İnsânî Özün Çürümesi

0
İnsânî Özün Çürümesi

- Sayfa : 6


Hikmet ehlinden biri der ki: “Ağacın kökünde ve gövdesinde içten gelme bir nemlilik ve canlılık kalmamış ise sen onu binlerce nehrin suyu ile sulasan da yine faydasızdır; yeşillenmez ve meyveye durmaz.”
Bitkilerde, meyvelerde ve hayvanlarda hastalanma, kuruma ve çürüme söz konusu olduğu gibi tedbir alınmazsa insan da çürür ve zamanla kokuşur. Diğer varlıklardaki çürümeyi cüssenin/bedenin çürümesi olarak görsek de insandaki esas çürüme ondaki insânî özün çürümesidir.
Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de insânî özü çürümemiş kullardan bahsederken onların “Ülü’l-elbâb” olduklarına dikkat çeker. Burada kullanılan kelime dikkat çekicidir. Bu ifadenin içinde yer alan “elbâb” kelimesi sözlükte “öz” anlamına gelen “lüb” kelimesinin çoğuludur.
Kur’ân-ı Kerim’de onaltı yerde geçen bu kavram, sözlükte bir şeyin özü, seçilen bölgesi, zâtı ve hakikati gibi anlamlara gelir. Kelime, -çoğu zaman- içi yenip dışı atılan ceviz gibi kabuklu meyve ve sebzelerin içini (özünü) ifade için kullanılır1. Tefsirlerde “ülü’l-elbâb” gerçek akıl sahipleri diye açıklanır. Bazı âlimler “lübb”ün, her türlü şâibeden uzak “parlak akıl” diye ifade edebileceğimiz bir mânaya delâlet ettiğini söyleyerek, akl ile lüb arasında fark bulunduğunu, bu sebeple her “lüb sahibi”ne akıllı denildiği halde, her akıllıya “lüb sahibi” denilemeyeceğini ifade ederler2.
Hakîm et-Tirmizî, bu kavramla ilgili şu bilgileri verir:
“Lüb, kalpte dördüncü makamdır. Cevize nisbetle ceviz özünün yağı gibidir. Tevhid nurlarının mekânıdır. Allâh’a taate koşan, nefis ve dünyadan yüz çeviren Rahmân’ın seçkin kulları olan müminlerde bulunur. Mevlâ onlara takvâ elbisesini giydirmiş ve günahın her çeşidinden korumuştur. Lüb akıldır. Fakat bu ikisi arasında fark vardır. Nitekim kandil ve güneşin ikisi de ışık verir. Ancak iki ışık arasında büyük bir fark vardır. Bunun gibi akıllar da aynı ismi taşımasına rağmen derece derecedir. Aklın ilk derecesi, fıtrî akıldır. Böyle bir aklın sahibine deli denilemez. Bu kimse söyleneni anlar. Kendisinden bir şeyi yapması ya da yapmaması istenebilir. Böyle bir aklın sahibi, iyiyi kötüden, değerliyi değersizden, zararı kârdan, dostu düşmandan ayırabilir. Bu durumda olan kimse, ilâhî hitaba muhatap olabilir. İnsan bülüğa erince akıl nûru biraz daha kuvvetlenir ve mükellef olur. Bu çeşit akıl, îman etmeyenlerde de bulunur. Bir akıl daha vardır ki, Allâh’ın hidâyetiyle aydınlanmıştır. İşte ona da lüb denilir. Mecazen ilme akıl da denilmiştir. Fakat Allâh’ı bilenler “ülü’l-elbâb” olarak adlandırılmışlardır. Binâenaleyh Allâh’ı bilen herkes akıllıdır, ancak her akıllı Allâh’ı bilemeyebilir”3 .
Müfessir Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır da der ki: Lüb kavramı, “Ülü’l elbâb” şeklinde terkip olarak kullanıldığında içi çürük veya kof olmayan, sağlam özlü, temiz akıllı kimseler anlamına gelir”4.
Bu açıklamalar da gösteriyor ki, Allah ile bağı kopmuş, O’na karşı bir sorumluluk hissi taşımayan kimselerde insânî öz zamanla çürüyecektir. Kur’ân-ı Kerim insânî özün çürümeye başlamasını kalpte bir hastalığın oluşması olarak takdim eder. Bu hastalık da derece derecedir. Bilerek inkâra ve münafıklığa yönelenlerde insânî öz koflaşmış ve çürümüş bir safhaya ulaşmışken, günahlara yönelen duyarsız mü’minlerde de hastlanma emareleri görülmeye başlamıştır. Tevbe, istiğfar ve hâlini ıslah girişimi gibi tedavi vasıtalarına yönelmezlerse onlar da zamanla içten çürümeye başlarlar.
