Düşünce İnsicamı

0
Düşünce İnsicamı
Düşünce İnsicamı - Ahmet Taşgetiren
Sayı : 387 - Mayıs 2018 - Sayfa : 3


Zaman zaman gençlerin din ile ilişkileri üzerine kaygılandırıcı haberler çıkıyor. Bu haberler bazan dini eğitim aldığı düşünülen gençleri de kapsıyor.
Haberler kimi zaman gençlerin hayatında dinin daha az belirleyici olduğuna ilişkin oluyor, kimi zaman da inanç sorgulaması boyutlarını gündeme getiriyor.
Aslında biz Altınoluk’un yayın muhtevasından da bahsederken “İslam - İnsan, İslam Müslüman, İslam -Toplum ilişkileri”ni gözlemlediğimizi, bu alanlarda ortaya çıkan açı farklarını gündeme taşıdığımızı belirtiriz. Bu çerçevede geçmişte “Dünyevileşme”, “Meşrulaştırma” vs gibi kapak dosyaları yaptık.
Kimi zaman, abartılı biçimde bir felsefi ekol ile de ilişkilendirilen bu konular İslam’ın yabancısı değil. Kur’an’a bakıldığında da insanın din ve Yaratan ile ilişkisindeki iman ve itmi’nanına da, zihni dağınıklığına da işaret edildiğini görürsünüz.
Bunu kimi zaman geçmiş ümmetler planında bildirir Kur’an, kimi zaman bizzat İslam’ın ilk tebliğ yıllarında ortaya çıkan iman - insan problemlerinde ortaya koyar.
İslam’ın ilk tebliğinden bu yana geçen zamanda da, hem Kelam ilmi, hem felsefe tartışmalarında çeşitli düşünce ekollerinin oluşumu, bu konular etrafındadır.
Bugün gençlerde - insanlarda kaygı verici bir inanç problemi var mıdır, yoksa kırıntılar medya konusu olduğu için mi kaygı verici boyutta gözükmektedir, bu tartışılabilir.
Ancak, inanç noktasında her insanın kendi içinde bir itmi’nan - doyum araması, zihnini durultmaya çalışması, bu alanda gedikler oluşmuşsa bundan dolayı sancı duyması tabiidir. İman hiç kuşkusuz gönül duruluğu ister. Bunun genci de yaşlısı da yoktur. Nice gönül dünyası durulmuş genç varken, nice kafası durulmamış ileri yaşta insana rastlanabilir. Bu yaş meselesi değil, düşünce silsilesinin nasıl ilerlediği ya da ilerlemediği meselesidir.
1998 yılının Şubat ayında Altınoluk “Düşünceye Çağrı” kapağı ile çıkmış. O sayıda bendeniz de “Düşünce insicamı” başlıklı bir yazı yazmışım. Aslında o yazı herkesin inşa edebileceği bir düşünce mimarisini ortaya koyuyor. Herkes bir inanç noktasına gelmişse, onun düşünce mimarisini oluşturmak zorunda. Düşünce mimarisi demek, tutarlı biçimde üst üste oturan değerlendirmelerden bir kanaate, oradan da bir imana varmak demektir.
Burada o yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. 1998 Şubat’ındaki Altınoluk’ta, “Düşünceye çağrı” ifadesinin altına Hac suresi 46’nın meali de konulmuş. Şöyle ki: “Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, orada olanları akledecek kalbleri, işitecek kulakları olsun. Ama yalnız gözler kör olmaz, fakat göğüslerde olan kalbler de körleşir.”
Kalbleri körleştirmemek lazım. Akledecek kalb, işitecek kulak, görecek göz... Bunlar bir araya gelirse, imana götüren insicamlı bir düşüncenin de olmazsa olmazları temin edilmiş olur. Gelin şimdi bir düşünce yolculuğuna çıkalım:
“Kur’an insanı düşünmeye çağırır. Düşünce ise, insicam ister. Ancak insicamlı düşünce anlamlıdır, gerçekten düşünce haysiyeti taşır. İnsicamlı düşünce, her kademesi üst üste oturan düşüncedir. Birbirini takip eden, bütünleyen, arada boşluklar bırakmayan ve sonunda bir sistem yapısı kazanan düşüncedir. Kur’an insanı böyle bir düşünceye çağırır. Bizzat kendisi, böyle bir sistemli düşüncenin koordinatlarını (iltisaklarını, bağlantı noktalarını) verir. Kur’an’a bu açıdan baktığınızda, âdeta elinizden tutup, sizi bir yerlere götürdüğünü hissedersiniz. Adeta yürümeyi, yol almayı öğretir size tefekkür ikliminde... Önce şu basamağı çıkacaksın, sonra şunu, sonra şunu şeklinde...
Kur’an’ın bu öğreticiliğini en çok akide dünyasında görmek mümkündür. Akide ise, insanın dünya görüşünün üzerine inşa edileceği temel aksiyonları belirtir. İnsanın dünyadaki konumunu anlamlı kılan ölçülerdir bunlar...
Kur’an’ın düşünce çağrısı, temelde, insana, dünyasını sağlıklı değerler üzerine kurma çağrısıdır. Kendisini kuşatan varlık âlemini birbirini bütünleyecek tarzda yerli yerine koyma çağrısıdır. Bir bakıma “Sen ancak böylece gerçek anlamda insan olabilirsin” demektir.
Gelin isterseniz, Kur’an’dan süzülmüş böyle bir düşünce seyahati yapalım. Bakalım insanın yolu nerelere uğrayacak?
Bir âlem var çevremizde... Renk renk çiçekler var aynı toprak üzerinde biten? Bu topraktan bu farklı renkler nasıl süzülüp de çıkıyor? Tohumlara bu farklı renkler nasıl yazılıyor? Aynı topraktan tatları nâmütenâhî ölçüde çeşitlenmiş meyveler nasıl oluşuyor? Gök nasıl yükseltilmiş sütunsuz? Yer nasıl serilmiş? Âlemler denince nasıl bir genişliği düşünmek lâzım? Bunlar nasıl oluşmuş? Dağların anlamı ne, denizler neden oluşmuş? Renk ne? Neden renkler var? Yıldızlar, ay, güneş niçin var, nasıl oluşmuş? İnsanın tohumu, bir damlacık su? O bir damlacık suda, göz nasıl saklanmış, kulak, beyin, el, parmak uçları, ayak parmakları, kalb, mide, akciğer, karaciğer nasıl saklanmış... Bunlar sonra sonra nasıl insicamlı bir şekilde dağılmışlar insan vücuduna? Yürek bunca yıl nasıl atıyor? Mide neden kasılıp açılıyor? sinirler, damarlar nasıl ağ gibi örülmüş vücutlarımızda? Bunca hayvanat nasıl çeşitlenmiş, niçin çeşitlenmiş?
İşte kendine, yeryüzüne, gökyüzüne, bir tek çiçeğe, böceğe, bülbülün kanat renklerine bakıp da bunun kendiliğinden olabileceğini düşüneni, düşünce insicamından yoksun görüyor Kur’an... Hayır, bütün bunlar, Yaratıcıyı kabul etmeyen bir düşünce ikliminde izah bulamaz. Orada düşünce ikinci adımda iflâs eder?
Böyle bir Yaratıcının varlığına inanıp da, bu âlemi boşuna, anlamsız, gayesiz, hatta saçma bir şekilde yarattığını düşünmek de bir düşünce insicamsızlığıdır.
Aynı şekilde, Yaratıcının yaratma işinden sonra bir kenara çekilip atalet içine düştüğünü düşünmek de... Neden ataleti seçsin Yaratıcı? İnsan neden atalet izafe etmek ister Yaratıcıya... Yaratıcı ile bağlarını koparmak için mi? Bu nasıl mümkün olur? Bir an Yaratıcı ilişkisini kesse insanla, insanın hali nice olur?
