NAMAZIN RÜTBESİ

0
NAMAZIN RÜTBESİ - Süleyman Derin
Sayı : - Ekim 2017

Allah Teala kul ile Rabbi arasında en sağlam bağ olarak namazı bizlere emreder. Kuran’ı kerimde Allah’a imandan hemen sonra namazın zikredilmesi imanın mümindeki ilk tezahürünün namaz olduğunu gösterir. Yüce Kitabının daha girişinde Rabbimiz takvalı müminleri şöyle tarif eder: “Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.” (Bakara, 3) Dini en ince ayrıntılarına kadar yaşamak demek olan tasavvuf hareketinde ise namazın ayrı bir yeri ve önemi vardır. Sufi için hayatın akışı namazla şekillenir. Halkın arasında “beşe beş katmak” denilen bu tabir maneviyat erbabı için kullanılan güzel bir tabirdir. Onlar Rablerinin huzuruna farz olan beş vakitte çıkmak ile yetinmezler, buna ilaveten teheccüd, kuşluk, evvabin, tahiyyetül mescid, şükür ve kaza namazlarıyla da Dostun kapısını çalarlar. Nasıl ki seven hep sevdiğinin civarında gezer, sevdiğini görmek için fırsat kollar ise aynen bunun gibi sufileri de Mahbub-i Hakiki olan Rablerini (kalp gözüyle) görmek için can atarlar. Bundan dolayı da Hakk ile buluşma demek olan namazı iştiyak ve manevi zevk içinde ikame ederler. İmam Rabbani sufilerin namaz ile olan bu ilişkisini şöyle ifade eder:

“Bilesin ki, namaz rütbesi ahiretteki rü’yet (Allah’ı görme) rütbesi gibidir. Dünyada Allah Teâlâ’ya yakınlığın nihaî noktası sadece namazda bulunur. Ahiretteki yakınlığın nihaî noktası ise rü’yetin kendisidir. Kaldı ki diğer ibadetler namaza vesilelerdir. Namaz ise asıl maksatlardandır. (Mektubat, 90:137)

İmam Rabbani hazretleri burada bizim dikkatimizi önemli bir meseleye çeker, diğer ibadetler bizatihi amaç değildir, namaz ise bizzat amaçtır. Zira namazda Hakkı müşahede etme, miraca yükselme rütbesi bulunur. Ne var ki bu mertebenin kıymetini ancak sülûkta sona vasıl olanlar bilirler de, namazlarını külfetsizce severek kılarlar.

“Bilesin ki, ibadetlerden tat almak ve ibadetleri, özellikle de namazları külfetsiz eda etmek Hakk Sübhânehû’nun en büyük nimetlerinden biridir. Bu hal, özellikle de farz namazların edası söz konusu olduğunda nihayete ermeyenler (Seyr u Sülûkü tamamlamayanlar) için mümkün görülmez. Zira bidâyette olanlar nafilelerden daha fazla tat alırlar. Nihayete ermiş olanlarda ise bu nispet farzlara bağlanır ve nafilelerle meşgul olmak faydasız görülür. Nihayete ermişler için büyük amel sadece farzları eda etmektir. (Mektubat, 90:137)

İmam’a göre namazdan alınan zevk ruha aittir nefsin bu konuda bir dahli yoktur:

“Bilinmelidir ki, namaz kılarken alınan lezzetin kesinlikle nefisle bir alakası yoktur. Aksine bu, ağlama ve keder esnasında duyulan tadın aynısıdır. Sübhânallah! Ne rütbedir bu rütbe! Nimet sahiplerine uğurlu olsun nimetleri!”

Namazın müminin miracı olması meselesini İsmail Hakkı Bursevi tefsirinde şöyle açıklar: Namaz Mi’râc gecesinde farz kılınmıştır. Çünkü Mi’râc, en değerli vakitlerden ve en faziletli anlardandır. Namaz da imandan sonra taatların en faziletlisidir. İbadetlerin en güzeli vakitlerin en güzelinde, kulu Muhammed’in, Rabbine vuslat ve kurb zamanı olan Mi’râc’da farz kılındı.”

Ne var ki her namaz kılan miraç sırrına eremez. İmam’a göre namazın müminin miracı olabilmesi için dikkat edilmesi gereken bazı konular vardır ki bunların başında namazın tadil-i erkân ile kılınması yani namazdaki her rüknün hakkının verilmesi gelir.

“Sâlikin namazda iç huzur ve tâdil-i erkânı yerine getirme hususunda dikkatli olması gerekir. Zira insanların çoğu iç huzur ve tâdil-i erkâna dikkat etmedikleri için namazlarını zayi etmektedirler. Bu tür kimseler hakkında şiddetli tehditler gelmiştir. Namaz düzgünce gereği gibi eda edildiğinde sâlikin ebedî kurtuluşu için büyük bir ümit kaynağı olur. Çünkü bu durum sâlikin dininin ayakta dimdik olduğuna ve mîrâcının tamamlandığına delildir. (109:20)

Namazın diğer ibadetler arasındaki yerini İmam şöyle açıklar: “Namaz, Allah’a ve Rasûlü’ne imandan sonra ibadetlerin en üstünüdür. İman gibi namazın güzelliği de bizzat onun kendisinden kaynaklanmaktadır. Diğer ibadetlerin güzelliği ise zâtî değildir, kendilerinden başka sebeplere dayanır. Fıkıh kitaplarında açıklandığı şekliyle tam bir maddi ve mânevî temizlikten/abdestten sonra son derece dikkat ve huşû ile namazları eda etmek gerekir. Namazda kıraat, rükû, secde, kıyam, celse ve diğer rükünlerde dikkati elden bırakmamalı ve bunları en güzel şekliyle yerine getirmelidir. Rükünleri eda ederken ruhî sükûnet ve itminanı elde etmeye gayret etmeliyiz. Namaza gevşek davranmamalı ve namazları daima ilk vakitlerinde kılmaya özen göstermeliyiz. Makbul kul Mevlâsı’nın emrini hiç beklemeden güzelce yerine getiren kuldur. Emri yerine getirme konusunda ağırdan almak itaatsizlik ve edepsizlik anlamına gelir. (152:17)

İmam Rabbani namazların vaktinde ve cemaatle kılınması konusunda sufileri sıkça uyarır. Ona göre zikir evrad gibi diğer tasavvufi ameller namazlar güzelce ikame edildiğinde salike fayda verir. Namazlarını kılmayan ve namaz hususunda dikkatli olmayanların diğer nafilelerle meşgul olması faydasızdır. İmam bu meseleyi Ömer (r.a.)’den rivayet ettiği şu olayla destekler:

“Emîrü’l-mü’minîn Hz. Ömer (r.a.) bir defasında sabah namazını cemaatle kıldı ve sahâbe-i kirâma nazar etti. İçlerinden birinin mescitte olmadığını görünce nerede olduğunu sordu. Denildi ki: “O bütün bir geceyi ibadetle ihya etmektedir. Heralde uykuya yenik düşmüştür.” Bunun üzerine Emîrü’l-mü’minîn şöyle dedi: “Keşke bütün gece uyusaydı da sabah namazını cemaatle kılsaydı. Bu daha faziletli olurdu.” (77:114)

İmam’a göre namazdaki fazilet başka hiçbir ibadette yoktur. Buna rağmen “sufiler niçin zikre çok ehemmiyet veriyor” sorusu akla gelebilir. İmam’a göre zikrin amacı da namaza hazırlıktır. Zira kalp tam anlamıyla tasfiye olmadan salik namazdan istifade edemez. Ne zamanki kalp tam manasıyla temizlenir o zaman terakki namaz ile olur, daha önce terakki zikir ile mümkün iken işin sonunda terakkinin aslı namaz ile gerçekleşir. Yolun sonundaki sufilere zikir ancak sevap kazandırır:

“Sâlik zikre bağlı olan terakkisini Hak Sübhânehû’nun yardımı ile tamamlar, nefsinin putlarının sevgisinden kurtulur da, nefs-i emmâre seviyesinden nefs-i mutmainneye vasıl olursa artık o zaman terakki zikirle gerçekleşmez. Bundan böyle zikrin hükmü sevap için çalışan ebrâr kulların virdleri hükmündedir. Bu makamda yakınlık mertebelerini katetmek Kur’ân okumaya ve namazları uzun kıraat ve huşû içinde kılmaya bağlıdır. Daha önce zikirle ulaşılanlara bundan sonra artık Kur’ân okumakla, özellikle de namazda kıraatle ulaşılır. (155-25)

Bu durumda gerçek namaza hazırlanmanın başka bir yolu da Kuran’ı iyi bilmek, olabildiğince sureyi ezberlemektir. En azından namazlarda sıkça okunan surelerin tefsirini örenmek ve namazda tefekkür etmek gerekir. Kuran’ı ne kadar çok okur ve bilirsek o kadar namazlarımızın kalitesi artacaktır. Bununla beraber mümin manasını bilsin veya bilmesin okuduğu her ayetten, hatta her harften sevab alır. Bir de manasını tefekkür ile namazda kıraatte bulunursa şüphesiz manen daha çok terakki eder.

Bu durumda şuurlu bir Müslümanın en başta gelen vazifesi namazı güzelce kılmak ve ondan sonra da onun önemini küçük yaştan itibaren çocuklarına, aile çevresine kavratmaktır. Namazın sadece bir mecburiyet olmadığını, onun Rabbimiz ile miraca yükselmenin bir vesilesi olduğunu gençlerimize öğretmeli, bu hususta onlara iyi örnek olmalıyız. Aile reislerinin, anne ve babaların belki de ailedeki en önemli vazifesi budur. Rızık kazanma endişesinin en büyük fitne olduğu günümüzde anne-babalar çocuklarına daha çok iyi bir okula girmenin, kazancı bol olan bir meseleğe intisap etmenin önemini öğretmektedirler. İnsanın bu psikolojini bilen Yüce Rabbimiz yaptığımız gerçek vazifemizin ne olduğunu şöyle ihtar eder: “Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et! Senden rızık istemiyoruz; biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takva sahiplerinin olacaktır.” (Taha, 132)

Bu ayetten ders almayı ve namazı ailevi hayatımızın merkezine yerleştirmeye Yüce Rabbimiz hepimize nasip etsin. Âmin.

Yorum Yazın

Facebook