AB’de Kriz

0
Sayı: Temmuz 2005

Türkiye İçin Belirsizlik

Avrupa Birliği Anayasası referandumlarından çıkan sonuçlar Avrupa için yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülüyor. AB Anayasası’nın Fransa ve Hollanda engeline takılmasının ardından merak edilen konu Avrupa Birliği’nin rotasını hangi yöne sevk edeceği. Tabi bu muhtemel güzargah değişikliğinden Türkiye’nin nasıl etkileneceği sorusu bizi çok daha yakından ilgilendiriyor...

Referandumlardan peşi sıra gelen “hayır”ların ardından Brüksel zirvesinde yaşanan bütçe fiyaskosu ise AB için ikinci bir şok oldu adeta. Artık Avrupa Birliği idealinin çatırdadığı, milli çıkarların ön plana geçtiği bir devreye girildiği daha net olarak anlaşılıyordu. 16-17 Haziran Brüksel zirvesinde bütçe konusunda uzlaşmaya varılamamasının gerisinde yatan Paris-Londra kapışmasının, temmuz ayında Britanya Başbakanı Tony Blair'in dönem başkanlığını almasıyla krizin daha da tırmanması bekleniyor. Hatta bu dönemde birliğin temelinin torpillenebileceğinden dahi bahsediliyor.

Referandum sonrasında ve Brüksel zirvesinin ardından ortaya çıkan tabloya ilişkin olarak Avrupa siyasi çevrelerinde yapılan değerlendirmelerde şu hususların altı çiziliyor;

“Bütünleşmenin son aşaması olan, siyasi birliği sağlaması beklenen anayasanın reddedilmesi, Avrupa’yı eskisinden daha bölünmüş bir hale getirecektir...

AB, kimlik bunalımı ve gelecek kaygısı sendromlarını yaşamaya başlamıştır. Bu bunalımın, elli yıllık bir bütünleşme ve direnci olan AB’yi çözülme ve dağılmaya götürecek olmasa bile en az on yıl geriletecektir... Siyasi bütünleşmenin sağlanamaması Avrupa açısından küresel bir güç olma umutlarının suya düşmesi anlamına gelmektedir... Anayasanın resmen rafa kaldırılmasını takiben başlayacak kimlik ve yeniden yapılanma tartışmaları muhtemelen AB’nin daha beş on yıl ciddi bir inisiyatif alamayacağı anlamına gelecektir...

Avrupa Birliği’nin Dönem Başkanı, Lüksemburg Başbakanı Juncher, "AB derin bir krize girdi. Utanıyorum.” ifadeleriyle AB’nin içinde bulunduğu durumu aslında en iyi özetleyen isimdi. Avrupa Birliği’nin geleceğine dair buna benzer olumsuz yöndeki değerlendirmeler gerek siyasi çevrelerde gerekse Avrupa medyasında yoğun olarak işleniyor. Her ne kadar Türk hükümeti, referandum sonrası ortaya çıkan sorunlardan Türkiye’nin üyeliğinin etkilenmeyeceğini ve üyelik sürecinin hukuki kaynaklara dayandığını iddia etse de bu yeni süreçte Avrupa Birliği’nin geleceğiyle birlikte en çok etkilenecek ülkelerin başında Türkiye geliyor.

Türkiye Nasıl Etkilenecek?

Gerek Fransızlar gerekse Hollandalılar AB Anayasası’na “hayır” derken genel olarak sosyal gerekçelerle hareket ettiklerini belirttiler. Ancak örneğin Fransızların yüzde 35’i olumsuz tutumlarına neden olarak Türkiye’nin katılım ihtimalini gösterdiler.

AB’nin iki kurucu üyesi Fransa ve Hollanda halklarındaki Türkiye karşıtı bu olumsuz tavır, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac gibi Türkiye’nin üyeliğine destek veren siyasi çevreleri de etkilemiş gözüküyor. Chirac’ın atadığı ve Türk dostu olarak gösterilen Fransa yeni Başbakanı Dominique de Villepin’in ardından bizzat Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, AB’nin Türkiye’yi içine alacak şekilde genişlemesine muhalif açıklamalarda bulunmaya başladılar bile. 17 Haziran’daki Avrupa Birliği zirvesinde de genişleme konusunda çelişkili mesajlar verilmesi Türkiye’nin tam üyelik kaygılarını artıran gelişmeler olarak görülüyor.

Uzunca bir zamandır Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan ve bunun yerine “imtiyazlı ortaklık” öneren, Almanya’nın Hıristiyan Demokrat Partisi lideri Angel Merkel’in 18 Eylül’de yapılması beklenen erken seçimlerden galibiyetle çıkması durumunda-ki buna da kesin gözüyle bakılıyor- Avrupa’da “Türkiye’ye özel statü” verilmesini savunanların cephesi bir hayli kuvvetlenmiş olacak. Fransa’da gelecek Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden de Sarkozy’nin zaferle çıkması halinde –ona da kesin gözüyle bakılıyor- Avrupa Birliği’nin iki lokomotif ülkesinde Türkiye’ye karşı çok sert muhalefet yapan iki görüş karar alıcı mercileri işgal etmiş olacak. Bu da tam üyelik yerine “imtiyazlı ortaklık” meselesinin hem Avrupa’da hem de Türkiye’de çok daha yoğun bir şekilde tartışılacağı anlamına geliyor.

Aslında 17 Aralık sonrası yapılan değerlendirmelerde ortaya konan müzakere sürecine ilişkin kararların, tam üyelikten çok “imtiyazlı ortaklığı” veya “özel statülü” üyeliği tarif eder nitelikte olduğu vurgulanmıştı. 3 Ekim’de başlayacak, uzun ve zorlu geçeceği söylenen müzakere sürecinde AB’nin daha net bir biçimde “imtiyazlı ortaklığı” Türkiye’nin önüne koyacağı ifade ediliyor. Sözün özü Türkiye-Avrupa ilişkileri referandumlardan sonra çok daha zor ve sürpriz gelişmeler açık bir döneme girmiş bulunuyor. ¸

Suriye ve Lübnan’da

Değişim Rüzgarı

Suriye, İran ve Lübnan, geçen ay Ortadoğu’da siyasi arenası en hareketli ülkeler olarak öne çıktılar.

ABD’nin hedefindeki ülke olarak görülen Suriye, ülkeyi 40 yıldır yöneten iktidardaki Baas Partisi’nin dışarıdan gelen baskılar sonucu gerçekleştirdiği kurultay ile gündemdeydi.

Lübnan’da ise 33 yıl sonra ilk kez Suriye askerleri olmadan gerçekleştirilen dört turlu seçimlerin ardından, Suriye karşıtı ittifak parlamentoda çoğunluğu elde etti. Bu Suriye’nin Ortadoğu’daki bölgesel avantajlarından birini daha kaybetmesi anlamına geliyor. Ortadoğu’da seçim heyecanın yaşandığı bir diğer ülke ise İran’dı. İkinci tura kalan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde muhafazakâr aday Ahmedinecad’la yarışacak olan Rafsancani, cumhurbaşkanlığına daha yakın isim olarak görülüyor...

Suriye'yi, 40 yıldır yöneten Baas partisinin demokratik reform sürecine katkı yapacağı düşünülen kongresinden beklentilerin ötesinde bir sonuç çıkmadığını söylemek mümkün. Kurultayda siyasi ve ekonomik hayata ilişkin alınan kararlar, Cumhurbaşkanı Beşar Esad'ın, bu yıl başlarında vaat ettiği, büyük dönüşümü gerçekleştirmekten oldukça uzak olduğunun altı çiziliyor.

Baaslılar, 1963'ten bu yana yürürlükte olan olağanüstü hal yasalarını kaldırmaya yanaşmadı, düzenlemenin gevşetilmesini önermek ile yetindi. Baas Partisi dışında siyasi partiler kurulmasına da yeşil ışık yakıldı. Ancak beklenti, dini ya da etnik temelli olanların kapatılacağı ve Baas'ın tek parti olmaya devam edeceği yönünde. Hali hazırda Suriye’de Kürt partiler ve Müslüman Kardeşler gibi siyasi oluşumlar sistemin dışına itilmiş durumda.

Kimi siyasi gözlemcilere göre bu kurultay, Beşşar Esad’ın gerçek iktidarının başlangıcı olarak görülüyor. Çünkü Esad, yönetim kadrolarını bizzat kendisi seçti. Babasının arkadaşlarını önemli ölçüde yönetimden uzaklaştırdı. Abdulhalim Haddam ve Mustafa Talas gibi Baas Partisi açısından oldukça önemli isimler artık yönetimde değiller. Bu yüzden, sürekli olarak dillendirilen “Suriye’yi Beşşar Esad değil eski Baascılar yönetiyor” söyleminin artık geçerliliğinin kalmadığı vurgulanıyor. Ancak bu hususta Suriye halkının çok da ümitli olduğunu söylemek mümkün değil. Çünkü onlar da bu yönde atılan adımların göstermelik ve dışarıdan gelen baskılar neticesinde olduğunun farkında. Aslında Suriye’nin sorununu eski Baas yöneticileriyle sınırlamak doğru değil. Suriye’nin sorunu sistemle alakalı bir mesele. Suriye istihbaratı ve güvenlik teşkilatı, şu andaki konumlarını koruduğu ve eylemlerini devam ettirdiği sürece Suriye’de köklü bir değişim beklemek mümkün gözükmüyor. Bu durum, ABD’nin mazeretlerini diri tutmasına sebep oluyor. ¸

“Parçalanmış Filistinlilerden” Sonra

“Parçalanmış Iraklılar”

Topraklarının haricinde yaşanan Filistinlilerden bahsedilirken, “parçalanmış Filistinliler” ifadesi de kullanılır. Bugün topraklarının dışında yaşamak zorunda kalan üç milyona yakın Filistinli var ve bir gün topraklarına dönebilmek umuduyla yaşıyorlar. Ne çare ki bu insanların evlerine, yurtlarına dönebilmeleri, BM’nin kararlarına rağmen gerçekleşemiyor. İşgalcilerin “parçalanmış Filistinlilerin” önlerine ördükleri duvar bir türlü aşılamıyorlar.

Filistin sorunun en temel üç meselesinden biri haline gelen bu dramın bir benzerinin bundan böyle Irak halkı için de gündeme geleceğini söylemek pekâlâ mümkün gözüküyor. İşgalin neden olduğu kaos ortamı, ülkelerinin geleceği adına Iraklıları her geçen gün biraz daha karamsarlığa sürüklüyor. İşgal güçlerinin yanı sıra mafyanın, yabancı ülkelerin istihbarat birimlerinin cirit attığı bir ülke haline gelen Irak’ta son dönemde yaşananlar gerçekten ürkütücü boyutlara ulaşmış bulunuyor. Ardı arkası kesilmeyen şiddet olaylarının yanı sıra halkın ekonomik anlamdaki sıkıntıları her geçen gün biraz daha derinleşiyor.

Kerkük gibi bıçak sırtı bölgelerde demografik yapıyı değiştirmeye yönelik girişimler bölge insanındaki can güvenliği kaygılarını artırıyor. Açlık, issizlik gibi sıkıntıların yanı sıra özellikle aydın kesimi hedef alan şiddet olayları ise ayrı bir sıkıntı. Hal böyle olunca bir taraftan ülke içerisindeki insanlar, bir şekilde ülke dışına kaçma yolları ararken, diğer taraftan işgal öncesi Saddam zulmünden kaçan binlerce Iraklı çok isteseler de ülkelerine dönemiyorlar.

Bilim Adamlarına Suikastler

Irak’taki bu kaos ortamında en dikkat çekici gelişmelerden biri ise Iraklı bilim adamlarına yönelik suikastların artmış olması. İşgalin ardından bugüne kadar nükleer konularda uzman 350 Iraklı bilim adamının yanı sıra 200’den fazla Iraklı öğretim üyesinin öldürülmesi oldukça dikkat çekici. Iraklı bilim adamlarına yönelik suikastların sorumluları olarak ise parmaklar İsrail istihbaratı MOSSAD’ı gösteriyor. Hem de ABD Dışişleri Bakanlığı’nın hazırladığı raporlarda. ABD başkanı Bush’a sunulan raporda Mossad birimlerinin ve İsrail komandolarının bir yılı aşkın bir süredir Irak topraklarında faaliyet gösterdiği ve bu birimlerin özellikle de nükleer konularda uzman Iraklı bilim adamlarının öldürülmesi ve tasfiyesi için çalıştığı belirtiliyor.

Aslında bu gelişme çok da sürpriz değil. Çünkü yaklaşık bir yıl önce, Bağdat Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Hüseyin El Fitlavi, MOSSAD’ın, Iraklı bilim adamlarını “ya kendileriyle işbirliği yapmak ya da öldürülmek” arasında bir tercihe zorladığını açıklamıştı. O dönemde çıkan haberlerde “Iraklı bilim adamlarını tasfiye etme planı” çerçevesinde, İsrail’in isteğiyle 15 bin 500 uzman, araştırmacı ve profesörün işten attırıldığı iddia edilmişti... ¸

'ABD napalm kullandı' itirafı

Irak'ta 'salkım bombaları', 'papatya biçenler' ve tüm bombaların anası diye nitelenen MOAB'ı kullanmaktan çekinmeyen ABD'nin Cenevre Sözleşmesi'nin yasakladığı napalm bombasına benzer bombaları da kullandığı tescillendi.

The Independent gazetesine göre, Britanya Savunma Bakanı Adam Ingram, İşçi Partisi milletvekili Harry Cohen'e yazdığı mektupta, Irak'ta 31 Mart ve 2 Nisan 2003 arasında napalma çok benzeyen MK-77 tipi yangın bombalarından 30 adet kullanıldığını söyledi. Iraklıların yangın bombalarından yaralandığı haberleri üzerine ocakta milletvekillerine ABD'nin MK-77 kullanmadığı garantisini veren Ingram, "İstemeden de olsa parlamentoyu yanılttım. Zira ABD beni yanlış bilgilendirdi. ABD asla MK-77 kullanılmadığına dair garanti vermişti. Ama şimdi üzüntüyle öğrenmiş bulunuyorum ki bu doğru değilmiş" dedi. ¸

İsrailli Kadınlara Göre

“Filistinliler için değişen bir şey yok”

200 kadar İsrailli kadının kurduğu “Machsom” adlı kontrol noktalarını gözleme grubu, son bir yılda Filistinlilerin karşılaştığı zorluklar açısından değişen bir şey olmadığını açıkladı.

İsrail ile Filistin arasındaki kontrol noktalarında görev yapan İsrail askerlerini gözleyen örgüt, düzenlediği basın toplantısında geçiş için başvuran Filistinlilerin yaklaşık olarak yüzde 30’unun İsrail’in kara listesinde yer aldığını, bu yüzden de hiçbir zaman gerekli izni alamadıklarını belirtti.

Machson gözlem gurubuna göre, “Filistinlilerin sorunları yıllardır olduğu gibi devam ediyor, hala taciz ediliyor ve aşağılanıyorlar. Eğer son 4 buçuk yıldır olduğu gibi kontrol noktaları uygulaması devam ederse, bunun İsrail’in geleceğine ve halkına etkisi korkunç olacaktır” deniliyor.

İsrail, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde yaşayan Filistinlilerden kontrol noktalarından geçmek için izin belgeleri bulundurmalarını istiyor. Filistinlilerse, kontrol noktalarının kolektif bir cezalandırma yöntemi olduğunu savunuyor. ¸

Silahlanmaya Var Açlıkla Mücadeleye Yok

Yıllardır uluslar arası düzeyde yapılan toplantılarda silahlanmaya yapılan harcamalarla dünyadaki açlıkla mücadele için yapılan yardımların dengesizliği sürekli vurgulanır. Ama değişen bir şey olmaz. İnsanoğlu tercihi hep daha çok öldürebilmek için kullanır. Bunun son örneğini hemen hemen aynı günlerde ajanslara düşen iki araştırma raporunda da görmek mümkün.

Haberlerden, biri 2004 yılında, soğuk savaştan bu yana ilk kez küresel silahlanma harcamalarının 1 trilyon doları aştığını bildiriyordu. Diğeri ise Birleşmiş Milletler’in, uluslararası toplumun Afrika için verdiği sözleri yerine getirmemesi yüzünden 3 milyon çocuğun hayata veda edeceğini duyurduğunu açıklıyordu.

Düzenli olarak askeri harcamaları analiz eden Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü SIPRI göre, dünya çapındaki askeri harcamalar 2004’te, yüzde 5 artarak bir trilyon 32 milyar dolara çıkmış bulunuyor. Bu rakam, küresel gayri safi yurtiçi hasıla’nın yüzde 2.6’sını oluşturuyor.

SIPRI’nin raporuna göre, tüm askeri harcamaların yüzde 74’ünü tek başına ABD gerçekleştirdi. ABD’nin askeri harcaması, kendisinden sonra gelen 32 ülkenin askeri harcamalarından daha fazla. Birleşik Devletler, düzenli savunma bütçesinin yanısıra terörle mücadele için de 238 milyar dolar tahsis etti.

İngiltere ve Fransa’nın toplam askeri harcamaları ise yüzde 5’er arttı. Rapora göre, 15 ülke dünyanın toplam askeri harcamalarının yüzde 82’sini gerçekleştirdi. ABD’nin ardından en çok askeri harcamayı, İngiltere, Fransa, Japonya ve Çin yaptı. Geçen yıl bölge olarak en fazla askeri harcamayı ise Güney Asya gerçekleştirdi. ¸

3 milyon Afrikalı’nın hayatı tehlikede

Silahlanma konusunda aşırı bonkör olan uygar dünya (!) iş hayat kurtarmaya gelince cimri mi cimri. Bunun son örneğini BM’nin son raporunda görmek mümkün. Birleşmiş Milletler, uluslararası toplumun Afrika için verdiği sözleri yerine getirmemesinin, kara kıtada yeni bir insanlık dramına yol açacağını bildiriyor. Uluslararası örgüte göre, bu yüzden 3 milyon çocuk hayata veda edecek. Birleşmiş Milletler, 2000 yılında hazırladığı ‘milenyum kalkınma hedefleri’ kapsamında, 2015 itibariyle çocuk ölümlerini üçte iki azaltmayı, günde bir dolar altında yaşayanların sayısını yarıya indirmeyi ve tüm çocukların okula gönderilmesini amaçlamıştı. Ama başkanlığına Kemal Derviş’in seçildiği BM Kalkınma Programı’nın hazırladığı rapora göre, uluslararası toplumun verdiği sözleri yerine getirmemesi nedeniyle bu hedefler gerçekleşemeyecek.

Şu anki göstergelere göre, Afrika’da 5 yaşından küçük 5 milyon çocuk ölecek. Belirlenen hedefler gerçekleşseydi, ölen çocukların sayısı 2 milyon olacaktı. Hedeflere ulaşılamadığı için 115 milyon çocuk da okula devam edemeyecek. Yoksulluk sınırının altında yaşayan nüfusa da 219 milyon kişi daha eklenecek. Oysa silahlanmaya harcanan paranın sadece 15'te biri ayrılabilse dünya açlıkla mücadelede önemli bir kavşağı dönmüş olacak.

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook