakim olan zihniyet şudur: Uluslararası ilişkilerde dostluk yok menfaat (çıkar) vardır. Bu materyalist ve kapitalist yaklaşım, yaşanan çatışma ve kavgaların ana sebebidir. Cereyan eden bu çıkar savaşı; akbabaların, leş kargalarının, sırtlanların leş etrafındaki kavgalarını hatırlatmaktadır.
Batının; “insan insanın kurdudur” anlayışından barış ve dostluk beklemek boşunadır. Bir damla petrolü bir damla kana eşit tutan, hatta petrolü kandan daha değerli gören bir zihniyetten ancak çatışma ve kavga sadır olur.
Batı politikasına hâkim olan bu vahşi kapitalist anlayışı merhum Muhammed İkbâl şöyle ifade ediyor: “O, kuzu postuna bürünmüş bir kurttur. Pusuda kuzu   bekler. İnsanlık onun nazarında bir su ve çamurdur. İnsanlığın içinde kaynayan gizli dert onun yüzündendir. Onun felsefesi, her milleti parça parça ettiği gibi senin birliğini de parça parça etmiştir. O, bir milleti başka bir millete saldırtır. Bu tohumunu eker mahsulü ise o alır. Dünyaya yeni bir şekil vermek lâzım. Kefen hırsızından ne beklenir? Cenovada (Birleşmiş Milletlerin Temelini oluşturan Cemiyet-i akvamın merkezi) hile ve desiseden başka ne vardır? O koyun senin bu koyun benim diye menfaat paylaşıyorlar. Sözle ifade edilmeyecek kurnazlıklar, dünya kadar keşmekeş ve fitne... Zayıfların elinden ekmeğini kapmak onun felsefesidir.”
Bugünkü Birleşmiş Milletler teşkilatı da dünkü Cemiyet-i Akvamdan farklı değildir. Güvenlik Konseyinin beş daimi üyesi ne derse o oluyor. Pakistan eski cumhurbaşkanlarından Zülfikar Ali Butto bu teşkilat için “Her türlü sahtekârlığın allanıp pullandığı bir merkez” demişti. Menfaat paylaşımı için kurulmuş bir teşkilat, bu paylaşımın projelerinin yürütüldüğü bir teşkilattır. Dünya elbette beşten büyüktür. Fakat büyük olmakla güçlü olmak aynı şey değildir. Bugünün hâkim anlayışına göre güçlü olan büyük ve haklıdır. Güçsüz olan ise küçük ve haksızdır.
İkbâl’in dediği gibi dünyaya yeni bir şekil vermek lâzım. Vicdana, merhamete, adalete ve dostluğa dayalı bir iç ve dış politika geliştirilmelidir. Menfaat çatışmayı, merhamet dostluğu doğurur. Dostluk eken gül devşirir, düşmanlık eken diken devşirir. Vicdansız ve adaletsiz bir rekabetin sağladığı menfaatler haklı olmadığı gibi, sahibi için bile yararlı değildir. Zulüm ile âbâd olanın akıbeti berbâd olur. Şerde değil hayırda yarışmak gerekir. Mevlâ “Hayırlı işlerde yarışınız.” (Bakara, 148) “Sulh daha hayırlıdır.” (Nisa, 128) buyuruyor.
Rabbimiz bize içerde ve dışarda huzurlu bir hayatın temel kuralını açıklıyor ve şöyle buyuruyor: “İyilik ve takvada yardımlaşın, günah işlemekte ve düşmanlıkta yardımlaşmayın.” (Maide, 2)
Aç gözlülükten kaynaklanan günah ve düşmanlık yarışının sonu her zaman felâkettir. İnsanların dostluğunu kazanmak her şeyi kazanmaktır. Dostluğunu kazandığın kimseler senin için icabında gönüllü olarak mallarını, hatta canlarını bile verirler. Gönüllü almakla zorla almak, gönüllü vermekle zorla vermek elbette aynı şey değildir.
Yararlı bir iş yapmak üzere bir araya gelindiğinde hep dostluk ve fedakârlık hatıraları dile getirilir. Filan zamanda siz bize şöyle bir alicenaplık yapmıştınız, denir. İyilikler; geleceğin inşasında temel oluşturur. Düşmanlık üzerine hiçbir şey inşa edilemez.
Her konuda olduğu gibi dış politikada da sözünde durmak, ahde vefa, imzaya sahip çıkmak asıldır. Aksi davranışlar güven bunalımına yol açar. İki yüzlülük nifak alâmetidir. Hz. Peygamber (s.a.v.) münafığı tanımlarken şöyle buyurmuştur: “Münafığın alameti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, sözünde durmaz, emanete hıyanetlik eder.”
Günümüz dış politikasına hâkim olan da maalesef bu nifak alametleridir.
