Hangi Kapıya

0
Hangi Kapıya - İdris Arpat
Sayı : 358 - Aralık 2015 - Sayfa : 21

Allah Teâlâ, başta Fatiha sûresi olmak üzere, Kur’ân-ı Kerim’in hemen her yerinde zatını anlatıyor. Esmâ-i Hüsna’sıyla anlatıyor, dış dünyaya (âleme) işâret ederek, yarattıklarıyla anlatıyor, ve insana vicdanından seslenerek anlatıyor.

Niçin anlatıyor? Maksad-ı ilâhî nedir? İnsana neden bu kadar kendini anlatıp duruyor? İnsanı, kendi zâtı karşısında nasıl konumlandırmak istiyor?
Bu soruların çok önemli sorular olduğunu düşünüyorum ama cevabı nasıl verilir bilmem. Belki de Allah Teâlâ’nın insanı yaratış maksadı, insana bakışı bu cevaplarda gizli. İnsanın saadeti, dünyasının da ahiretinin de cennete dönüşmesi bu cevaplarda saklı olabilir.
Belki de Allah Teâlâ insanı kendisiyle (isim ve sıfatlarıyla) meşgul ederek çok yüksek bir hayata çekmek istiyor. İnsan yeryüzünde sadece fizikiyle değil aynı zamanda gönlü ve ruhuyla da yaşasın istiyor. Yani insan “yükselsin ve yücelsin” istiyor. Yükselsin ve yücelsin ki Yüce Allah’a muhatap olabilsin. Yüce Yaratıcıya muhatap olarak yaşayan bir insan “insanlığın şansı” olsun.
Allah (c.c.) zatını anlatıyorsa insanın da O’nu anlamak diye bir meselesi var demektir. Çünkü hitap doğrudan doğruya insana, bilhassa Müslümanadır. Sürekli Kur’ân okuyan insan sürekli Allah Teâlâ’nın zatını anlatmalarıyla karşılaşacak ve O’nu anlamasının çok önemli bir vazife olduğunu düşünecektir. Kur’ân’ı en azından meâliyle okuyan bir müslümanın bunu düşünmemesi mümkün değildir.
İnsanı en iyi bilen Allah Teâlâ (Mülk sûresi, 14) sürekli zatını anlatıyorsa insanın da O’nu bilmesi tanıması unutmaması ekmek gibi, su gibi, hava gibi bir ihtiyaç demektir. İnsanın ruhunda sürekli bir Allah’a yakınlık özlemi vardır. Allah Teâlâ’nın anlatılması bu hasreti gideriyor olabilir. Aksi takdirde insanın kendisi olarak kalması, fıtratını bir bütün olarak yaşaması mümkün olmayacaktır.
Bir ayet-i kerimede, Allah Teâlâ’yı unutanlar söz konusu edilerek “Allah’ı unuttular, Allah da onlara kendilerini unutturdu” (Haşr sûresi, 19) buyurulur.
Açıktır ki, bu âyet-i kerimede kişiye “kendisinin unutturulması”, Allah’ı unutmuş olmasının bir cezası olarak zikredilir.
Peki, “insana kendisinin unutturulması” ne anlama geliyor?
İnsanın yaratılış gayesini, temel vazifelerini, ana misyonunu unutması anlamına mı geliyor? “İnsan yaratılış gayesini unutmadığı takdirde, bir bütün olarak fıtratını yaşadığı zaman insandır” mı denilmek isteniyor? Yoksa, “âlemin her bir tarafından esmâ-i ilâhî pırıltılar hâlinde ‘dışa vurup dururken, insanda ki bu gaflet nedir” mi deniliyor?
Kendini unutmayan insanla unutan insan arasındaki fark nedir?
Okuduğumuz âyet-i kerimeler, âlemdeki her bir varlığın bir işaret parmağı gibi Allah’ı göstermesi, “vicdanımızdan sürekli Allah’ın nidasının gelmesi” insana sürekli Allah’ı (c.c.) düşündürüyor. Bu durum, Allah’ı unutmamaya insanın çok ihtiyacının olduğu neticesine götürüyor. Yoksa Allah (c.c.) neden kendini anlatıp dursun?
Allah Teâlâ “ganiyyun ani’l âlemin” olduğundan (Âl-i İmrân, 97) bu anlatımlar kendisi için olamaz. İnsan içinse, insanın Allah Teâlâ ile sürekli meşgul olmasının ona ne kazandırdığının mutlaka bilinmesi gerekiyor.
Her halde Kur’an’a ve Sünnet’e ayarlı bir hayâtın alt yapısı budur. Allah (c.c.) unutulmazsa O’nun bizden neler istediği de unutulmaz.
Sonra bizim O’nu sürekli hatırlamamızı mümkün kılacak bir dünyanın kurulması mümkün olacaktır. Öyle bir dünya ki, orada bütün yollar Allah’a çıkacaktır.
Allah (c.c.) bilgisi ve Allah düşüncesi bizi O’na hayran kılar. Hayranlık sevgi ve saygı duyguları içinde yaşayıp durmaktır. Yaşama sevincine, kulluk iradesine, ne bekliyorsak o kapıdan bekleme hasletine ermektir. Artık dikkatimiz sadece ve sadece kulluk yaptığımız kapıdadır. Bu kapı hem merhametli, hem kudretli bir kapıdır. Hep bizden yana, hep dost bir kapıdır. İlgisiz kalmayan, istismar etmeyen duyarlı bir kapıdır. İşte bu Yüce Allah’ın insana sahip çıkması ve onu korumasına almasıdır. İnsan bu kapıda bulduklarını asla başka kapılarda bulamayacaktır.
