HAYATA VE HADİSELERE MÜSLÜMANCA BAKIŞ -4-

0

Mezheblerimiz ve Dînî Hayatımız
“Görüş” ve “gidilen yol” anlamına gelen “mezheb” gerçeği, dini hayatımızın önemli bir meselesidir. “Dinin inanç esaslarını veya amelî hükümlerini anlama ve yorumlama konusunda kendine özgü yaklaşımlara sahip düşünce sistemine ve bu yaklaşımlar etrafında meydana gelen ekolleşmenin ürünü olan ilmî ve fikrî birikime mezhep diyoruz”1. İman esaslarını konu edinen mezhepler itikadî mezhepler, diğerleri de fıkhî mezhepler diye isimlendirilmiştir.

Mezheplerin varlığı ve meşrûi­yeti ile ümmetin birliği ve bütünlüğü zarureti bir arada nasıl değerlendirilebilecektir? Mezhepler neden vardır? Olmazsa olmaz mı? İşte bu ve buna benzer soruların zaman zaman gündeme geldiği ya da bilinçli olarak getirildiği bilinen bir gerçektir.

“Kur’ân-ı Kerîm’de içtimâî birlik ve beraberliği bozan ideolojik ayrılıkların, dinin aslını ve temel hükümlerini ortadan kaldırmayı veya etkisiz hale getirmeyi amaçlayan ihtilâfların yasaklandığı kesindir. Bununla birlikte Kur’an, Allah’ın irade hürriyeti verdiği insanlardan oluşan topluluklarda, ihtilâfın vuku bulacağını da açıkça beyan etmiştir. Kur’an’da ayrıca Allah dileseydi bütün insanları aynı inanç ve düşünceye sahip kılacağından söz edilir, fakat onların yaratılış amaçları ve sahip oldukları statü gereği farklı istikametlere yönelecekleri de belirtilir (el-Mâide 5/48; Hûd 11/118-119)2.

Allah Resûlünün hayatında ona kolayca ulaşabilen kimseler için herhangi bir mezheb ihtiyacı söz konusu değildi. Zira dînî bir otorite olarak bu alandaki her sorunun muhatabı O idi ve cevapları da tartışmasız kabul ediliyordu. Fakat Habibullah olan Efendimizin irtihalinden sonra müracaat kaynağı, Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden oluşan metinlerden ibaretti. Herkesin Kur’an ve hadis bilgisi ise aynı seviyede değildi. Bir de anlayış seviyeleri tabii olarak birbirinin aynı olamazdı. Özellikle Kur’an âyetlerinin bir kısmı muhkem yani manası kolayca herkes tarafından anlaşılabilirken, diğer bir kısmı da birden çok manaya gelen müteşâbih âyetlerdi. Bu itibarla sahabenin içerisinde kendilerine soru sorulan ve cevapları makbul görülen 20-30 kadar âlim/müçtehit sahabe ortaya çıktı. İşte mezheplerin ilk nüveleri böylece ortaya çıkıyordu.

İslâm devletinin sınırlarının genişlemesi, zaman geçtikçe yeni yeni hadiselerin ortaya çıkması, herkesin ilim öğrenme imkân ve fırsatının olmaması gibi daha nice sebepler, mezheplerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

İlmî derinliği, güvenilirliği, şahsî yaşantısı, ümmetin hüsn-i zannı ve problem çözücülüğü ile bazı âlimler, müracaat insanı haline gelmiş ve zamanla onun problem çözmedeki usul ve üslûbu, diğer bazı âlimler tarafından da kabul görmüştür. Bu durum, zamanla bir ekol hâline gelmiştir ki, mezheplerin teşekkülü böyle gerçekleşmiştir.

İtikadda yani inanç alanlarımıza dair ümmetin hüsn-i zannına ve itimadına şayan olan ehl-i sünnet mezhepleri olarak Selefiyye, Maturidiyye ve Eş’ariyye ekolleri genel kabul görmüştür. İbâdette, muamelatta, hukukta ve hayatın diğer alanlarına dair amelî mezhepler olarak da Hanefî, Şafi, Malikî ve Hanbelî mezhepleri öne çıkmıştır. Elbette bunların dışında da bazı müctehidler gelmiş ise de ümmet içerisinde yaygınlık ve devamlılık bakımından böyle bir berekete nail olamamışlardır.

Yaklaşık 12 asırlık bir özgeçmişe ve birikime sahip bu ekollerin usulleri takip edilerek, bugün bile nice meseleler çözüme kavuşturulmaya devam etmektedir. Elbette zaman ve mekânın doğurduğu ihtiyaçlar neticesinde yeni bazı meseleler de ortaya çıkmakta ve günümüz âlimleri tarafından bu geleneğin esasları da gözetilerek ve yeni içtihatlar da yapılarak çözümler ortaya konulmaktadır.