İNSÂNÎ ÖZ ÇÜRÜRSE….
İnsânî özün çürümesi durumunda kişi yavaş yavaş insanlıktan çıkar, hayvanlaşır ve hatta hayvanlardan çok daha aşağılara yuvarlanır. Çukurlaşmanın ve vahşileşmenin alt sınırı da yoktur. Bu gibi kimseler, dipsiz bir kuyu içinde aşağıların aşağısına doğru hızla yol alırlar.
İç çürümesi yaşayan insanlar;
Öncelikle idrak ve akıl hastalığına yakalanırlar. Doğru düşünme melekesini kaybederler. Hakk’ı bâtıl, batılı hak görürler. Fesatçılığı, bozgunculuğu bir ıslah hareketi olarak algılarlar.
Mesuliyet şuurları ortadan kalkar. Özgürlük adına arzularının esiri olarak sınır tanımaz bir yüzsüze dönüşürler. Ayıp, günah ve hayâsızlık gibi mefhumlar onların lügatinde yer almaz. Hatta hayâsızlığı ve iffetsizliği cesaret olarak takdim ederler. Ar damarları çatlamıştır.
Böylelerinin dili kirlenmiş, ırz ve namus perdeleri yırtılmıştır. Her ikisinde de sınır tanımazlar. Toplumda görülen fuhuş bataklığının, pespayeliğin ve her seviyede tecavüz suçlarının kaynağı, çoğu zaman içleri çürüyüp kokuşan ve âdeta bir bataklık haline gelen bu insan görünümlü aşağılık mahlûklardır.
Hak ve hukuka saygı hassasiyetleri sıfırlanmıştır. Kendilerinin ayakta kalması uğruna âlemin harap olmasını göze alabilirler. Zira gönüllerinde Allah korkusu ve O’nun huzurunda hesap verme şuuru gibi koruyucu zırhları yoktur. Bu sebeple hırsızlık, gasp, zulüm ve hatta cana kıyma gibi durumlar, fırsat varsa yapılabilecek sıradan işlerdir. Hatta fırsatını bulmuşken böylesi imkânları kaçırmak bir çeşit ahmaklıktır.
İçi çürüyen ve kuruyan kimselerde şefkat ve merhamet suyu da çekilmiştir. Fakirler, yetimler, kimsesizler, mahzun ve kederli gönüller, onların gündemine düşmez. Hatta bu nevi kimseler, topluma yüktür. Acıma bir tarafa, gözlerinden ve dillerinden nefret akar.
İç çürüme hastalığı, etrafına da sirayet eden bir hastalıktır. Yakınında bulunanlara da bulaşma riski fazladır. Bu sebeple toplumun sıhhatli fertleri ve iktidar sahipleri, bu nevi hastalığa yakalanmış kimseleri tedavi etme ve ettirme noktasında üzerlerine düşen vazifeleri yapmakla sorumludurlar. Aksi halde bataklık haline gelmiş bu kimseler tüm toplumun helâkine bile sebep olabilirler.
Netice olarak insânî özü çürütmemek, ancak gönül diriliği ile sağlanabilecektir. Gönüllerin diriliği ise Allah ile kurduğu bağın keyfiyeti kadardır. Bu itibarla imanla başlayan diriliği, İslâm’ın rahmet suyuyla sulamalı ve ihsanla yani zikirle ve fikirle de sürekli beslemelidir. Zira Rabbimiz “Ülü’l-elbâb” olmanın ve kalmanın yolunu bu şekilde beyan etmektedir:
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde (özlerini kaybetmemiş, selîm akıl sahibi olan) “ülü’l-elbâb” için nice âyetler, işâretler ve ibretler vardır. Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken sürekli Allah’ı zikreder (hatırlar ve O’nu unutmaz)lar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler de «Rabbimiz! Bunları boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden tenzih ederiz. Bizi ateş azabından koru» derler.” (Âl-i İmrân Sûresi, 190-191)
Dipnotlar: 1) İbn Manzûr, Lisânü’l-arab., I, 729, 730; Âsım Efendi, Kâmus., I, 482; Râğıb, el-Müfredât., s. 446. 2) Râğıb, age., s. 446; Âsım Efendi, age., I, 482. 3) Beyânü’l-fark., 72-76. 4) bk. Elmalılı, age., IV, 2939.

 

Yorum Yazın

Facebook