Devletler arası ilişkilerde asıl olan barış, güven, adalet ve anlaşmalara saygıdır. Verdiği sözü tutmak Müslümanın şahsen görevi olduğu gibi, İslam devletinin de, devlet olma haysiyetinin gereğidir. Sözleşmelere bağlı kalmak kuvvetli veya zayıf olmaya göre değişmez. Söz veren hem muhatabına hem de Allah’a karşı sorumludur. Ahde vefa hususunda yüce Mevlâ şöyle buyuruyor: “Ahde vefa gösterin, doğrusu verilen sözde sorumluluk vardır.” (İsra, 34)
“Ahidleştiğiniz vakit, Allah adına verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah’ı kendinize kefil kılarak sağlama bağladığımız yeminleri bozmayın. Allah yaptıklarınızı şüphesiz bilir. Bir grubun diğer gruptan güçlü olması sebebiyle yeminlerinizi aranızda bir kandırma aracı yaparak ipliğini iyice büktükten sonra geri çözen kadın gibi olmayın. Allah sizi bu şekilde imtihan etmektedir.” (Nahl, 91-92)
Adalet timsali Hz. Ömer, ordu komutanı Sad b. Ebi Vakkas’a gönderdiği mektupta şöyle demişti:
“Ahde vefada titizlik gösterin. Sözde durmak için yapılan hata helâke götürmez, fakat vefasızlık hesabına yapılan hata mahveder. Vefasızlıkta sizin alçalmanız, düşmanlarınızın ise yükselmesi vardır. Böylece siz zaafa uğrarsınız. Düşmanlarınız ise güç kazanır. Biliniz ki; sizi Müslümanlar için âr ve hakâret sebebi olmaktan şiddetle sakındırırım.” (M. Hamidullah, el-Vesâik, Vesika no: 303)
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in başta Hudeybiye olmak üzere her şeye rağmen anlaşmalara titizlikle riayet ettiği mâlumdur. Müşriklerce bile teslim edilen en bariz vasfı güvenilir olmak idi. Onun için kendisine “Muhammedü’l-emin” denmişti. Her Müslümanın da her hususta güvenilir olması gerekir. Nitekim Efendimiz: “Kendisine güvenilmeyen kişinin imanı, vefasız kişinin dini yoktur.” (Beyhaki, 9/219-220)
Müslümanlar olarak bizim en önemli prensiplerimizden biri; dosta muhabbet, düşmana adalettir.
Kendimizin ve yakınlarımızın aleyhine de olsa adaletten ayrılmamak şiarımız olmalıdır. İnsan ve Müslüman olmanın gereği de budur.
Güçten ve çıkardan başka bir şey tanımayan günümüz dünyasında ilişkiler, insani ve ahlâkî bir zemine oturtulmadan huzur ve güvenin tesisi asla mümkün değildir.
Vicdan, ahlâk ve merhamet zemininin oluşturulması öncelikle eğitime bağlıdır. Dünya çapında bu türlü bir eğitim seferberliğine gidilmeli, bütün dinlerde ortak olan “kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkalarına da yapma” prensibi öne çıkarılmalıdır. Bu kuru bir temenni ve ütopya değildir. Her şey insana ve onun davranışına bağlı olduğuna göre, her şeyden önce insanı ele almak ve onun gerçek anlamda insani ve ahlâkî bir formatta yetiştirmek gerekir. Eğitimin yetersiz kaldığı yerde ise adalete dayalı bir gücü devreye sokmak icabeder.
Dış politikada en önemli husus, ortaklık yapılacak, sözleşme imzalanacak ülke insanının karakter ve ahde vefa duygusunun incelenmesi ve dikkate alınmasıdır. Kendilerini Yahova’nın seçkin kulları, başkalarını kendileri için hizmetçi gören bir Yahudiden vefa ve sadakat beklemek ne kadar gerçekçidir! Müslümanları barbar sayan, kendilerini medeniyetin yegâne temsilcileri addeden bir batılıdan Müslümana karşı ne kadar saygı ve vefa beklenebilir?
“Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz” diyen bir anlayışla “insan insanın kurdudur” diyen bir zihniyet nasıl bağdaşabilir? Bu iki zıt zihniyete sahip insanlar birlikte aynı istikamette nasıl yol alabilirler?
Ortak hareket edebilmek için insanî ve ahlâkî değerlere müştereken sahip olmak gerekir. Biz Hz. Adem ve Hz. Havva’nın çocukları olarak büyük insanlık ailesini teşkil ediyoruz. Katil olan Kâbil’in değil, maktul olan ve “Andolsun ki, beni öldürmek için elini bana uzatırsan da, ben, seni öldürmek için elimi uzatmam. Zira ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan kokarım.” diyen Habil’in ahlâkını kuşanırsak en azından dökülen kanlar azalmış olur.

 

Yorum Yazın

Facebook