Kurbanla Gelen...

0
Kurbanla Gelen...
Kurbanla Gelen... - Ahmet Taşgetiren
Sayı : 390 - Ağustos 2018 - Sayfa : 3


Evvelâ;
Yaratan - Kul ilişkisinin en temelinde yer alması gereken teslimiyet duygusu.
Hazreti İbrahim - İsmail sınanması ve boyun eğişi ile ana İslam mecrasının davranış sembolü olan kurban, boynunu bıçağa, insanoğlunun teslimiyeti adına uzatıyor. Manen “İnna lillah ve inna ileyhi raciûn - Biz zaten Allah’a aitiz ve O’na döneceğiz, dönüyoruz” diyor.
Allah Teâlâ’nın şehadeti ile Hazreti İbrahim de Hazreti İsmail de “teslim oluş”un en saf ifadesi anlamında Müslümandı.
“İbrahim, ne bir Yahudi, ne de Hıristiyan idi, ama kendini Allah’a teslim ederek, her türlü batıldan yüz çevirmiş biriydi. Allah’la birlikte başka şeylerin ilahlığını tanıyanlardan da değildi” (Âl-i İmran, 67)
Kur’an nasıl anlatıyor bakın:
“Çünkü Rabbi ona: “Teslim ol!” deyince, o da, “Âlemlerin Rabbine teslim oldum” demişti.” (Bakara, 131)
Teslim oluş öyle sözden ibaret değildi; candan, maldan, evladdan geçiş boyutundaydı.
Kurbanı bir hayvanı yere yatırıp boğazını kesmekten ibaret görmek İbrahim sünneti değildir. İbrahim sünnetince kurban, kulluğun “İnna lillah” deme halidir. Ve öyle oldukça her yıl gelerek bizim kalblerimizi onarır, bizi yeniden teslim oluşun iklimine sokar. Var mısın canını ortaya koymaya, var mısın evladını Hak yoluna adamaya, var mısın, mal - mülk derdini bir kenara bırakıp “Allah için...” “lebbeyk - işte geldim” demeye... Var mısın tekbiri ruhunun en ince kıvrımlarına nüfuz ettirmeye?
İkinci olarak;
İbadetlerin fizik - madde boyutunun ötesinde bir iç derinliği bulunduğunu idrak...
Bu iç derinliğinin Müslümanın kişiliğindeki ana dokusu takva ile ifade edilir. Takva, en kısa tanımı ile Allah’ın hukukunu ihlal etmekten sakınma duygusudur. Bu da, gerçek bir marifetullah ile gerçekleşir. Yani sen O’nun hukukunu ihlal etmenin ne anlama geldiğini biliyor musun? Varlığın O’ndan, nefes alışın O’ndan, O “Ol” dediğinde olansın sen. Şah damarın O’nun kudretine bağlı. Allah ile ilişkine böylesine “hayati” mahiyette bakarsan, Hududullah’ı ihlalin ateşle temas manasına geldiğini bilirsin. Takva bu duyarlılıktır. Bu duyarlılığın zorla değil, içselleştirilerek hayat bulmasıdır. Bir şahsiyet boyutu haline gelmesidir. Onun için “dikenli yolda yürümek” gibi her adımın ilahi sınırlara dokunacağı kaygısıyla tarif edilmiştir takva.
Halik Teâlâ Kitab-ı Keriminde kurbanla takvayı içiçe geçiren bir idraki tavsiye ediyor mü’mine:
“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvânız ulaşır.” (Hac, 37)
Kurban evet, kurban olabilecek bir hayvanı yere yatırıp, boğazına bıçağı çalmaktır. Burası “kan” boyutudur. Ardından “et” boyutu gelir. İş buna indirgenirse, dünyada her gün milyonlarca insan, milyonlarca hayvanı böyle bir muamele ile tüketim mecrasına sokar. Ama onlar kurban değildir.
Kurbanı kurban yapan, yani onu et ve kan olmaktan çıkaran ona eşlik edecek olan takvadır.
Bir anlamda mü’mine “kalbine bak, diyor Allah Teâlâ, takva ile aran nasıl?” “Kurbanı et ve kan meselesi olmaktan çıkar, onu takva ile donat ve gönder Rabbin katına. Rabbin katına öyle çıkar kurbanlar...” diyor.
Demek, önce takvayı kuşanmak gerekiyor kurbanımızı kesmeye hazırlanırken... Kuşanmak da, kan sıçrarsa ziyan olmasın diye uygun elbise giymeye benzemez. Kuşanmak bir kalb donanımıdır ve uzunca - epeyce emek ister. Aslında bir hayat disiplinidir takva da.... kurbanda, o an için gerekli olan boyutu devreye girer. Namazda bir boyutu, oruçda, hacda, zekatta diğer boyutları devreye girer. Hayatın her alanında, bütün insan ilişkilerinde devrede olması gereken şeydir takva. İnsan ete, kana indirgememeli kurbanı, Kur’an, son derece açık bir ikazda bulunuyor. Bu bir ibadetse, kulluk eylemi ise, ve sen onun Allah’a ulaşmasını istiyorsan, yani oracıkta kan ve et olarak kalıp tükenmesinden yana değilsen, senin için Allah nezdinde bir anlamı bulunsun kaygısında isen, onu takva ile sar sarmala, ona kalbini kat, “Bismillahi Allahü ekber” derken, tevhidi, ihlası kuşan...
Kurban eğitimi gerçekten bir kulluk eğitimidir.