Mutlak bir Yaratıcı olduğuna inandığı halde O’nun kudretinin her şeyi dilediği gibi belirleyebileceğini içine sindirememek de... Yaratıcın iradesini doğru-yanlış, isabetli-isabetsiz gibi yargılamaya kalkmak da...
Yaratıcının mutlak kudret sahibi olduğuna inandığı halde, bu kudrete başkaldırmaya yeltenmek de...
Bütün bunlar, düşünce insicamının dışında ve sadece abesle iştigaldir...
Yaratılışına mani olamayan insanın, Yaratıcıya başkaldırması, O’nunla güç yarışına girmesi, kendinde yaratıcılık vehmetmesi, yani kendini tanrılaştırmaya yeltenmesi ne kadar anlamsızdır. Gözlerinin görmesine isyandır bu, kalbinin atmasına, beyninin düşünmesine, elinin yazmasına, dilinin konuşmasına isyandır. Yaratıcıya başkaldırmak, o kadar düşünce insicamının dışına çıkmaktır ki, insan, önce kendi varlığıyla savaşmalıdır tutarlı olmak için... Albert Camus, “tek yol intihardır başkaldıran insan için” diyor... Yani kendi var oluşunu inkâr...
İnsanın varoluşunun, kendi dışında bir irade ile gerçekleştiğini düşünememek de, gerçeği görmemek, yani bir düşünce zaafıdır. Hiçbir insan kendini yaratmadı çünkü. İnsanın varoluşunun tamamen bir Yaratıcının dilemesine bağlı olduğunu anlayamayan, insicamlı bir düşünce geliştiremez.
Yaratılmış tüm varlıklara bakıp da, insanın yaratılışının farkını farkedememek de, bir düşünce sığlığıdır.
Buradan bir adım daha atarsak, insanın farklılığının, onun yaratılış misyonunu da farklılaştıracağı noktasına varırız insicamlı bir düşünce çizgisinde...
Ve Yaratıcının insanla ilişkisinin özel bir nitelik taşıdığını idrake...
Eğer Yaratıcı insana özel bir misyon yüklemişse, bunu ona bir şekilde bildireceğini düşünmeye...
Yani mesaj taşıyan bir varlığa, bir Peygambere ve bizatihi mesajın varlığına inanmaya...
Eğer insan, varlığını anlamlı buluyor ve varlığını borçlu olduğu Yaratıcısı ile ilişkisi bulunduğuna inanıyorsa, O’na karşı çok özel hisler beslemesi gerektiğini kavramaya...
Eğer Yaratıcı, kâinatı ve insanı boşuna yaratmadıysa, insan ve evrenle ilişkisi devam ediyorsa, ve insanın yaratılışının özel bir anlamı varsa, bu çerçevede Yaratıcıdan insana özel mesajlar gelmesini beklememek düşünceyi bir noktada dondurmaktır. Mesaj gelmişse ve onun Yaratıcı katından geldiğine inanıyorsa, onu önemsememek, o mesajlar insana, hayatı için bir takım ölçüler getiriyorsa, onları tartışmak, didiklemek, unutmak, ihmal etmek, kendisinin varlık sebebi olan Yaratıcı ile ilişkileri savsaklamak anlamına geleceği için düşünce insicamına darbe vurmaktır. İnsanın kendi misyonu ile savaştır bu.
Yaratılışını belirleyemeyen insanın, kendisine yaratılış gayesine aykırı misyonlar edinmesi ne kadar saçmadır. Aynı şekilde, yaratılışını kendisi belirlemediği halde, kaşına, gözüne, rengine, kanına kutsiyetler atfetmesi, onlarla başka insanlara karşı üstünlük taslamaya kalkması, düşünce ikliminde saçmalıklara yelken açmanın görüntüleridir.