İşte bu imkânlar, bu kudretli kapıya kulluktur ki Müslümanı şahsiyetli yapar. Artık müslümanın dikkati hep oradadır. Gönlü rahattır. Kimseden bir beklentisi yoktur. İnsanlar dünyâsında olup bitenler onu bir dereceye kadar ilgilendirir. Onun asıl diyoloğu şânı yüce Allah iledir.
Başka kapılar hem çok sınırlı hem de bir sürü zaafla malüldür. Artı, kula kulluğa açılan kapılar bizim neyimize?
Beklentilerimiz sadece maddî değildir. Güven duygusu, mutmain olma, gönül şenliği, hüznün asâleti, takdir görme, gelecek endişesinden kurtulma, duygu ve düşüncelerde tertemiz bir kıvama erme hep beklentilerimizdir. Bu beklentilerimiz sanki ekmek ve sudan da öteyedir. İşte bunlar sadece ve sadece o “kudretli ve merhametli kapıya arz edilebilir. Bu kapıyı bulamayan insan, diğer kapıların zaafını bildiğinden problemlerini içine atarak bunalım uçurumlarına sürüklenebilir.
Sonsuz dâvetle bizi hep kendine çağıran, sınırsız lütuf ve ikramlarını gördüğümüz kapıya sırt dönmek bize çok pahalıya mâl olacaktır. Yanlış adrese yönelmemizden doğan boşluğu hiç bir merci dolduramayacak, bütün kapılardan eli boş, boynu bükük ve kalbi mahzun döneceğiz. Artık ya dünya küskünü, ya da düşünce ve histen mahrum “hız ve haz” tutkunu bir robot olup çıkacağız. Başka bir şansımız kalmamış, deniz bitmiş, yollar kesilmiş olacaktır.
* * *
İnsanın taleplerine Allah’tan gayrısı asla cevap vermeyecektir. Yaratanından kopmuş olmanın meydana getirdiği boşluğu yaratılan nasıl doldursun! İnsanın mutmain olması kolay gerçekleştirilecek bir şey değildir. Zâten bir bütün olarak insanı tanımak çok zordur. Tanınmayan bir muammanın istekleri nasıl karşılanacaktır?
Batılı insanın hâl-i pür-melâli ortadadır. Sınırsız Yüce Kudrettir ki, yarattıklarının pek çoğundan üstün kıldığı şaheserinin taleplerine cevap verebilir. İşte “ve iyyâke nesteîn / ve ancak senden yardım dileriz” âyet-i kerimesi bu gerçeğin Kur’ân diliyle ifâdesidir.
İnsanın dört bir yanının Yüce Allah’ı gösteren işâretlerle dolu olması, dikkatin Yüce Yaratıcıya yönelmesini ve hep O’na dönük durmasını mümkün kılıyor. Yönümüz nereye dönükse dikkatimiz hep oradadır. Bu dikkatten çok renkli çok cazip bir hayat anlayışı doğacaktır. Zira Kur’ân, iç ve dış dünyâmız, ilim ve araştırma âlemi sınırsız tecellilerle doludur. İnsan artık bu tecellîlerle meşguldür. Böyle bir hayat Batı tarzı bir hayattan çok öteyedir. Maddî kalkınmayı da içinde barındıran bu hayat telakkisi ruhsal ve kalbî itmi’nân ile doludur. Artık hayatın sıkıntısı gitmiş, yüksek heyecanlar insanın hayatını doldurmuştur. İnsan artık kemâl-i ilâhînin hayranıdır. Hep daha yüksek hisler, daha yüce mertebeler ister. Bu Arz’dan Arş’a, âlemden Allah’a bir yolculuktur. Yolculuk sürekli değişiklik, sürekli yenilik getirir. Bu durum insan fıtratının istediği bir şeydir. Bu bir mutluluk atmosferidir. “Saâdetin çeşmesini Allah açar, Allah kapatır” sözünü böyle de anlayabiliriz.
İnsanın tek şansı vardır: Allah kapısına dönük durmak ve bu hâli sürdürme gayreti içinde olmaktır. Gayrısı, harcanıştır.
Sözün burasında şu meallere kulak verelim:
“Öte yandan Rabbimiz Allah’tır” diyen, sonra da dosdoğru çizgide yaşamak kararlılığı gösterenlere gelince: Onlara melekler sürekli inerler (ve derler ki): ‘Gelecekten dolayı kaygı duymayın, geçmişten dolayı da mahzun olmayın! Haydi sevinin size vaadolunan cennetle!’”
“Biz bu dünya hayatında sizin dostunuzuz, ahirette de öyle. Orada size canınız ne çekiyorsa o var, orada siz ne arzu ediyorsanız o sizin, tarifsiz bir bağış ve eşsiz rahmet kaynağı olan (Allah) tarafından bir ikrâm olarak...”
“Allah’a davet eden, dürüst ve erdemli davranan ve “Elbette ben kayıtsız şartsız Müslümanlardanım, Allah’a teslim olanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kim olabilir.”
“Madem ki iyilik de bir olmaz kötülük de (o hâlde) sentezini en güzel biçimde savun; bak gör o zaman seninle arasında düşmanlık olan biri bile sanki sımsıcak bir dost oluverir.”
“Ne ki bu (meziyete) sadece sabırda direnenler ulaşabilir; yine buna ancak kendine büyük bir pay ayrılanlar ulaşabilir.”
“Ve eğer şeytan tarafından ısrarlı bir ayartmaya maruz kalırsan, hemen Allah’a sığın. Çünkü o her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.” (Fussilet sûresi, 30-36)
Ayet-i kerîmeler başka söze hâcet bırakmadı sanırım.

 

Yorum Yazın

Facebook