Allah'a Verilen Karz-ı Hasen (Güzel Borç - İnfak)

0
Sayı: Kasım 2002

Bu kâinat, kudret eli ile kurulmuş binbir nakışla tezyin edilmiş umûmî, fânî bir ikâmetgâhtır. Bir imtihân âlemi olan şu dünyâda geçireceğimiz günler, ciddiyet ve ince bir şuur, derin bir idrâk ile tefekkür ister. Çünkü bizim için asıl kalıcı olan nîmetler, bâkî ikâmetgâha, yâni sonsuz hayata götürebildiğimiz güzelliklerdir. Kullarının böyle ebedî güzellikler ile huzuruna gelmesini arzu eden Cenâb-ı Hak, kendi katındaki yüce mükâfatı ve rızâsı istikametinde yapılacak amel-i sâlihlere verdiği değeri Kur’ân-ı Kerîm’de sık sık beyân buyurur. Allâh Teâlâ, bilhassa lutuf ve kerem, cömertlik ve ihsân gibi ulvî sıfatlarının tezâhürü olan sadaka ve infak hakkında ısrarlı teşviklerde bulunur. Öyle ki, yüce rızâsı için verilecek her sadaka ve yapılacak her infakı kendisine verilmiş bir borç (karz-ı hasen) olarak kabul eyler ve bunun karşılığını kat kat ödeyeceğini vadeder. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Allâh’a güzel bir borç verecek olan kimdir? Artık Allâh, bunu kendisi için kat kat arttırır. Onun için oldukça üstün ve onurlu (kerim) bir ecir vardır.” (el-Hadîd, 57/11)

Buna göre sadakalarımız, muhtaçtan ziyâde birgün ansızın karşımıza dikilecek olan ölüme karşı bir son nefes selâmet ve teminatı da olabilir.

Bilmeliyiz ki, bu dünyada sıkıntı veya ferahlık, Allâh’ın takdirine bağlıdır. Gerçek mü’minler, Allâh kendilerine nimet verdikçe kibirlenip şımaran, Allâh’ın lutfettiği nimeti O’nun rızası için sarfetmeyen gâfillerden olamazlar. Onlar karz-ı haseni her iki mânâsıyla idrâk ederek tatbik ederler. Yâni:

1. Hem ihtiyaç sahibi kullara borç verirler,

2. Hem de infakta bulunmak suretiyle Allâh’a borç verirler...

Evet karz-ı hasenin bir mânâsı da, Kur’ân-ı Kerîm’de bahsedilen şekliyle Allâh’a borç vermektir. Bu da ihtiyaç sahiplerine infak etmek sûretiyledir ki, Allâh Teâlâ bu ameli; terviç, teşvik ve mükâfatını beyan sadedinde kendisine verilen bir borç olarak ifadelendirir. Yâni infakı Cenâb-ı Hak, bizzat borç olarak kullarından istemektedir:

“Namazı kılın, zekâtı verin, Allâh’a gönül hoşluğuyla ödünç (karz-ı hasen) verin. Kendiniz için önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız Allâh katında onu bulursunuz; hem de daha üstün ve mükâfatça daha büyük olmak üzere. Allâh’tan mağfiret dileyin, şüphesiz Allâh çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.” (el-Müzzemmil, 20)

Cenâb-ı Hakk, yüce rızâsı istikametinde kulun infakını karz-ı hasen (güzel bir borç) olarak isimlendirmekle insanoğluna lutufta bulunmaktadır. Tabiî, halis niyetle ve bu dünyada şahsî hiçbir menfaat beklemeden, gösteriş ve şöhret niyeti olmaksızın verilmesi şartıyla... Bunun için verildikten sonra teşekkür beklenilmemeli ve sadece Allâh rızası için sarfedilmelidir. Hazret-i Ali ve Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhümâ-’nın Kur’ân-ı Kerîm’de buyurulan:

“Onlar kendi canları çektiği halde, yiyeceği yoksulla, yetîme ve esire yedirirler: «Biz sadece Allâh rızâsı için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden (O’nun azâbına uğramaktan) korkarız.» (derler). İşte bu yüzden Allâh, onları o günün fenâlığından esirger; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir...” (el-İnsân, 8-11) şeklindeki güzel ahlâka riayet edilmelidir.

