Erdemli Toplumun İnşasında Temel Kurallar

0
Erdemli Toplumun İnşasında Temel Kurallar - Kerim Buladı
- Sayfa : 15

“İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.”
Mâide Sûresi, 2. âyetin bir bölümünü teşkil eden bu mesaj, Kur’ân’ın, kendisine inananlara yüklediği en önemli sorumluluklardan biridir. Yukarıda âyette zikredilen öğretiler, Kur’ân’ın istediği mümin şahsiyetin oluşmasında ve temiz bir toplumun inşasında en temel kriterlerdir. Âyette zikredilen “birr”, “takvâ”, “ism” ve “udvân” kavramları, belki de son vahiy olan Kur’ân’ın hedefini en iyi açıklayan ve nasıl bir insanlık ve sosyal hayat istediğini izah eden kapsamlı terimlerdir. Kur’ân, barış ekseni üzerinde herkesin birbirine yardımcı olduğu, düşmanlıklardan uzak ve her şeyden önce takva bilincini kuşanmış bir cemiyet istemektedir. Meselenin daha iyi anlaşılması için âyette zikredilen bu kavramların üzerinde durmakta yarar vardır.
1) Birr
“El-birru”; doğruluk, doğru sözlülük, sıdk, itaat, iyilik, hayır, Allah’a yaklaştıran hayırlı amel, itaat etmek, lütufkâr davranmak, itaat etmek, boyun eğmek, hürmetkar davranmak, yeminine bağlı kalmak, sadık, temize çıkarmak, insanlara ihsanda bulunmak, ikram, her hayırlı iş, anaya-babaya itaat etmek gibi anlamlara gelir 1
“el-Birru” kavramını sözlük anlamlarına göre değerlendirdiğimizde Allah Teâlâ, müminlerden iyilikte, sadakatte, hayırlı işlerde yardımlaşmalarını istemektedir. Onlara sözlerinde sadık olmalarını, birbirlerine karşı hürmetkar davranmalarını, ana-babalarına itaat etmelerini ve özü sözüne uygun bir cemaat oluşturmalarını emretmektedir. Kısaca belirtmek gerekirse Allah Teââlâ müminlerden, kendisine itaat eden sadık ve günahlardan arınmış bir toplum bina etmelerini murat etmektedir.
2) Et-Takvâ
“Et-takvâ”; sakınmak, bir şeyi korumak, muhafaza etmek, bir şeyi bir şeye karşı korumak, himaye et-mek, bir şeye karşı koruma sağlamak, tehlikeden, bir şeyden sakınmak, kendini korumak, tedbirli olmak, kedisine eza ve zarar verecek şeylerden korunmak, gibi anlamlara gelen “vekâ-yekî-vikâyeten” kökünden türetilmiştir. Takvâ, Allah’tan korkma, helal ve harama dikkat etme, nefsi, kendisinden korkulan şeye karşı muhafaza içine almak manasını içerir. Takvâ kavramının terim anlamı ise, “günaha girmeye sebep olacak şeylerden nefsi korumak” demektir.2
Takvâ kavramı, Kur’an’ın anahtar kavramlarından biridir. Allah Teâlâ, İnsanın hususi anlamda mümi-nin, bütün dünyevi ve uhrevî fillerini takva temeline göre düzenlemesini istemektedir. Bu öneminden do-layıdır ki, takvâ kelimesinin kökeni olan “el-vikâye” mastarı, çeşitli türevleri ile birlikte Kur’ân’da 258 yerde geçmektedir.3 Bu durum, takvâ kavramının Kur’ân’ın semantik yapısı içerisinde çok önemli bir yer tuttuğunu gösterir.
İttikâ, Allah Teâlâ’dan korkmak, haramdan ve şüpheli şeylerden sakınmaktır. Böyle bir duruma takvâ, bu sıfatı taşıyan kimseye de muttakî denir. Muttaki olan bir zat, emin, itimada layık bir insan demektir ki, kendisinden hiçbir kimseye zarar gelmez. Müslümanlık nazarında insanlar, esasen birbirine eşit olup imtiyazları ancak takva itibariyledir.4
Muttaki, Allah’a derin saygısı olan kimsedir. Allah’a saygı duyan kimseler, O’nun kullarına ve onların haklarına da saygı duyarlar. Bu yüzden Kur’ân, takvanın hâkim olduğu bir toplum düzeni istemektedir. Bunun yolu da mü’minlerin takva konusunda birbirlerine yardımcı olmaları ile mümkündür. Haramlardan kaçınma, farzları yerine getirme, adâleti hâkim kılma, kardeşlik hukukunun korunması, hayrî hizmetlerin yapılması, günahlardan kaçınılması, ibadetlerin yerine getirilmesi hususunda birbirlerine yardımcı olmaları Kur’ân’ın müminlere yüklediği en önemli görevlerdir. Bu temel kurallar yerine getirilmeden erdemli bir toplumun inşası ve muttaki bir şahsiyetin oluşması mümkün gözükmemektedir. Zira İslam cemiyeti ve buna bağlı olarak tesis edilen İslam medeniyeti takvâ temeli üzerine kurulmuş ve şekillenmiştir.
Takvânın, bütün dini ve ahlâki görevleri yerine getirmek, din ve ahlâkın sakıncalı bulduğu tutum ve davranışlardan kaçınmak anlamını içeren bir tarif de yapılmıştır ki, buna göre âyetin anlamı düşünüldü-ğünde müminlerin, toplumda kötülüklerle mücadele ve toplum düzenini bozan girişimleri önlemede bir-birlerine yardımcı olmaları büyük önem taşımaktadır. Allah’ın buyruklarına sarılıp yasaklarından titizlikle kaçınmayı ifade eden takvâ, adaletin, sabrın, feragatin, kanaatin, zühdün, merhametin ve kısaca bütün faziletlerin temelini oluşturmaktadır.
Sosyal hayatın düzeni içinde adaletin gerekliliği göz önüne alınacak olursa, takvânın, artık sadece ferdî ve vicdani fazilet değil, aynı zamanda toplumsal düzenin de bir gereği olduğu ortaya çıkar5. Bu haliyle takvâ, bireyin ve ailenin de hayatını tanzim edecek önemli bir düsturdur.
3) İsm
Günah, masiyet, suç, kabahat anlamlarını içeren “ism” kelimesi, günahın içine düştü, manasını ihtiva eden “esime-ye’semü” kökünden gelir, çoğulu, “âsâm” dır. Sevabı geciktiren ya da yavaşlatan fiillerin adıdır. İsm; helal olmayan şeyi yapmaktır. Kumara, içkiye, yalana ve günahın cezasına da ism denilmiştir.6
Bu kelime “birr”in zıddı olarak kabul edilmiştir. “Birr”, nefsi emîn ve mutmain eden (vicdanı rahatlatan ve zevk veren), isim ise, kalbini tırmalayan şeydir. İsim, şer’an ve tab’an kaçınılması vacib olan şeydir. İsim, ceza verilmesini haklı kılan günahtır. Onunla ancak haram olan şeyler kastedilir. “Zenb” ile aralarında fark vardır. “Zenb”, bilerek ve bilmeyerek yapılan günah, “ism” ise, bilerek işlenen ve faili cezaya hak ka-zandıran günahtır. İsim, medeniyetleri bozan her bir ameldir.7
Bütün bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere, Allah Teâlâ, müminlerden şer’an günah sayılan fiillerin işlenmesinde birbirlerine yardımcı olmamalarını, içki, kumar, yalan gibi haramlardan kaçınmalarını ve bunların yapılmasına ve yayılmasına destek çıkmamalarını istemiştir. Günah, toplumları bozan, huzur ve sükûnu ortadan kaldıran bir eylemdir. Günah, ahlaki meziyetlerle donatılmış, dürüst ve vicdanlı bir toplumun oluşmasının önünde en büyük engeldir. Medeniyetleri yıkan, semavî ve arazî âfetlerin gelmesine vesile olan günahlardır.
4) Udvân
Düşmanlık etmek, düşmanca tavır almak, zulmetmek, saldırmak, saldırıda bulunmak haddi aşmak, manalarına gelen “’adâ” kökünden türeyen “udvân” kavramı, düşmanlık, saldırganlık, husumet, adaleti terk etme veya adaleti yerine getirmede ihmalkârlık gösterme anlamındadır.8
Bu anlamlar çerçevesinde düşünüldüğünde Mâide Sûresi, 2. âyette Allah Teâlâ, müminlerden birbirlerine husumet beslemede, düşmanlıkta, zulmetmede, saldırmada, adaleti uygulamamada, düşmanca hareket etmede birbirlerine yardımcı olmamalarını talep etmektedir. Kısaca belirtmek gerekirse, yukarıda anlamı verilen âyette Allah Teâlâ, müminlerden kardeşçe yaşamalarını, erdemli bir toplum inşa etmelerini, güzel ahlakı, adaleti hâkim kılmalarını, birbirlerine adâvet ve günahta yardımcı olmamalarını istemiştir. İktisadi ve sosyal alanlarda müminlerin birbirlerine yardımcı olmalarının zarureti ortadadır. Yukarıdaki âyet, manevi alanda; ibadetlerin yerine getirilmesinde, haramlardan kaçınma ve günahlardan uzak durmada da müminlerin, aralarında tesânüdü gerçekleştirmelerinin gerekliliğine bariz bir şekilde işaret etmektedir. Ayrıca Müslüman toplumun tesisinde bu kuralların zaruretine tembihte bulunmaktadır. Allah en iyisin bilir.
Dipnotlar: 1) Rağıb el-İsfehânî, Müfredâtü Elfâzi’l-Kur’ân, Şam, tahk. Safvan Adnan Dâvûdî, Dâru’l-Kalem, Beyrut, 2011, s. 114; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabiyyi, Beyrut, 1999, I, 370-372; Asım Efendi, Kamus Tercümesi, Asitane Yayınları, İstanbul, ts. (tıbkı basım) III, 950-951. 2) İsfehânî, a.g.e., s. 881; İbn Manzûr, a.g.e., XV, 377-380. 3) M. Fuad Abdulbaki, Mucemü’l-Müfehres li Elfâzi’l-Kur’ân’il-Kerîm, Çağrı Yayınları, İstanbul, ts. s. 758-761. 4) Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Bilmen Yayınevi, İstanbul, ts. s. 473. 5) Mustafa Çağrıcı, İslam Ahlâkı, İlmihal, Divantaş, Ankara, 2001, içinde, s. 496. 6) İsfehânî, a.g.e., s. 63; İbn Manzûr, a.g.e, s. I, 74-75. 7) Hasan Basri Çantay, Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, Ahmed Said Matbaası, İstanbul, 1974, Mâide, 2. âyetin izahı, I, 155-156. 8) İsfehânî, a.g.e., s. 553-554.

 

Yorum Yazın

Facebook