Kuvvet

0
Kuvvet
Kuvvet - Ahmet Taşgetiren
Sayı : 385 - Mart 2018 - Sayfa : 3


"Onlara karşı gücünüzün yettiği her türlü kuvveti ve savaş için eğitilmiş atları hazırlayın - tâ ki, bunlarla Allah’ın düşmanını ve sizin düşmanınızı ve bunlardan başka Allah’ın bildiği, sizin ise bilemediğiniz düşmanlarınızı korkutasınız. Siz Allah yolunda ne harcarsanız, hiçbir haksızlık yapılmadan onun karşılığı size ödenir.” (Enfal, 60)
Kuvvet insanoğlunun olmazsa olmazıdır.
Doğmak bir kuvvettir.
Allah Teâlâ o kuvvetle başlatır insanı hayat yolculuğuna. O kuvvette hiçbir dahlimiz yoktur. İnsan suresinde (1) belirtildiği gibi “Zikre değer bir şey olmadığımız” halden insan olarak doğma imkanına kavuşturulmuşuzdur.
Sonrasında insan farklı unsurlarla kuvvetlenmeye çalışır.
Kuvvetli olmak, Allah Teâlâ’nın insan varlığına koyduğu fıtrat kanunlarından birisi olan nefsini - canını koruma içgüdüsünün tabii sonucudur. Hayatta kalabilmek için güçlü olacaksınız.
Kuvvet kişisel planda bedeni kuvvettir, zihni kuvvettir. İnsan bedenini de geliştirir, zihnini de.
İnsan bunun dışında kuvvetine kuvvet katmak üzere yardımcı unsurlar üretir.
İnsanlar, hayvanlar, silahlar bu yardımcı kuvvetler olur.
İnsanların içine de yakın - uzak akrabalar, içinde bulunulan inanç grupları, meslek örgütleri, kabile, kavim, millet, en büyük inanç grubu olarak ümmet ve her şekilde oluşturulan müttefikler girer.
İnsanın bütün kuvvetlenme çabalarında zihinsel gücünün (akıl, zeka) belirleyici etkisi vardır. Başka insanları kuvvet halkasına katmak için de aklını kullanır insan, savunma - saldırı gibi her tür kendini koruma araçları üretirken de...
Tuzak kurmak da akıl işidir, ok yapmak ya da...
Dostları çoğaltmak, düşmanları azaltmak da akıl işidir, nükleer güç oluşturmak da...
Güç değerlendirmesinde gücün izafi nitelikte olduğunu da not etmemiz gerekiyor. “Başkasının yumruğunu görmeyen kendi yumruğunu balyoz zannedermiş” diye bir özdeyiş vardır. Başka güçlerle sınandığında gücün gerçek varlığı ortaya çıkar. Hayatın kanunu ise, insan gücünün sürekli başka güçlerle sınanmak durumunda olmasıdır. Bazan başka insan veya insan gruplarıyla mücadele edilir, bazan tabiatta cereyan eden hadiselerle... Denizle, hava ile, su ile, toprakla, hayvanla... İnsan için sürekli bir hayatta kalma mücadelesi vardır. İnsan toplulukları için de...
....
İslam ümmeti ve güç-kuvvet.
Dünyada İslam’ın var olması insanla buluşmasıyladır.
Gökte duran bir din, gökte durur kalır. Ama insanla buluştuğunda dünyada hayat seyri başlar.
İnsanla buluşmak İslam’ın güçle buluşmasıdır.
Hazreti Muhammed sallallahü aleyhi ve selleme “Oku” diye ilk emir geldiğinde İslam, insanla ve kuvvetle buluştu.
Ondan sonra İslam’ın buluştuğu her insan, İslam’ın kuvveti oldu. İslam’la buluşanlar İslam’a hem bedenlerini, hem zihinlerini, hem de sahip oldukları diğer varlıkları sundular.
Bu varlığa sahip olunan maddi zenginlikler dahildir, coğrafya, devletler, ordular dahildir.
Bugün İslam’ın 1 milyar 700 milyonluk bir insan varlığına sahip olduğu ifade ediliyor.
Bu insan varlığının coğrafyası var, devleti var, maddi zenginliği var, silahlı gücü var...
Normalde bu insan varlığı, 7 milyarlık tüm dünya insan varlığını dikkate alarak değerlendirdiğimizde dörtte bire tekabül eden mahiyetiyle oldukça önemli bir “GÜÇ” niteliğinde kabul edilebilir.