Sahih bir ilim ve irfan geleneği içinde doğup büyümüş olan mezhep, tarikat ve meşreplerin, ümmet birliğine bir zararı olmadığı gibi çoğu zaman da bir rahmet tecellisidir. Ancak kimi zaman siyâsî ve kimi zaman da kötü niyetli ve belki İslâm düşmanlarının bilinçli bir projesi olarak ortaya çıkarılan mezhep ve tarikatler de tarih boyunca hep olagelmiştir. Siyâsî, ilmî ve irfânî basiretin zaafa uğradığı kimi zaman ve coğrafyalarda, bu nevi oluşumlar ümmet bütünlüğüne ciddi zarar vermişlerdir. İslâm âlimlerimiz, yaşadıkları dönemler itibariyle ortaya çıkan bu çeşit akımlara gerekli cevapları da vermişlerdir. Bu gruplar içerisinde kimi akımları “sapık fırkalar” olarak ilan etmiş ve kimilerini de artık dinle irtibatı kalmamış dindışı oluşumlar olarak tarif etmişlerdir.

Son zamanlarda ülkemizde de görülmeye başlayan güya “Kur’an Müslümanlığı” ya da “Hadis Müslümanlığı” masum ismi altında mezhepsizlik cereyanı canlandırılmaya çalışılmaktadır. Bu görüş sahiplerinin en bariz vasıfları, geçmiş âlim ve âriflere karşı kimi zaman alaycı ve istihkâr edici saygısız bir üsluba sahip olmalarıdır. Sanki mezhep imamları Kur’an ve sünneti nazar-ı itibara almayan kimselermiş gibi bir algı oluşturma çabasındadırlar. Bu güruhta bulunan kimseler, zamanla kendi arzu ve heveslerine göre Kur’an âyetlerini tahrif etme, hadisleri görmezden gelme ve kendi bilgi ve idrak seviyelerini putlaştırma gibi bir çizgide ilerlemektedirler. Böylelerinden uzak durmalıdır.

İslâmî ilimlerde ictihad edebilecek yüksek bir ilmî seviyeye erişemeyen herkesin ehliyetli âlimlere sorarak dini hayatını sürdürmesi en sâlim yoldur. İlme ve âlime saygısı olmayan, hayatı itibariyle amel, ahlâk ve davranışlarında İslâmî bir fazilet hissedilmeyen, edeb ve nezâketten yana nasipsizlik illetine müptelâ olmuş kimselerin fesahat ve belağatine aldanmamalıdır.

İrfân ve Terbiye Ocağı Olarak Tasavvuf
İslâm, hem zâhir ve hem de bâtın yönüyle kâmil bir dindir. Onun hiçbir eksikliği söz konusu değildir. Bu hakikat, son inen âyetlerle Rabbimiz tarafından kıyamete kadar gelecek olan bütün insanlığa şöylece ilan edilir:

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Sizin üzerinize olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’dan râzı oldum.” (Mâide Sûresi, 3)

Evet, inen âyetler ve Allah Resûlünün beyanları ile tamamlanan İslâm dini, inanç dünyamızı; amel, davranış ve ahlâka dair değer ve prensiplerimizi; tüm varlıkla olması gereken ilişkiler sistemimizi en güzel bir şekilde belirlemiş ve önümüze Hakk’ın rızasına götürecek bir yol haritası sunmuştur. Hakikat bu şekilde beyan edildikten sonra, bunun hayat haline gelmesi, her bir mümin için en temel meselelerden biri olmuştur.

İslâm her yönüyle kâmil bir dindir ve fakat bunu kabul eden Müslüman fert, aynı derecede kemâle ermiş bir kişiliğe sahip midir? İslâm ile Müslüman arasındaki açı farkı, nasıl kapatılacaktır? Tam da bu noktada Müslüman ferdin imanla, İslamla ve ihsan duygusu ile bütünleşme meselesi gündeme gelmektedir. İlmin irfana ve hâle dönüşme süreci, esasen ciddi bir süreçtir. İlim önemlidir ve fakat hiçbir zaman bilmek olmak değildir. İşte İslâm medeniyet tarihimizde bu konuyu gündemine alan ve bu alanda müesseseler kurarak engin bir tecrübe hazinesine sahip olan eğitim ocaklarına kültürümüzde “irfan müesseseleri” ya da daha genel bir ifadeyle “tasavvuf” adı verilmiştir.

Dini yaşama seviyeleri yani dindarlık kıvamı, tek bir seviye değildir. Her alanda derece derece farklı derinlikler ve ulvilikler söz konusudur. İşte tasavvuf, dinin inanç boyutu olan imanda; ibadet, muamelât ve ilişkiler alanı olan İslâm’da ve nihâyet ahlâk ve manevî hâl kıvamının oluşmasında müessir olan ihsan ve irfan duygusunda, kemâle erme yolculuğudur.