Yaratıcıdan insana mesaj taşıyan özel bir görevli, yani Peygamber’in konumuna inandığı halde, onu bir hayat rehberi olarak görmemek... Onun yerine, Yaratıcı ile hiçbir özel irtibatı bulunmayan başka rehberler ikame etmek... Peygamberin konumunu irdeleyip, tartışmak... Yaratıcı ile, “neden onu seçtin de falancayı seçmedin?” diyerek eleştirmeye kalkışmak...
Hazreti Muhammed’in Allah’ın elçisi, Kur’an’ın da Allah’ın insana mesajı olduğuna inandığı halde, bunların Yaratıcı’dan getirdiği mesajı öğrenmemek, hayatına yansıtmamak, ihmal etmek, unutmak, tozlanmaya terketmek, onun yerine başka değerler ikame etmek, Yaratıcı onlara kıyamete kadar ömür biçtiği halde, onların çağlar içinde eskidiğini düşünmek... Bunlar, Yaratıcı ile başlayan düşüncede teklemelerdir. Düşünce geriye sarılacak ve Yaratıcı’dan itibaren yeniden test edilecektir. Nerede gedik verdi insicamdan? Nerede zigzag çizdi?
Ve bu düşünce insicamı, “insanın sonu nereye?” sorusunun doğru cevaplandırılması ile tamamlanacaktır. Ölmemek elinde değil insanın. İnsan bunu bilir; çünkü ölümü yaşar... Ölmemenin elinde olmadığını bildiği halde, ebediyyen yaşayacakmış gibi hesaplar yapmak, bir düşünce yanlışıdır. Ölüm ötesinde neler olacağına kafa yormamak aynı şekilde, dünyada ebedi kalma saplantısının yol açtığı bir düşünce inkırazı... Yaratıcı ile insan arasında bir ilişki varsa, bu kâinat, bu ilişkinin sınanma alanı ise, bunun sonuçlarının değerlendirileceği yeni bir âlem olmayacağını sanmak, düşüncede insicamın katlidir...
Yaratılıştan ölüme ve ölüm ötesine yönelen bir izahlar silsilesi, ancak Kur’an ikliminde şekillenmiş insicamlı bir düşünce ile anlamlı, sağlıklı, gerçekçi, doğru ve tutarlı olabilir. Kur’an bu düşünceyi arıyor. Kur’an, insan zihnini böyle bir düşünce iklimine yelken açabilecek şekilde eğitiyor. Zihnini ve kalbini Kur’an’a veren, böyle bir düşünce ikliminin insanı olur. Kur’an’dan kopan düşünce ise, bir noktada insicamını kaybetmeye mahkûmdur. Çünkü Yaratıcı, sinirlerin, dokuların, görünen görünmeyen tüm değerlerin Rabbidir, belirleyenidir... İş bir noktada, Yaratıcının konumunu kavramaktan başlıyor... Geriye kalan tüm düşünce sistemi, onun etrafında örgüleniyor. Düşüncenin en merkezine Allah’ı koyarak varlığa bakmak... İşte bütün mesele...”
 (Ahmet Taşgetiren 1998 - Subat, Sayı: 144, Sayfa: 003)

İslam’ı Anlamak, ve Doğru Anlamak
Altınoluk’un 2014 – Ekim sayısı... Kapağında Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellemin bir sahabiye söylediği “Kalbini yardında mı baktın?” sözü var. İslam anlayışlarındaki kimi sapmalara ve o sapmalar üzerine icra edilen vahşete işaret ediliyor o sayıda.  
O sayının “İslam’ı doğru anlamak” konusunu vurgulayan “sunuş” yazısını paylaşmak istiyorum sizlerle. Bugün gençlerin dünyasında din konusunda savrulmalar üzerinde durulurken, bu meselenin de hayati önem taşıdığını unutmamak lazım. İşte o sunuş yazısı:
“İslam’ı anlamak ve doğru anlamak.
Anlamak ne kadar hayati ise, doğru anlamak da o kadar, belki hatta daha hayati.