Ancak, bildiğimiz gerçek şu ki, bu insan varlığı, “İslam ümmeti” bütününde düşünürsek, ve başka güçlerle mukayeseli boyutta değerlendirirsek, İslam’ın küresel misyonunu ifa edebilme zaruretini dikkate alırsak, istenen, olması gereken nitelikte değildir.
Hatta “mazlumiyet”in genel durum olduğu ortak kabul durumundadır. Bugün yer yüzünde nerede kanayan bir yara varsa, bu bir İslam varlığı ile ilgilidir. Coğrafyası ile, insan unsuru ile...
Üstelik bu, 100 yıldır böyledir.
100 yıl önce devletler kaybedildi, coğrafya yer altı - yer üstü tüm zenginlikleri ile talan edildi, sistemler başkalaştı, yönetim kadroları kendi coğrafyalarına yabancılaşmış unsurlarla teşkil edildi.
100 yıl sonra bugün:
-İslam coğrafyası yine büyük coğrafya.
-Bu coğrafyada 1 milyar 700 milyonluk İslam nüfusu var.
-Ama bu coğrafyadaki devletler, İslam öncelikli olarak tesis edilmiş değil, bunun yanında devletlerin birbiriyle ilişkisi bir “İslam bütünlüğü” arzetmiyor. En başta birbiriyle ilişkileri sorunlu. Başka başka birliktelikler içinde İslam’ın ortak gücünü zaafa uğratacak güç kullanımları gerçekleştiriliyor.
-İslam dünyası dediğimiz dünyanın insan sermayesi sorunlu.
Üç bakımdan sorunlu:
Bir, zihinsel kapasite olarak yeterince emek verilmiş değil. İnsan sermayesini zihinsel olarak yeterli donanıma kavuşturacak olan “Eğitim alanı” en gelişmiş İslam ülkesinde bile ciddi sorunlar yaşıyor. “Bilgi açığı” insan sermayesinin en büyük zaafı. Bu gerçeklik, İslam dünyasının büyük insan kütlesini “Tüketici” hale getiriyor, bu sebeple de bilgi-teknoloji alanına milyarların emeği akıyor.
İki, bu noktadaki üretici - tüketici ilişkisi, aynı zamanda bir kültür taşıyıcılığı niteliğine bürünüyor ve zaman içinde İslam’ın insan unsuru, bilgiye - teknolojiye yüklenen kültürle değişime uğruyor. Burada edilgen olan taraf olmak, İslam’ın insan kütlesi adına büyük tahribat zemini.
Üç, ister yukarda işaret ettiğimiz edilgenlik, ister kendi sosyo - ekonomik - siyasi ikliminde yaşanan savrulmalar sebebiyle İslam - Müslüman ilişkisinde kişilikler ciddi açı farkı ile malül. Yapılan araştırmalara bakıldığında, İslam’ın insan - toplum hayatına taşımayı amaçladığı erdemler noktasında İslam ülkeleri, İslam dışı ülkelerden bile alt sıralarda görünüyor. Bizim dinimizin “Erdem” diye nitelediği vasıfların, başka toplumlarda bizden daha çok yaşanıyor olması, gerçekten insanoğlunun en dramatik işlerinden birisi durumunda.
Hem İslam’la aramızda oluşan mesafe, hem dünyevi ilimler alanında zihinsel birikim zaafımız, İslam dünyasını “Güç planında” ciddi anlamda geri plana sürüklüyor.
-İslam ülkelerindeki devlet - toplum, sistem - toplum ilişkileri de, o toplumun gücünü büyüten değil, aksine azaltan bir nitelik taşıyor. Pek çok İslam ülkesinde sistemler de, yönetim kadroları da, 100 yıl öncenin hakim güçleri tarafından belirlenmiş durumda. Bu da, toplumlarla devletleri ve sistemleri, hakim - mahkum ilişkisine sokuyor, toplumlar bir tür cendere niteliği taşıyan sistemlerden ve devlet baskılarından kurtulmak için mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Oysa devlet, bir toplumun kendini koruma gücüdür ve devlet - toplum ilişkisi ne kadar sıhhatli ise orada o ölçüde güç birikimi vardır.
-İslam dünyasının ekonomik, askeri gücü, bir “Ümmet bütünlüğü”nün gücü olmanın ötesinde, en azından dağınık, ama daha kötüsü, bazan tek tek karşıtlıklar içinde, bazan da başka güçlerle işbirliği ile birbiriyle vuruşur, birbirini azaltır, çökertir, yokeder konumdadır. Burada, ülkelerin birbiriyle ilişkisini İslami önceliklerin tayin ettiğini söylemek mümkün değildir. Ya da herkesin kendine göre bir “İslami öncelik” oluşturabildiği Makyavelist bir mantık işler durumdadır.
Bütün bunlar İslam’ın gücünü azaltan, boşa akıtan, birbirine karşı kullanma cinnetine sokan davranışlardır.
-Medya ve iletişim alanı, İslam dünyasının çok daha derin bir zaafı barındırdığı alan. Ki bu alan, günümüzde silahlı güçler kadar etkin hale gelmiş bulunuyor. Güce sahip olmanın en hayati zarureti, eğer, İslam’ın mesajını farklı insan ve toplumlara taşımak ise medya - iletişim zaafı İslam adına böyle bir güç zaafını ifade ediyor.
Bütün bunları şu hayati soruya cevap aramak için kaydettik:
Zaaftan nasıl kurtulup, güce ulaşacak İslam dünyası?
“Güçlü mü’min” nasıl oluşacak ki ondan “Güçlü ümmet” doğsun?
Ya da “Ümmet nasıl ayağa kalkar?”
Yukarıda zaaf alanları diye ifade ettiğimiz hali - halleri düzeltmeden güçlü olmak mümkün değil.
Allah Teâlâ “Güç hazırlayın” buyuruyor. Öyleyse güç nerede ise onu bulmak zorundayız.
Bunun için de, kendimizi Allah’ın buyruğuna muhatap insan olarak görmek, en öncelikli yaklaşımdır.
Bu, “insan kalitesi”ni en öncelikli mesele olarak görmeyi gerekli kılar.
Hem zihinsel kaliteyi, hem davranış kalitesini...
Hayata ilişkin tüm bilgileri önemseyen, onu elde etmeye, üretmeye çalışan ve kendi kişiliğinde İslam’ın erdemlerini kuşanan mü’min.
Güçlü olmak zorundayız.
Gücü adaletle kullanan bir insanlık hamlesini İslam’ın hamlesi olarak ortaya koymak zorundayız.
Kendi mazlumiyetimizi aşmak ve mazlum insanlığın umudu olmak zorundayız.
İslam dünyasının bilgide ve erdemde öncü olmasını sağlamak zorundayız.
Birim insandan devlet gibi en yüksek insani oluşumlara kadar İslam’ın hayati güç ihtiyacını karşılayacak bir mecraya sokmak zorundayız.
İnsanın İslamsız olmayacağı temel tesbitinden yola çıkarak, bu çağda insanın derin varoluş bunalımları yaşadığı gerçeği ve bu sebeple İslam’a olan ihtiyacının ekmek ve sudan daha acil hale geldiği gerçeğini idrak ederek, bunu temin edecek güce kavuşmak...
Bugün böyle bir güce sahip olunmasa bile, İslam nesillerinin gelecekte insanlığa İslam’ı en berrak haliyle sunacak bir kişilik donanımı ve maddi - manevi güçle buluşmasını sağlamak...
İslam’ın erdemleriyle inşa edilmiş bir insan - toplum varlığı.
Sağlıklı devletler...
Sağlıklı sistemler...
İnsanı öne alan ekonomik güçler.
Yeryüzünde zulmün kaldırılmasını ruh dokusu olarak almış bir askeri güç.
İslam’ın insanla - insanlıkla buluşmasını ana misyon olarak kabul eden bir medya yapılanması.
İslam, insanlığın olmazsa olmazı ise, bunu öncelikle mü’minlerin idrak etmesi ve “Bu nasıl gerçekleşecek?” sorusunun cevabının birim insanın buna “Ben varım” diyerek kendisini ortaya koymasıyla verileceğini unutmaması lazımdır.
Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz’in “Güçlü mü’min zayıf mü’minden evladır” sözünü, mü’minler arasında zayıf mü’min aleyhine bir kıyaslama için değil, her mü’minin “kuvvetli mü’min olmaya yöneltmek” için söylediğini unutmadan, herkesin kendi bünyesinde güç üretmeye yönelmesi lazımdır.

 

Yorum Yazın

Facebook