Bu âyet-i kerîmelerde infak ile ilgili nükteler şöyledir:

1. Mü’min kardeşini tercih etmek; îsâr,

2. Fânî ve dünyevî gâyeler için değil, Allâh rızâsı için infâk etmek,

3. Kıyâmetin şiddetinden infâk ile korunmak,

4. İhlâsla yapılan infâkın Hak katında makbul olacağı ve sahibinin yüzünü ak edeceği,

5. Mü’minlerden bu nevi sâlih ameller işlenmesinin istendiği...

İşte Allâh’a bu şekilde verilen borç için Cenâb-ı Hak onun kat kat karşılığını bahşedecektir.

İbn Mesud’un rivayet ettiğine göre Ebû Dehda el-Ensari, Allâh’a güzel borç verme hakkındaki ayet nazil olduğunda Rasûlullâh’a:

“–Ya Rasûlallâh! Allâh bizden borç mu istiyor?” diye sordu

Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

“–Evet, ya Ebâ Dehda, Allâh borç istiyor!” diye cevap verdi.

Bunun üzerine Ebu Dehda, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’den elini uzatmasını istedi ve O’nun elini alarak:

“–Ben bağımı Allâh’a borç (Karz-ı Hasen) olarak veriyorum!” dedi.

İbn Mesud, Ebu Dehda’nın bağında 600 hurma ağacı olduğunu ve O’nun bağı içindeki evinde, ailesiyle birlikte oturduğunu söyler. Bu infaktan, Allâh’a borç verme sözünden sonra Ebu Dehda evine gelir ve hanımına:

“–Ey Dehda’nın annesi! Bu bağı ve evi boşaltacağız. Çünkü ben bu bağı Allâh’a borç verdim...” der.

Hanımı da ona:

“Ya Ebâ Dehda! Çok kârlı bir alış veriş yaptın!” diye cevap verir.

Daha sonra da eşyalarını ve çocuklarını alarak bağdaki evi boşaltırlar. (İbn Ebî Hatim)

Bu şuur ve fazîletin zirvede olduğu her devirde mü’minler topluluğu dâima huzur ve saadet içinde yaşamışlar hem dünyalarını hem de âhıretlerini korumuşlardır. Şu hâdise de bu hakîkatin göz kamaştırıcı bir tezahürüdür:

Elie Kedourie’nin kaleme aldığı, Osmanlının son döneminde İngiltere’nin Orta Doğu politikasına dair kitabın bir ekinde anlatıldığına göre 19. yüzyıl sonlarında Doğu Anadolu’da müthiş bir kıtlık başgöstermişti. Bunun üzerine İngilizler kıtlıktan hareketle bölgede Osmanlıya karşı bir isyan çıkarıp çıkaramayacaklarını tespit için oraya bir casus gönderdiler. Casusun yaptığı araştırma neticesinde müşahede ettiği gerçek son derece şaşırtıcı idi. Raporda deniliyordu ki:

 “Burada kıtlık var, ama açlık yok! Herkes birbirini gözetiyor, yardımda bulunuyor. Bu yüzden de kıtlık, açlığa dönüşmüyor. Sonuç olarak böyle güçlü bir ictimâî yapı içinde kıtlıktan hareketle isyan üretmek imkânsız!..”

Hiç şüphesiz bu yüksek seviye, ihtiyaç ve yoksulluğun had safhaya ulaştığı anlarda ve bir de zor zamanlarda infakın değerine dikkat çeken âyet-i kerîmenin muhtevâsı içerisinde yaşayabilmenin dünyevî bir mükâfât ve bereketidir. Cenâb-ı Hak bu hususta gevşeklik ve gaflet gösterilmesini istemeyerek kullarını îkâz ile buyurur:

“Size ne oluyor ki, Allâh yolunda infak etmiyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin mirası Allâh’ındır. İçinizden, fetihten önce infak eden ve savaşanlar (başkasıyla) bir olmaz. İşte onlar, derece olarak sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allâh, her birine en güzel olanı va’detmiştir. Allâh’ın, yaptıklarınızdan haberi vardır.” (el-Hadîd, 10)

Yâni Cenâb-ı Hak, bilhassa İslâm’ın ve müslümanların zor zamanlarında kullarından fedâkârlık istemektedir. Kulların bu fedakârlıklarına da Kur’ânî ifade ile «karz-ı hasen» demektedir. Nitekim Çanakkale ve İstiklâl Harblerindeki fedakârlıklar da kullardan bir «karz-ı hasen» hâlinde tecellî edice Cenâb-ı Hak bunun mukâbili olarak galibiyyet ihsân eylemiştir.