Gıdanın miktarını ayarlamak, ilacın dozunu bilmek gibi bir şey bu.
Bunun ne kadar hayati olduğunu, bizim nesillerimiz de, İslam coğrafyasında yaşanan hadiselere bakıp anlayabiliyor.
Kaldı ki, “Doğru anlama” işi, bütün zamanlarda hayati değerini korumuş.
Bir Kur’an ayetini Hazreti Ali’yi katletmek için gerekçe haline getirebilen çılgınlık, tam da İslam’ı doğru anlamanın hayatiyetini ortaya koyuyor.
Bir başka sapkınlık, Rasulul­lah’ın en yakın dostlarına sövmeyi ibadet haline getirebiliyor.
Başka, başka, başka sapkınlıklar...
İşte oralardan nerede ise bilcümle Müslümanların üzerine küfür damgası vurmaya kadar uzanıyor.
Küfür damgası ve canının, malının, ırzının helal hale getirilmesi...
Fitnenin karanlık geceler gibi çökmesi Müslümanların üzerine.
Bunu belki bir zaman küçük küçük ortamlarda yaşadık. Bir gün, Kur’an’dan üç ayet öğrenen evladın anasını – babasını küfürle itham ettiğini gördük.
Sonra örgütleniyor sapkınlık ve güç kullanmaya başlıyor. Bazan devlet oluyor.
Ondan sonra gelsin, “İslam adına” diye başlayan insafsızlıklar serisi.
İnsafsızlığın en katmerlisi, bizatihi İslam’ın muazzez şahsına yöneliyor. Çünkü asla İslam olmayanı, İslam’ın asla tasvip etmeyeceği şeyi, İslam’a nispet edilmesi başlı başına İslam’a karşı zulüm niteliğinde olanı İslam’ın üzerine yükleniyor.
Ondan sonra Müslümanlar, üzerlerine düşürülen vahşet tortularını silmek için uğraşıp dursunlar.
“Bu işin ahiret hesabı nasıl verilir?” sorusunu sorar mı bu sapkınlığın ve kıyıcılığın mimarları?
Allah’ın huzuruna nasıl çıkar bu dosyalar?
Allah’ın Rasulü’nden utanmaz mı bu işlerin içine girenler?
Altınoluk bu sayısına kapak dosyası olarak “Büyük Fitne”yi aldı. “Tekfir ve cinayet sapkınlığı”nı...
Rasulullah’ın büyük sorusunu koyduk kapağımıza:
“Kalbini yardında mı baktın?”
Demek istiyor ki Allah Rasulü sallallahü aleyhi ve sellem:
“-Birisinin imanı hakkında hüküm vermek gerekirse, kalbinde olanı bilmek zorundasın. Gücün yetiyorsa yar da bak, orada iman mı var, başka bir şey mi, eğer onu kontrol etme imkanın yoksa, kimsenin üzerine küfür damgası vurup, canını almaya kalkma.”
Gıybeti yasaklamış İslam, mü’min kardeşini yüreğinde öldürüp, sonra da ağzında çiğneme etini, demiş. Gıybet, yani mü’min kardeşini gerçek bile olsa hoşlanmayacağı şey ile anmak.
Gıybet ne kelime, birbirine karşı yokediciliğe soyunan bir karakter bozulmasından söz ediyoruz.
Geldik dayandık buralara. Bir yanda İslam’ın rahmet iklimine muhtaç insanlık, öbür yanda bu muazzez dini, terör gölgesine sokan çarpıklıklar...
Bu işin içinden çıkmalıyız.
Kur’an’ı, Rasulullah’ın şerefli izini en nezih muhtevasıyla insanlıkla buluşturmanın, çağımız ya da bütün zamanların Müslümanları için hayati bir sorumluluk haline geldiğini bilmeliyiz.
IŞİD MIŞİD gibi yapıların, dünyanın gerçek zalimlerini gizlemek için kullanıldığını da idrak etmeliyiz.”

 

Yorum Yazın

Facebook