İmanda taklidden kurtulup yakîne ermek, diğer bir ifadeyle ilme’l-yakîn’den ayne’l-yakîn ve hatta hakka’l-yakîn kıvamına ulaşmak,

İbâdet, amel ve hizmetlerde ihlası elde etmek,

Muamelât ve her çeşit ilişkide ihsan, istikâmet ve nezaketi kazanmak,

Edeb ve ahlâkta Allah Resû­lü’nün sergilediği zâhir ve bâtın güzelliklerle bütünleşmek,

Kendi hakikatini (marifetü’n-nefs) ve Rabbini tanımak (marifetullah) yolunda mesafeler katetmek,

Şu âlemde kalp gözü körlüğü demek olan âmâlıktan kurtularak kalben dirilmek ve basiret üzere bir kulluğa erişmek,

Takvâ ile Hak katında mükerremiyet (şeref ve değer) kazanıp Yüce Rabbin yakınlığına (kurbiyyete) ve ilâhî muhabbete vâsıl olmak,

Şüphelerden arınmış mutmain bir nefisle, râziye ve marziyye kıvamına nâil olmak,

Her çeşit günah ve mâsivâ kirinden tertemiz olmuş bir kalb-i selîme erişmekle Hakk’ın makbulü olmak,

Her an Hakk’ı zikreden ve yalnız O’na bağlanıp teslim olan bir kul olarak şeytan ve avanesinin sultasından kurtulan kullar arasına girmek,

Kâinâtın ritmine uyup onunla çatışan ve savaşan değil, ülfet eden bir derya gönle sahip olmak,

Ve nihâyet Hak dostluğuna erişmiş ve O’nun rızasına nail olmuş bir güzel kul olmak, tasavvufî terbiyenin yegâne hedeflerindendir.

Tasavvuf bu yönüyle, Müslüman ferdin inşası bakımından vazgeçilmez bir müessesedir. Tarih boyunca bu ocaklardan nice güzel insanlar neşv ü nemâ bulmuş ve ârifler kervanına katılmışlardır.

Tarikatlar, farklı meşreplere göre oluşmuş tasavvuf içindeki muhtelif ekollerdir. Zamana, zemine ve ihtiyaca göre farklı usul ve üsluplarla ortaya çıkmış tarikatlerin her birinin talibi de olmuştur. Aynı hedefe farklı yollarla ulaşmaya çalışmışlardır. Önemli olan Kur’ân-ı Kerim ve sünnet-i seniyye çerçevesinin dışına taşmamış olmalarıdır. Ancak üzülerek ifade edelim ki bu müesseseler de kimi zaman yozlaşmış ve hatta bazıları yoldan çıkarak sapık akımlara da dönüşmüşlerdir. Umumiyetle ilmin ve idarenin zaafa uğradığı dönemlerde bu nevi tehlikeler daha çok zuhur etmiştir. Birçok müessesede olduğu gibi bu alanda da zaman zaman tecdid ve ıslahat girişimleri de olmuştur. Burada şu hususu da hemen ifade edelim ki, yanlış ve bâtıl örnekleri ortaya çıkıyor diye bu ve benzeri ocaklara tümüyle karşı çıkmak, hiç şüphesiz idrâk ve basiret körelmesinin açık bir tezahürüdür.

Tasavvuf, dünyayı bir kenara bırakıp ruhbanlığa yönelmek değildir.

Dinden ayrı bir din değildir. Dine ilave bir sistem de değildir.

Tasavvuf, asr-ı saadette hâl olarak yaşanan bir tezkiye ve terbiye disiplinidir. Binaenaleyh dinde sonradan ortaya çıkmış bid’at bir mesele değildir. İçine bid’atler girmiş olan tasavvuf uygulamaları da elbette tarih içinde var olagelmiştir. Ancak müceddid ve müctehid âlim ve âriflerimiz, dönem dönem tasavvufî eğitim ocaklarını bu nevi yanlışlardan arındırmışlardır. Bu ihtiyaç, zamana ve mekâna göre her zaman için elbette söz konusu olabilecektir.

Nefs-i emmârenin hükümranlığına giren modern dünyanın tehditleri ve tehlikeleri karşısında gittikçe zayıflayan insanî değerlerin yeniden inşası, sığlaşan ve maddeye hapsedilen idrâkin, irfân ve hikmet semalarında özgürce kanat çırpması ve bayağılaşan ahlâkî yapının fazilet ufkunda yeniden doğması için bu irfan ocaklarına ihtiyaç, açık bir zarurettir. Fert ve toplumun olgunlaşması, hamlıktan kurtulması, îman, İslâm ve ihsan kıvamının hâl olarak yaşanmasına bağlıdır. İşte tasavvuf bunu sağlayacak istidada sahip bir medeniyet mektebidir. Elbette her mektep, ancak hocalarının kalitesi nispetinde bir mekteptir. İslâm ümmetine düşen vazife, diğer alanlarda olduğu gibi bu sahada da yüksek kalitede ustalar yetiştirebilmektir. Ne demişler: Marifet iltifata tâbidir; iltifatsız metâ zayidir.

Yorum Yazın

Facebook