Unutmamalıyız ki bize emanet olarak verilen bu beden, can ve mal, elimizde ebedî kalacak değildir. Muhakkak bir gün âniden hepsi ile vedâlaşacağız ve her şey mülkün gerçek sahibi olan Allâh’a kalacak, yâni ona dönecektir. Dolayısıyla şimdiden, yani hayatta iken bu emanetleri Allâh yolunda yerlerine teslim etmeliyiz ki ebedî mükâfata nâil olabilelim. Biz teslim etmesek bile asıl sahibi zaten dünyaya veda anında bizden her şeyi geriye teslim alacak. Ancak arada büyük bir fark olacak. Birinci şekilde, yâni infak ettiğimiz takdirde Allâh Teâlâ, bunu kendisine verilmiş bir borç olarak kabul buyuracak ve karşılığını kat kat ihsân eyleyecek. İkinci şekilde, yâni infak etmediğimizde ise elimize hiçbir şey geçmeyecek, mes’uliyetini yüklenmiş olacağız. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, ömrünü infaktan uzakta kalarak geçirenleri şöyle îkâz buyurur:

“Âdemoğlu: «malım, malım...» deyip duruyor... Ey âdemoğlu! Yeyip tükettiğin, giyip eskittiğin veya sadaka olarak verip sevap kazanmak üzere önden gönderdiğinden başka malın var mı ki?!.” (Müslim, Zühd, 3,4; Tirmizî, Zühd, 34)

 Hesabı ilk sorulacak hususlardan biri de: «Malını nereden kazandın, nereye sarfettin?» suâli olacaktır. Gerçek şu ki, kâinatın, yerlerin ve göklerin hazîneleri Allâh’a aiddir.

Dünyâ malından bir musibet hâlinde zuhur ederek gönlün âhengini tahrip eden fânî ve nefsânî alâkalardan uzakta kalabilmek, ancak cömertlik ve diğergâmlığın  feyzi ile mümkündür.

Cenâb-ı Hak, insanoğlunun dünyâya veda ânında hasret duyacağı ibadetler arasında sadakayı bilhassa zikreder ve onu ihmâl edenlerin ölüm geçidinde iken:

“Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar ertelesen de, sadaka verip sâlihlerden olsam..” (el-Münâfikûn, 10) dediklerini beyan buyurur.

Bu hakîkati en güzel şekilde idrâk eden ecdâdımızın infak hususunda sergilediği gayretler ve faaliyetlerdir ki, tarihe muazzam bir «vakıf medeniyeti» hediye etmişlerdir. Onlar âdeta bir hayır yarışı içerisine girmişler ve bu yarışta her çeşit varlığa ve her türlü ihtiyaca cevap verecek mâhiyette müessseseler, vakıflar kurmuşlardır. Bunların yanında iffet ve utancından dolayı kimseden bir şey isteyemecek olanların şahsiyetlerini zedelememek ve onları istemek zorunda bırakmamak için eski İstanbul’un bazı semtlerine koydukları sadaka taşları pek meşhurdur.

Bu sadaka taşlarından Üsküdar Doğancılar Caddesi boyunca yol ayırımında evlendirme dairesi karşısındaki kaldırımın yanında yaklaşık bir metre yüksekliğinde ve otuz santim çapında olan tarihî hatıranın dışındakiler bugün yerlerinde değiller.

Oysa bunlar, bir zamanlarne büyük bir hizmete ve hayır yarışına şahid idiler. Hâli vakti yerinde olanlar:

“Sağ elin verdiğini sol el görmeyecek şekilde” infakta bulunabilmek için gece karanlığında sadakalarını bu taşın tepesindeki çukura bırakırlardı.

Daha sonra semtin fazîletli fakirleri de ihtiyaçları kadar oradan alırlar, fazlasına ilişmezlerdi. Bilhassa ihtiyacı olmasına rağmen dilenmekten çekinenler gecenin geç saatlerinde taşın yanına para almaya gelir, ihtiyaçları kadar alırlardı. 17. yüzyıl İstanbul’unu anlatan bir Fransız gezgin,

üzerinde para bulunan bir taşı tam bir hafta boyunca gözetlediğini, ancak oradan sadaka almaya gelen kimseyi göremediğini yazmaktadır.

Rivayete göre İstanbul’un dört yerinde sadaka taşı vardı: Üsküdar’da Gülfem Hatun Camii’nin avlusunda, yine Üsküdar Doğancılar’da Karacaahmet’te ve Kocamustafapaşa’da...

