HAYATTA İKEN “İNNA LİLLAH” DİYEBİLMEK…

0
HAYATTA İKEN “İNNA LİLLAH” DİYEBİLMEK…
HAYATTA İKEN “İNNA LİLLAH” DİYEBİLMEK… -
Sayı : - Ocak 2015

“İnna lillah. Biz Allah’a aitiz.”

Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri “Ne verdinse odur dahi nemiz var” diyor.

“Alan sensin, veren sensin, kılan sen. Hakîkat üzre anlayıp bilen sen. Tutan el ve ayak Sen’den gelüptür. Gören göz ve kulak Sen’den gelüptür. Efendi dil dudak Sen’den gelüptür. Ne verdinse odur dahi nemiz var.”

Hakikaten nemiz var Hâlık Teala’nın lutfettiğinden başka?

Düşünsek bir, taş olarak yaratılsaydık, taş olmamayı başarabilir miydik?

Ot olarak yaratılsaydık ot olmamayı, böcek olarak yaratılsaydık böcek olmamayı başarabilir miydik?

Allah onları öyle yarattı ve onlar kulluklarını öyle sürdürüyorlar. Taşın da zikri var, yıldızların, ağaçların da... Belki bizim anlamadığımız ama Yaratan’ın mutlak bildiği onlara öğrettiği bir lisanla zikr-i dâim halindeler.

Dileseydi Halik Teala, insan suretindeki varlığı da bütün hücreleriyle ve gayrı iradi olarak zikreder halde yaratırdı. Buna kudretinin olduğunda hiç kimse şüphe edemez. Taşı yaratan, insanı da taş hüviyetinde yaratabilir.

Ancak insana bir farklılık lutfedildi. İrade verildi. Seçme hürriyeti tanındı. Taşa, ağaca, böceğe göre daha geniş bir alan.

Ama bu alan verilirken de, ondan, kulluk şuuruna ulaşması istendi. Sağda solda dolaşabilirsin, arayışlarda bulunabilirsin, hatta ana eksenden kayabilirsin, ama bil ki, yaptığın işten sorumlu tutulacaksın. Her yaptığın iş, hesabına yazılıyor ve karşına faturası çıkacak. Yaratan sana böyle bir dolaşım imkanı verdi ama, istiyor ki, iradi olarak O’na yönelesin, O’na kulluğunun farkına varasın, “Ne verdinse odur dahi nemiz var” diyerek, sana lutfedilen her şeyin, O’nun ikramı ile gerçekleştiğinin idrakinde olasın, ve “Kul oldum, kul oldum, kul oldum” diye şakıyıp şükredesin.

“İnna lillah – Biz Allah’a aitiz” şuuru.

Hiçbir şeydik, bir şey olduk lutfu ilahi sayesinde.

Şu kendi bünyemizdeki insicama bir baksak yeter, işlerken varlığının farkında olmadığımız uzuvların, işlemediğinde ne kadar hayati değer taşıdığına...

Eklemlerimiz olmasaydı.

Gözlerimiz bir yere saplanıp kalsaydı.

Suyu yutamasaydık.

Ayaklarımızdaki, ellerimizdeki parmaklar olmasaydı.

Kaşlarımız, kirpiklerimiz olmasaydı.

Kalbimiz dura kalka çalışıyor olsaydı.

Hafıza denen şeyden mahrum olsaydık, bilgiyi saklayamasaydık.

Annemizden doğup annemizi tanımasaydık, ya da doğurduğumuz çocuğu unutsaydık...

İsimleri, yüzleri karıştırsaydık.

Ya da bize tasarlama gücü verip, ölçü vermese ve “İnsanı insanın kurdu olarak yarattım, yiyin birbirinizi” deseydi.

Ya da, bir takım kurgu bilim filimlerde tasarlandığı gibi otlara, taşlara, böceklere ya da tüm hayvanata insan gibi tasarlama gücü verip, insanla savaşa soyunabilmelerine imkân tanınsaydı. İnsana karşı savaşa soyunan dağlar, taşlar, ağaçlar, böcekler, kuşlar canavarlar...

Nasıl olurdu?

Yaratan’ın insanın içine bir düzen hissi koyması ve “Din” dediğimiz ölçüler bütününü göndermesi de sonsuz rahmetinin yansıması değil midir?

İnsanın içinde bir insicam yaratılmış, insanın birbiri ile ve dışındaki dünya ile ilişkisi için bir nizam konulmuş. Bütün bunların insanın yaratılış gayesi ile alâkası var ve tamamı Allah’a kulluğun bilinçli olarak idrak edilmesine yönelik.

“İnna lillah – Biz Allah’a aitiz” bilinci.

Kur’an’da buyuruluyor:

“Andolsun, sizi biraz korku, (biraz) açlık, (biraz da) mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere (lutfu keremimi) müjdele.

Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.” (Bakara, 155-156)

Bakın şu ayete:

“De ki: «Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesâd (a uğramasın) dan korka geldiğiniz bir ticâret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allah’dan, Onun peygamberinden ve O’nun yolundaki bir cihâddan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah faasıklar güruhunu hidâyete erdirmez.” (Tevbe, 24)

Neredeyse insanın bütün hayat çerçevesi zikredilmiş ve insandan, bunların hiç birinin “Allah’tan, Allah’ın Rasulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili olmaması” istenmiş. Yani insan, bir öncelik sıralaması yapacaksa, Yaratan istiyor ki, böyle yapsın. En başa Allah’ın hoşnutluğunu koysun. Onun yanına Rasulünün yanında durmayı koysun.

Ve onun yanında malını ve canını cennet karşılığında Allah Teala’ya ödünç (karz-ı hasen) vermek anlamında cihadı koysun.

“İnna lillah – Biz Allah’a aitiz, O’nunuz” desin yani.

Nerede?

Hayatta.

Ayette “Bir musibetle karşı karşıya kaldığında” deniyor. “Korku, açlık, maldan – candan, ürünlerden azalma” deniyor, bunlar da hayat serüveninin merhaleleri, gidenin arkasından değil, bizatihi insanın yaşadığı anda karşılaşacağı şeyler ve orada ilk refleksinin “İnna lillah – Biz zaten Allah’a aitiz” olması gerekiyor.

“Allah’a aidiyet bilinci”ni yüklenmek, içinde hayatı korumak ve hayatta ebedi kalma sevk-i tabiisi bulunan insan için hiç de kolay olmayan bir hadise ve bir kalb kıvamını zaruri kılıyor. Bir anlamda, “Zaten dönüş O’na değil mi? Hayatın kanunu bu değil mi? Biz zaten O’na ait değil miyiz? Kendimizi ebedi kalacakmış gibi, her şeyi kendi bilek gücümüzle kazanıyormuşuz gibi farzetmenin anlamı var mı? Kendini yeniden formatla, yeniden ilk varoluş safhasına dön ve “hiçbir şeyken bir şey haline geldiği”ni, bir damlacık suyun içinde beynin, kalbin, ellerin, ayakların, damarların, sinirlerin, gözlerin kulakların, dilin damağın, sindirim- solunum sistemlerinin, eklemlerin kemiklerin oluştuğunu ve bunun da “Kün – Ol” gibi bir ilâhi fermana bağlı olduğunu, içinde ruh diye yaşayan şeyin ilâhi bir nefha olduğunu, o çekip alındığında ortada sadece bir kadavra kalacağını hatırla.” diye konuşmak kendi içinde.

“İnna lillah – Biz Allah’a aitiz.”

Bu bir hayat disiplini olmalı mü’minde.

Bunu bir hayat disiplini haline getirmeliyiz.

Allah’ın verdiği rızıktan infak et. Ne kadar, yüzde 2.5. Ya bir de “Biz Allah’a aitiz” perspektifi ile bakabilirsek.

Allah can vermiş, onu götür, Rabbin huzurunda kıyama durdur. Ne kadar? Günde beş vakit, 24 saatin içinden bir saat. “Günde beş kere hayatı durdurmak olur mu?” diye sormak var bir, sanki kendisine verilen o saatleri, günleri, yılları el emeği ile kazanmış gibi, bir de, “Biz zaten Allah’a aitiz” bilinciyle, bütün zamanlarında Allah’ın huzurundaymış gibi, daima namazdaymış gibi, daima kıyamda ve ferman-ı ilahiye hazırmış gibi yaşamak var.

Her an ihramlı, her an oruçlu gibi yaşamak.

Daimi kulluk şuuru içinde.

Evlatta, malda, mülkte, makamda, mevkide bütün statülerde “Allah hakkı”nı unutmamak.

Evet, bu başka bir ruh halidir, başka bir hayat anlayışıdır, başka bir manevi disiplindir. Ve mü’minden beklenen tam da budur.

İmtihan da, bunu yapabilip yapamadığımız ya da ne kadar yapabildiğimiz noktasındadır.

Koyup gidenler, arkasından, yüreklerimize ne kadar acı bırakırsa bıraksın, “İnna lillah – Biz Allah’a aidiz” demek kolay, ama hayatımızı tanzim ederken “Allah’a aidiyet” bilinci içinde hareket etmek... bu çetin. Bu, adanış ruhunu yüklenmek demek. Bu, Allah için vermek, vermek ve vermek demek. Bu sıbgatullah’a boyanmak demek. Bu, ilahi ahlâkla ahlâklanmak demek. Bu, nefsimiz adına boş varlık kuruntularından kurtulup, hayatın ancak Allah’ın lutfu keremi ile var olabildiğine dair manasını gerçek anlamda kavramak demek.

Ne mutlu o idrak seviyesine ulaşanlara.

Yorum Yazın

Facebook