“Kozmetik Müdahale” Sonrası Ortadoğu

0
“Kozmetik Müdahale” Sonrası Ortadoğu
“Kozmetik Müdahale” Sonrası Ortadoğu - Beytullah Demircioğlu
Sayı : 387 - Mayıs 2018 - Sayfa : 58


Suriye’deki gelişmeler dış politik gündemin merkezinde yer almayı sürdürüyor. Yedi yıldır olduğu gibi bu durum geçen ay da değişmedi.
Suriye bir iç savaş olmaktan çıkıp küresel ve bölgesel güçlerin hesaplaşma alanına dönmüş durumda.
-Türkiye ile Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan arasında Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetleri nedeniyle yaşanan gerilim dış politikadaki sancılı alanlardan bir diğeri. Birçok ülkenin muharebe gücü Doğu Akdeniz’deki enerji havzasının üzerinde istim üzerinde bekliyor.
- Ege’de de tansiyon bir hayli yüksek. Darbeci askerlerin Türkiye’ye iade edilmemesiyle başlayan Ankara-Atina arasındaki gerilim tartışma alanlarının çeşitlenmesiyle devam ediyor.
- Tarihinin en sıkıntılı günlerini yaşayan Türkiye-ABD ilişkilerinde yaşanan krizinin yönünü ise hem sahadaki durum hem masa başındaki pazarlıklar belirleyecek gibi gözüküyor...
Türkiye’de Kasım 2019’da yapılması gereken seçimlerin 24 Haziran 2018’e alınmasının arkasındaki nedenler arasında da bölgemizde yaşanan bu gelişmeler gösteriliyor.
Türkiye 24 Haziran’da kritik bir seçim sürecine girerken ülkemizi çevreleyen gerilim alanlarını önümüzdeki günlerde ülkemizi ve bölgemizi nelerin beklediğini değerlendirmeye çalışacağız.
***
Suriye’deki gelişmelerle başlayalım.
Malum, Esed rejimi, müttefikleri İran ve Rusya ile birlikte hiçbir ahlakȋ kural gözetmeksizin, başta varil bombaları olmak üzere bilumum konvansiyonel silahlarla bir kıyım gerçekleştiriyorlar Suriye’de.
Esed rejimi sekizinci yılına giren iç savaşta şimdiye kadar yüzbinlerce insanı konvansiyonel silahlarla katletti. Milyonlarcasını göçe zorladı. Suriye’nin güzelim şehirlerini koca bir enkaz ve moloz yığını haline getirdi. Yedi yıl boyunca zalim Esed’in katliamları karşısında Batı’nın vicdanı hep suskun kaldı. Hatta Suriye’deki insanlık kıyımının önüne geçmek için çaba sarf etmek şöyle dursun yanan ateşe benzin dökmekten, Esed rejimine can suyu veren politikalar izlemekten başka bir şey yapmadılar.
Defalarca kimyasal silah kullandığı tespit edilen Esed rejimi Doğu Guta’da geçen ay bir kez daha zehirli gaz kullanması sonrası Batı’nın uyuyan vicdanı sözüm ona birden uyanıverdi.
ABD, İngiltere ve Fransa, Rusya’nın yoğun itirazlarına hatta tehditlerine rağmen Doğu Guta’da sivillere yönelik kimyasal silah kullanan Beşşar Esed rejimini cezalandırmak iddiasıyla Suriye’nin başkenti Şam, Hama, Humus, Dera ve Süveyda illerindeki askeri noktaları bombaladılar.
Üçlü koalisyonun, Esed rejimini hedef almayan, sadece kimyasal silah üretim merkezleri ve bazı askeri üslerine yönelik gerçekleştirdiği sınırlı ve kısa süreli operasyon pek çoklarına göre tiyatrodan ibaretti. Saldırıyı bir havai fişek, güç gösterisi ya da kozmetik bir müdahale olarak tanımlayanlar da oldu.
Harekâtın sonuçlarına bakıldığında tüm bu tanımlamaların hiç de garip kaçmadığını söylemek mümkün. Çünkü, Esed rejimi ya da zulüm altındaki Suriyeliler açısından bir şeyi değiştirmedi bu operasyon. Esed kaldığı yerden devam ediyor zulmüne. Suriye halkı da konvansiyonel silahlarla ölmeye. Hatta “Batı emperyalizminin bir Arap ülkesine yönelik saldırısı” şeklinde tanımladığı operasyondan kendisi adına bir mağduriyet hikâyesi dahi çıkardı Esed rejimi.
Operasyonun Hedefi Neydi ve Bu Hedefe Ulaşıldı mı?
“Operasyonun hedefi neydi?” sorusuna geçmeden evvel şu bilinen gerçeğin altını bir kez daha çizelim. Başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin Ortadoğu siyasetlerindeki en belirleyici faktörlerden biri İsrail’in, diğeri de petrol sahalarının güvenliği olmuştur hep.
Irak’ın ABD tarafından işgali, daha sonraki süreçte Arap halk isyanlarının yerel işbirlikçilerle ele ele verilerek bastırılmasının arkasındaki temel saiklerin başında da İsrail’in güvenliği ve çıkarlarının tehdit altında hissedilmesi olmuştur.
Mısır’da, seçilmiş ilk cumhurbaşkanı Muhammed Mursi iktidarının bir darbeyle devrilmesi İsrail’in güvenliği ya da çıkarları ile birebir ilgilidir.
Libya’da Muammer Kadda­fi’nin devrilmesi sonrası islami siyasi oluşumların iktidara gelmesinin, Mısır’daki darbe lideri Sisi ve BAE ile birlikte önüne geçilmesinin arkasında da ABD-İsrail’in parmağı ve dolayısıyla menfaatleri vardır.
Suriye’deki devrimin başında, daha Rusya ve İran devrede değilken, DAİŞ belası peydahlanmamışken muhaliflerin desteklenmemesinin arkasındaki en büyük neden yine Batı’nın “Esed rejimi yıkılırsa İslamcılar gelir” kaygısı olmuştur. “İslamcılar”ın iktidarındaki bir Suriye, İsrail’in güvenliği, emperyalizmin bölgesel çıkarları açısından bir risk olarak görülmüştür. Bu yüzden yüzbinlerce Suriyeli’nin katili Esed, Batı’nın çıkarları için daha ehven görülmüştür.
Oysa, bugün Amerika ve batılı ülkeler tarafından terör örgütü PKK’nın Suriye’deki kolu PYD’ye yapılan silah yardımının onda biri, zamanında Suriyeli muhaliflere yapılmış olsaydı Esed rejimi çoktan tarih olmuştu.
Yaşanan tüm bu süreçlerden sonra ortaya çıkan Ortadoğu konjonktürüne bakıldığında bölgenin en kârlı çıkan ülkesinin İsrail olduğu kuşku götürmez bir gerçektir. İsrail’in güvenliğine tehdit oluşturacak hemen hemen hiçbir askeri güç kalmamıştır Ortadoğu’da.
Arap coğrafyasının, ya Suriye’de, Libya’da ve Yemen’de olduğu gibi iç savaşlarla halklar birbirlerine kırdırılmış, insani, ekonomik ve askeri, sahip oldukları tüm güçleri İsrail açısından tehdit olmaktan çıkartılmıştır. Ya da Körfez’deki monarşilere yapıldığı gibi zengin Arap ülkelerinin pek çoğu İsrail’in Filistin halkına karşı yürüttüğü mütecaviz politikalarına, gaspına ses çıkarmayan, hatta İsrail ile ortak hedefler doğrultusunda hareket eden, Amerika’nın sömürdüğü, amiyane ifadeyle sağım sağım sağılan sağmal inekler haline dönüştürülmüştür.
-Ancak bu süreçte başka bir şey daha yaşanmıştır. Özellikle Arap isyanları bastırılırken, yönetime talip tüm Sünni islami siyasi oluşumların şeytanlaştırılmış, bu dönemde yaşanan kaotik ortam İran’ın bölgesel yayılmacılığına katkı sağlamıştır. Ayrıca Körfez ülkelerini, İran korkusu ile terbiye etmek isteyen ABD’nin, Tahran’ın önünü kontrolsüz bir biçimde açması bu yayılmaya ivme kazandırmıştır. Irak’tan sonra Suriye’nin de Rusya ile birlikte İran’a teslim edilmesi, İran’ın Arap coğrafyasındaki kontrol alanını genişletmesine katkı sağlamıştır.
Suriye’de yedi yıldır yaşananları gözönüne aldığımızda üçlü koalisyonun sınırlı askeri müdahalesinin rejimin katlettiği sivillerin hesabını Esed’den sormaktan ziyade, Arap sermayesi ile icra edilen, bir taraftan Batılı ülkelerinin caydırıcılığının test edildiği, İsrail’in bölgesel stratejik çıkarları eksenli bir operasyon olduğunu söylemek daha mantıklı geliyor.
Bu caydırıcılığın başarılı olduğunu söylemek ise pek mümkün gözükmüyor. Esed rejimi, ülkesine yönelik gerçekleştirilen füze saldırısını 30 yıl önceki teknolojiye sahip hava savunma sistemleri ile önlediklerinden hareketle bir kahramanlık hikâyesi bile çıkartmış durumda.
Yaklaşmakta Olan İran-İsrail Savaşının Ayak Sesleri mi?
Suriye’deki gelişmeleri yakın zamana kadar dışardan izlemekle yetinen İsrail’in, son dönemde Suriye’ye yönelik askeri müdahalelerinin bir hayli artmış olduğunun altını çizmeliyiz.. Son birkaç ay içerisinde İsrail, Suriye’de, rejim ve İran’a ait askeri hedeflere hava operasyonları düzenledi. Bu saldırılarda birçok rejim ve İran askeri öldü. İsrailli yetkililer bu operasyonları ilk kez üstlendiler ve arkasının geleceğini, bizzat İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu söyledi.
-İran da, İsrail hava saldırısında ölen askerlerinin intikamını almak için çok fazla beklemeyeceklerini açıkladı. ABD, İngiltere ve Fransa’nın Suriye’ye yönelik hava saldırısının ardından İran’ın Suriye’deki askeri varlığını ve Esed rejimine olan desteği artıracağı beklentisini de üst üste koyduğumuzda Suriye üzerinden yürüyen İran-ABD/İsrail hesaplaşmasının ya da güç mücadelesinin daha da şiddetleneceğini söylemek bir kehanet olmasa gerek. Dolayısıyla üç müdahaleyi yaklaşmakta olan İran-İsrail savaşının ayak sesleri şeklinde yorumlamak mümkün.
Nitekim İsrail’de yapılan bir ankete göre halkın yüzde 52’sinin Suriye’deki son gelişmeler ve İran ile artan gerginlik nedeniyle ülkelerinin yakın bir gelecekte savaşa gireceğine inanıyor olması durumu özetliyor aslında.
-ABD, İngiltere ve Fransa’nın Suriye’ye yönelik “sınırlı müdahalesinin” bir diğer amacının Suriye’deki ateşkesin garantörleri olarak Türkiye, Rusya ve İran arasında çatlak oluşturmak olduğu görüşünü de yabana atmamak gerekir elbette.
Nitekim, Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron, Ruslar karşısında yeniden kredibilite elde ettiklerini belirterek, operasyonun Türkler ile Rusları ayırmayı sağladığını ileri sürdü.
- Suriye üzerinden yürüyen bir başka hesaplaşma Batı ile Rusya arasında yaşanıyor. Dolayısıyla üçlü koalisyonun Suriye’ye operasyonunun Rusya’ya bir mesaj olduğu da bir başka vakıa.
Toparlarsak evet, ABD, İngiltere ve Fransa’nın Suriye’ye yönelik kozmik müdahalesi korkulduğu gibi 3. Dünya savaşının fitilini ateşlemedi. Ancak bölgede birikmiş olan gerilimin nasıl boşalacağını kestirmek gerçekten güç.
Rusya’nın, Suriye üzerindeki hesaplaşmada ABD nezdinden tüm Batı dünyasının cevabının ne olacağı merakla bekleniyor. Amerika medyasına yansıyan analizlere göre Rusya’nın ABD’ye cevabının PKK/PYD’nin ana omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) zayıflatmaya çalışarak verebileceği dillendiriliyor. Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi’nin uzmanlarından Nicholas Heras’a göre “Rusya’nın Suriye’de ABD’ye karşı satranç oynamaya ihtiyacı var. Bunun en iyi yolu satranç tahtasında SDG’nin yerini değiştirmektir” değerlendirmesinde bulundu.
-Üçlü koalisyonun Suriye’ye yönelik saldırısına Rusya ve İran cephesinden sert tepkiler verirken Türkiye’nin bu saldırıyı memnuniyetle karşılaması, Türkiye-Rusya ilişkilerini nasıl etkileyecek? Küresel analizlere yansıyanlara bakılacak olursa bu yaklaşım farkının Türkiye ile Rusya arasında sorun çıkartabileceğini dillendiriliyor.
Sonuç olarak Amerika ve Rus emperyalizminin, kendi çıkarları uğruna İslam coğrafyası üzerinde yürüttükleri güç mücadelesi tüm bölgeyi tehdit etmeye devam ediyor. Olan bölge halklarına oluyor.

Suriye’de Değişen Dengeler
Mart 2011’de başlayan iç savaştaki dengeler, İran ve Rusya’nın rejime, ABD’nin de terör örgütü YPG/PKK’ya verdiği destekle değişti. Suriye’deki Beşşar Esed rejimi, Rusya ve İran’ın desteğiyle ülkenin yüzde 58’ine hâkim oldu. Muhaliflerin alanı yaklaşık yüzde 12’ye gerilerken, terör örgütü YPG/PKK ise Ocak 2014’te DEAŞ ile mücadele bahanesiyle başlayan ABD desteğiyle 2 yılda ülkenin dörtte birini işgal etti. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) 20 Ocak’ta başlattığı Zeytin Dalı Harekatı ile YPG/PKK’nın Afrin’den çıkarılması, Fırat Kalkanı Harekatı bölgesi ile Türkiye sınırındaki İdlib’i birleştirdi. Böylece, muhalifler Suriye’nin kuzeyinde toplam 3 bin 894 kilometrekarelik bir alan kazandı. Ekim 2017’de DEAŞ Rakka ve Deyrizor’dan çıkarıldı. O dönemden bu yana DEAŞ’a karşı operasyon düzenlenmiyor.

Sınırımıza Arap Gücü mü Geliyor?
Suriye’yi önümüzdeki günlerde neler bekliyor sorusu çerçevesinde cevabı en çok merak edilen konulardan biri de Türkiye’nin Zeytindalı operasyonu sonrası atacağı adımların ne olacağıdır. Özellikle Münbiç ve Fırat’ın doğusu konusunda Amerika ile görüş ayrılığı sürüyor. Bu görüş ayrılığı Türkiye’de casusluktan tutuklu Amerikalı pastör meselesi gibi meseleler eşliğinde daha da derinleşebilir.
Bu arada DEAŞ’ın Suriye’de ağır darbe alması sonrası bölgedeki Amerikan askeri varlığına dair tartışmalar sürüyor. ABD medyasına göre Washington’un masasındaki yeni planı, Suriye’deki 2 bin civarındaki Amerikan özel kuvvet askerinin çekilmesi, yerine de aralarında Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar’dan askerlerin görev yapmasını öngörüyor. Asker konuşlandırma planı Washington’ın bu Arap ülkelerinden Suriye’nin kuzeyinin yeniden imarı için milyarlarca dolar talep etmesini izliyor.

 

Yorum Yazın

Facebook