Şanlı ecdâdın, böyle bir hizmeti niçin yaptığı mâlûm. Ancak her toplumda ve her devirde düşkünler ve muhtaçlar daima mevcut olacaktır. Dolayısıyla âyet-i kerîmede buyurulan:

“Zenginin malında fakirin hakkı vardır.” düstûrunu  gönlümüzün şiarı edinmeli ve “sadaka taşlarından vakıflara” uzanan hayır yarışını devam ettirmeliyiz ki, iffetli muhtaçların haysiyetlerini koruyalım. Dünkü kâh vermek kâh almak için sadaka taşına uzanan ellerdeki samimiyeti ve ihlâsı muhafaza etmeliyiz... Gönlümüz bir sadaka taşı hâline gelmelidir. Muhtaç, bizlere bir tebessüm ve ana kucağı sıcaklığı hissederek yaklaşabilmelidir. Bizler de lutfen ve keremen «Rezzâk» olan Rabbimizin bir kulu olarak şükür secdesinde bulunmalıyız. Dünyevî ve uhrevî ölçümüz:

“İnsanların hayırlısı, insanlara faydası olandır.” beyanı ile,

“De ki: Rabbim, kullarından dilediğine rızkı yayar ve ona tekrar rızkı kısar. Siz Allâh için ne infak ederseniz, Allâh onun yerine başkasını verir. O rızk verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe: 39) âyet-i kerîmesidir.

Netice olarak gerek infak gerekse karz-ı hasen şeklinde yapılan güzel ibadet ve davranışlar, aslında Cenâb-ı Hakk’ın bizlere lutfeylediği nimetler sayesinde yapılabilmektedir. Yâni Allâh Teâlâ bizlere bahşettiği nimetler ile yapacağımız hayır ve hasenâtı bizden kendisine borç olarak telâkkî buyurmaktadır. Bir bakıma bu tecellî, Cenâb-ı Hakk’ın bizlere bahşettiği nîmetleri yine nîmetlerle taçlandırmasıdır.

Yâni hakîkatte sayısız nimetleri veren Allâh, onları alıp istifade eden kullardır. Buna göre de asıl borçlu olan taraf insan, alacaklı olan da Cenâb-ı Hak’tır.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Göklerde ve yerde bulunanlar, her şeyi O’ndan isterler. Çünkü tüm varlıklarını O’na borçludurlar.”

Bu meyanda bilhassa insanoğlu, kendilerine verilen varlıkların en şereflisi olma sıfatı, daha sonra İslâm ve îmân nîmetine mazhariyet, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e ümmet olma lutuf ve ikrâmına nâiliyyet ve daha sayılamayak nice ihsan ve ikrâmlar karşısında Cenâb-ı Hakk’a borçludur. Ayrıca her gönül, yaratılışının vesîlesi ve ebediyyet yollarında yegâne hidâyet rehberi olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e borçludur. Onun zâhir ve bâtın insanlığa hediye ettiği ibâdet, muâmelât, davranış mükemmelliği ve güzellikleri yıldızlar misâli gönüllere yansıtan ashâb-ı kirâma ve bütün İslâm büyüklerine borçludur. Ana-babaya borçludur. Âilesine borçludur.

Bu borçların ödenmesi ise, Allâh -celle celâlühû-’nun ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in ahlâkı ile ahlâklanmak sûretiyle canlı bir Kur’ân olarak yaşamak ve sünnet-i seniyye iklîminde yeşeren bir gül olarak vuslat âlemine adım atmakla mümkündür. Ayrıca Allâh’a şükretmek de her kulun boynunun borcudur.

Bilmelidir ki Cenâb-ı Hakk’ın bu kadar sayısız nimet, lutuf ve ihsanına mukabil gönüller, şayet O’nun ve rızasının dışında kalan, yâni nefsânî ve fânî tuzaklarda ziyan edilirse insanlık şeref ve haysiyetini yitirmeye başlar. Bu şekilde ilâhî ölçülerin dışında yaşayarak gelip geçici güzellikleri gözlerinde büyütenler, daima aşağılara, düşkünlüklere râm olurlar. Bir bakıma özlerindeki ahsen-i takvîm sırrını unutarak kendilerinden çok daha aşağıda, daha fakir, daha muhtaç ve âciz varlıklardan borç isteyen zavallılar durumuna düşerler. Neticede farkında olamadıkları aslî cevherlerini helâk ederler. Böyle kimselerin hâline son derece şaşıran Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- şöyle buyurur:

“Bu ne şaşılacak şey? Güneş, bir zerreden borç ister mi? Zühre yıldızı küçücük bir küpten bâde diler mi?”