Kurbanla gelen
üçüncü gündem;
Mü’minin toplumun yaralarını saran hüviyetinin diri tutulmasıdır. Diğergâmlık eğitimidir. Mü’min insan kardeşlerinin farkında olan insandır. Bütün dünyayı komşu bilen ve komşusu açken tok sabahlanamayacağının idrakinde olan insandır. Kurbanla komşu evinde olur mü’min, Afrika’da da olur, Asya’da, Balkanlar’da, Güney Amerika’da da olur. Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar tıkınmak ve dünyada olan bitenlere, mahrumiyet içinde yaşayanlara, açlara gözünü kapamak yoktur mü’minin lügatinde. Zekatın kardeşidir kurban, sadakanın mütemmim cüz’üdür.
Kurbanın bu mahiyeti de, günü birlik bir hassasiyetle gerçekleşmez. Bir infak terbiyesine raptedilmiş olmak gerekir. Mü’minin genel hayat akışı içinde edinmesi gereken bir şahsiyet kıvamıdır bu. Bu, yolda yürümekte zorlanan bir yaşlıya yardımcı olmakla başlar, komşu ile çorbayı paylaşmakla devam eder, malının içindeki fukara hakkını tespit ederken Allah’ın kendisini gördüğünü bilmeye uzanır... Kurban buralarda bir yerdedir... O kişilik donanımı gerçekleşmişse, kurbanın başında tekbir getirirken, ona eşlik edecek olan takva da Rabbin katına yükselmeye başlayacaktır. İşte o zaman komşuya giden bir tas çorba ile beraber de takva ulaşır Rabbin katına... Mü’min kardeşine karşı yüzünde oluşacak tebessüm kıvrımları da...

Kurbanla gelen
dördüncü gündem;
Bayramdır.
İki bayramımız var: Ramazan bayramı, Kurban bayramı.
Bayram günlerinde oruç tutmak yok. Hani doyasıya bayram olması isteniyor.
Bayram mü’min bir toplumun sevinç günlerini ifade ediyor.
Yani mü’min toplumun sevinç toplumu olması öngörülüyor.
Bayramlarla birlikte paylaşımların yoğunlaşması sevinç alanı dışında bir insan kümesi kalmasın diyedir.
Belli ki bir toplum bünyesinde yaralı alan bulunur. İslam ümmet kapsamında bir insanlık kümesini de mü’minin sorumluluk alanına dahil ediyor. Hatta duruma göre bütün insanlık alemine yönelik sorumluluk da söz konusu.
Ümmet planında baktığımızda diyelim Türkiye’de bir bayram var, bir de Filistin’de, Arakan’da, Doğu Türkistan’da bayram var. Acaba hangisi sevinci yudumluyor, hangisi acıyı yudumluyor?
Diyelim İstanbul’da bayram namazından çıkıldı, bir bayram sofrasına oturuldu, Gana’nın bir köyünde namazdan çıkıldı, bayram sofrasına oturuldu... Ne dersiniz var mı orada da bayram sofrası? Ne var o bayram sofrasında?
Bayram farkında olmaktır yanı başımızdaki mü’minin, insanın. Kendimizi ondan bir parça hissetmektir. Veren değil, alan olabilirdik her birimiz. O zaman bir kişinin yüreğimizi okumasını istemez miydik?
Bayramlar, kardeşliğimizi onardığımız günlerdir. Aidiyetimiz ne olursa olsun, bir toplum halinde yaşamak, kaçınılmaz olarak alan geçişlerine, dolayısıyla hukukların oluşmasına yol açar. İsterse farklı inanç yapılarında olsun, hukuklar geçişli olacaktır. Onun için bayramlarda, en azından tebessümü çoğaltarak her toplum kesimi ile iletişimi geliştirme zarureti vardır.
Kaldı ki, ümmet boyutunda ele aldığımızda bayram sevincini bu genişlikte yaşayabilmenin önünde engeller oluştuğu bir vakıadır. Aynı sınırlar içinde yaşayan ve “islami” diye tanımlanan topluluklar arasında bile iletişim probleminin var olduğu açıktır. Allah’ın huzuruna taşınamayacak “hesaplar” kardeşce iletişimi engelliyor ne yazık ki...
Ne denir? Bayram onarmalı yüreklerimizi. Allah bayramı lutfediyor, biz ümmetçe yapamıyorsak, kendimize bakmalıyız. Yüreklerimizi avuçlarımıza alıp, bakmalıyız.

 

Yorum Yazın

Facebook