“Sen ne olduğu bilinmeyen bir ruhsun, vasıfları tam anlamıyla bilinmez bir cansın. Keyfiyet ve sıfatlar âlemine hapsedilmişsin. Sen bir güneşsin, bir ukdeye tutulup kalmışsın; yazık sana!.”

Bu beyitlerde Hazret-i Mevlana insanı, bir manevî güneşe benzetmektedir. Âlem de, o güneşin ışığı ile parlayarak yansıyan, titreşen zerreler gibidir. Dolayısıyla insanın Allâh’tan feyz almayı düşünmeden dünyada fanî zevkler peşinde koşması, neşe araması, bir bakıma güneşin zerreden borç istemesini temsil etmektedir. Güneş nasıl olur da zerreye muhtaç olur?

İnsan ruhu da, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ânî bir ifadeyle «Kudretimden bir sır üflediğim.» buyurduğu rabbanî bir nurdur. Fakat insanların çoğu ruhun yüceliğini, kıymetini bilmeyerek, onun hakîkatinden habersiz yaşarlar. Bunlar kendilerine bahşedilen azîz ve mukaddes nîmeti, o ilahî emaneti, maddî ve fânî zevklere feda ederek, sadece ten plânında yaşama sevdasındadırlar. Hiddetin, şehvetin, şöhretin, cismanî zevklerin girdabına düşmüşlerdir. Nefis gıdaların, eğlencelerin meftunu olmuşlardır. Sanki mana güneşi, semavî bir hadiseye uyarak “ukdei zenb” (=günah düğümü) ile bağlanmış, tutulmuş, ışığını saçamaz olmuştur. Bu durumda her kul:

Kendi mertebesini bilmeli! Allâh’ın lutfettiği sayısız nimetlerden, bilhassa “ahsen-i takvîm” (en güzel yaratılış) sırrından haberdar olmalı! Gelip geçici ve bir türlü tatmin edilemeyen zevklere esir düşmemeli! Neşeyi nefsânî arzularda ve fanî sevgililerde aramamalı! Her şeyi kendinde, kendi gönlünde aramalı!

Bunun için de, teşrîfi ile şereflendiğimiz Ramazan-ı Şerîf’i, o feyizli bir hayatın yaşandığı mübarek mükâfat ayını da müstesnâ bir nîmet ve ganîmet bilmeliyiz. Zîrâ sayısız nîmetlerle kadrini hatırlatan bu ayda fânî lezzetlerden vazgeçip bakî ve ruhânî lezzetlere nâil olmanın yanısıra, Hak Teâlâ’nın emir buyurduğu oruç nimetine kavuşulur.

Orucun bizlere verdiği diğer büyük bir lutuf da, acıma ve merhamet eğitimidir ki, yüreğimiz muhtaçlara uzansın, onların yanıbaşında olsun...

Oruçluda nefs engelinin tasallutundan kurtulan rûhun fetihleri başlar. Rûh nefs musîbetini bertaraf eder, ötesine geçer ve başka muzdarip rûhlara uzanır...

Hâsılı uzun bir gurbet ve derin bir yalnızlık yurduna doğru akıp gitmekteyiz. Orada güneşimiz îmân, dostlarımız enbiyâ ve sâlihler, saâdet bahçemiz amel-i sâlihler olmalıdır. O hâlde dünyâdan cebrî olarak çıkarılmadan evvel Rabbimizin lutfuyla îmân emniyeti ve irademizle ukbâ yolcuğuna çıkmalıyız...

Yâ Rabbî! Yüce zâtına verilen bir borç olarak kullarından istediğin infak ibadeti ve karz-ı hasen fazîleti hususunda gönüllerimize senin kerem deryandan sonsuz nasibler ihsân eyle! Bununla birlikte maddî ve mânevî üzerimizdeki bütün mesûliyetleri ve borçları edâ etmeyi hepimize müyesser kıl!

Yâ Rabbî! İçinde bulunduğumuz Ramazan-ı Şerîf hürmetine yetimlerin, muhtaçların, yalnızların sessiz çığlıklarını duyabilecek kulak ve hissedebilecek bir gönül ihsân buyur.

Âmîn!..

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook