NAZIM YÜZBAŞI AĞABEY İLE HAYAT SOHBETİ…

0

Nazım Yüzbaşı ağabeyimiz manevi hayatın kendisini ipek gibi yaptığı bir gönül insanı. Nur gibi bir derviş. Zikrin şeffaflaştırdığı bir ehl-i hal. İddialardan, sivriliklerden uzaklaşmış, seyri sülûk eğitiminden geçmiş salih bir zat. Yaşadığı beldelere rahmet olan, sayıları bugün gittikçe azalan şahsiyetlerden birisi. Ömrü, gencinden yaşlısına etrafındakilere hem manevi olarak hem de ihtiyaç sahiplerine maddi olarak hizmetle geçmiş bir hizmet insanı.

Rabbimizden kendisine hayırlı ve bereketli ömürler niyaz ediyoruz. Bandırma’da 2011 yılında H. Murat Karaman Bey ile birlikte yaptığımız mülâkatı istifadelerinize sunuyoruz.

 

SELMAN TAN: Efendim bize kendinizi tanıtır mısınız?
NAZIM YÜZBAŞI: 1930 yılında Uşak’ın Karahallı ilçesinin Beki köyünde dünyaya gelmişim. Büyük dedem Osmanlı ordusunda 42 sene askerlik yapmış. Er olarak başlayıp yüzbaşı olarak emekli olmuş. Soyismimiz oradan geliyor.

Köyümüzden 6- 7 km ilerdeki bir başka köyde ilkokulu okudum. Sonra askerliğe kadar koyun çobanlığı yaptım. Evimizde pamuk ipliğinden yapılan astar, kaput bezi imal ettiğimiz el dokuma tezgahında çalıştım.

Ezanın aslını duymadan büyüdüm. Ailemiz mütedeyyin bir aileydi. Babamlar iki erkek kardeşmiş. Babam küçük olandır. Askere gideceği zaman Kazım amcam ‘acaba babamın yüzbaşılığını askeriyede kullanarak kardeşim Kamil’i yakın bir yerde askerlik yaptırabilir miyim?’ düşüncesiyle büyük dedeme söylemeden Uşak’a yola çıkıyor. Büyük dedem bunu fark ediyor ve sabah kalkınca amcamın nerede olduğunu soruyor. Durumu anlayınca babama diyor ki: “Kamil atına atla, gerekirse çatlayıncaya kadar koştur abin Uşak’a varmadan yetiş, onu geri çevir ve buraya getir. Benim 42 yıllık askerlik hayatımda 42 dakikalık ihlâlim yoktur. Bu iş kul hakkına girer. Böyle bir şeye zinhar müsade etmem” diyor.

17 yaşında ağır bir rahatsızlık geçirdim. Annem babam endişe edip kazadan bir doktor getirdiler. Doktor beni muayene ettikten sonra “Bu çocuğun iyileşmesi için günde bir bardak rakı içmesi lazım” dedi. O zamanın doktorlarına bakın. Bunun üzerine babam “Rakı içip iyileşeceğine ölecekse ölsün” dedi.

Askerden sonra ürettiğimiz bezleri civar illerde pazarlamaya başladım. 1953 yılında Bandırma’da bu işi yapanın az olduğunu görünce orada depo tuttum, dükkan açtım. Ailece 1960 yılında Bandırma’ya yerleştik. Daha sonra halı ticareti ile meşgul oldum.

Fakir ümmi bir insanım. Ticaret yaparken senetler alınıyor, banka ile irtibatımız oluyordu. Bu durumu öğrenmek için Karahallı nahiyesinin Karabasan köyünde medrese eğitimi veren tasavvuf erbabı bir hocaefendiye fetva için müracaat ettim. Kendisi “Banka kasasında paranızı muhafaza etmenin dışındaki bütün ticari ilişkiler haramdır” dedi. O gün bugündür hiçbir şekilde banka ile bir işim olmadı.

S. TAN: Manevi hayatla tanışmanız nasıl oldu?
YÜZBAŞI: Manevi bir arayış içindeydim. Manyas’ın Darıca ilçesindeki Ali Haydar Efendi’nin halifesi Kadir Efendi’den ders aldım. Ümmiydi ama kazandığı her şeyi Rasulullah sevgisi ile kazanmıştı. Büyük bir veliydi. 1969 senesiydi. O zaman Ali Haydar Efendi vefat etmişti. Kadir Efendi “Ben mürşit değilim sadece halifeyim” der, rabıtayı Ali Haydar Efendi’ye yaptırırdı, fakat rabıta yaptığınız zaman da kendisi çıkar gelirdi. 1972 yılında vefat etti.
O yolda zikir 5 binden 10 binden başlardı. Günde 40- 50 bine kadar çektiğim oldu. 3- 4 saat zikir çekerdim, alnımdan terler yere dökülürdü fakat aşk, şevk yaptırırdı bunu bize. Bu sefer kalbim başladı hoplamaya. Ali Öztaylan abiye gittim “Abi benim durumum böyle böyle ne yapacağız?” diye sordum. Ali abi “Benim böyle bir selâhiyetim yok” dedi. Bu dönemde Sami Efendi Hazretleri’nin tarafı tecelli etti.

S. TAN: Nasıl tecelli etti efendim?
YÜZBAŞI: Ararken istihare yapmaya başladım. Sami Efendi Hazretleri yağmur gibi geldi. İstihareli de rüyama geliyordu istiharesiz de rüyama geliyordu. Bizi Bursa’daki vekiline yönlendirdi. Ona gittiğim zaman bana “Kardeş siz dersi 15 gün kadar bırakın, bütün vücudunuz yanmış” dedi. Ve bana bu yolun dersini tarif etti. Ondan sonra bütün vücudum dinleniverdi. Ufkum açıldı, sanki geniş bir vadiye indim.
BEDENİM SANKİ YOKTU

S. TAN: Sami Efendi Hazretleri ile ilk görüşmeniz nasıl oldu?
YÜZBAŞI: Dersi aldıktan sonra 1972 yılına kadar kendisini görmedim. O yıl hacca birlikte gittik. Dursun Aksoy abi, Tahsin Yatman abi, Ali Öztaylan abi ve kardeşleri beraberdik. Sami Efendi’nin yanında Musa Efendi, Mehmet Öztürk abiler vardı. Haccı birlikte yaptık.
Bizi bir gün öğle yemeğine Mısır oteline çağırdılar. Yemekte yedi kişi vardı. Yemek sırasında şöyle buyurdular: “Bu taam 7 devletten toplanmış, tahakkuk etmiş biz burada 7 kişi yiyoruz. Bu rızık işi belli olmaz kimin nasibi varsa o ona ulaşır.”

Hicaz yolculuğumuz 45 gün sürmüştü. Musa Efendi Hazretleri’nin yanında 45 tane bohça içinde hazırlanmış takım olduğunu gördüm. İç çamaşırından, mendilinden çorabından fistanına kadar her gün için yeni bir kıyafet hazırlamıştı. Her akşam Sami Efendi Hazretleri’nin odasına bir bohçayı götürüp takdim ediyordu. Kolay bir şey değildi, bu hizmete hayretler içinde kaldım. Kendi kendime demek ki hizmet böyle yapılıyormuş dedim.

Arafat’ta duayı Fazlullah Nemengâni abiye yaptırdı. Bir ara Sami efendi duayı bitirelim der gibi bakınca Fazlullah Efendi duayı bitirdi. Bunun üzerine Sami Efendi Hazretleri, “Duaların kabulünün bitmesine 3 dakika kaldı. Herkes aile efradı için duada bulunabilir” dedi. O anda bir neşe hali zuhur etti, baktım sanki herkes cennet bahçesinde, Arafat da neşe içinde bize diyor ki ‘ben de cennet bahçesindeyim.’ O 3 dakika içinde sanki bedenimden sıyrılmıştım, sonrasında kendime baktım üzerinde elbiseler var, yokluyorum vücudum yerine gelmiş. Bize teveccühü ile 3 dakika içinde kainatı seyrettirmişti. Sonra yine gaflet haline döndük ama ondan sonraki 15 gün boyunca vücudum var mı diye kendimi yoklamaya devam ettim.

S. TAN: Bedeninizi hissetmiyor muydunuz?
YÜZBAŞI: Evet bedenim sanki yoktu. Demek ki gafletten kurtulduğun zaman bedenin tasallutundan da kurtuluyorsun. Bize bu hali bizzat yaşattılar. İnsanın içi temizlenince hakikaten kuş gibi oluyormuş Selman evladım. Bilâhere üstadımıza muhabbetimiz gittikçe arttı.
EFENDİMİZİN EDEBİ İLE EDEPLENMEK

S. TAN: Efendim bu hali rabıtalı olduğunuz için mi yaşadınız?
YÜZBAŞI: Rabıta muhabbet demektir. Rabıta mürşidi hatırlamak ve onun yaşadığı gibi yaşamaya çalışmaktır. Bir hadise ile karşılaştığınızda ‘burada efendim olsa ne yapardı?’ deyip onun yolundan yürümektir. Onun nerede nasıl davranacağı senin muhabbetin kuvvetliyse gönlüne gelir.
Rabıta kuvvetliyse mürşidin yapmadığı bir şeyi sen yapamazsın.

Bir keresinde Medine’de Sami Efendi Hazretleri’ne ziyarete gidiyorduk. Giderken üstadımız kokuyu sever deyip 12 düzine kadar koku alıp hediye olarak götürdük. Daha sonra Validemiz Ömer Kirazoğlu ağabeye “Evde hediye edeceğimiz koku bitmişti bu kardeşlerimiz nereden bilmişler?” demiş. İşte bize o kokuyu götürten şey rabıta ve üstadımızın tasarrufudur.

Kadir Efendi şöyle derdi: “29 sene bir mürşide râm oldum iki şey öğrendim. Hazreti Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’in yaptıkları gibi yapıp, yapmadıklarını yapmamak. 29 sene boyunca üstadım ayağını ayağının üzerinde atmadığı için ben de atamadım.”

Bunu Musa Efendi’ye söylediğim zaman “38 senedir ben de atamadım Nazım Efendi, çoraplarımı bile çıkarırken eğilerek çıkarırım.

Gerçek mürşidi tanımak Peygamber Efendimiz’in edebi ile edeplenmektir. Gerçek mürşidi tanımak hakikatı tanımaktır” dedi.

Hacdan sonraki yıl bir telefon geldi, “Musa Efendiler şu tarihte şu saatte sizin evinize gelip misafir olacaklar ve sohbetler sizde yapılacaktır” dendi. Şaşırdım kaldım, ben çaylak birisiyim. 15 gün öncesinden Bandırmaya geleceklerini öğrendiğim zamandan beri içimden ‘bir acı kahvemi içer evime adım atarlarsa ayak bastıkları yeri öperim’ diye geçiriyordum ama böyle olacağını tahmin edemiyordum. Ali Öztaylan abiye gidip “Abi siz maddi sultanları da manevi sultanları da ağırlamış bir insansınız, ben çoban bir adamım, gelip evimi, soframı düzenler misiniz?” dedim. Söylenilen saatte 10 kişi kadar geldiler 2 gün evimizde misafir kaldılar.

Bizim evde kalırken Musa Efendi burada “Rical kokusu var” demişlerdi.

Bizim ev önceden Ali Haydar Efendinin mürşidi Bezzaz Hacı Ali Rıza Efendi’nin devlethanesiymiş. Biz evi onun kızından satın almıştık. Daha sonra kurduğumuz vakfa onun ismini verdik.

Yeri gelmişken burada Bezzaz Hacı Ali Rıza Efendi ile ilgili bir hatıramı anlatayım.

Halı ticareti yaparken bir gün bir adam geldi, yüklüce halı aldı, çıkarken “Halıları eve getirin parasını evde ödeyeceğim” dedi. Çalışanımız adamla birlikte halıları evine götürdüler. Halılar eve girince çalışanımız parayı istiyor bunun üzerine adam “Dükkanda parayı verdim ya ne parası vereceğim” deyip kapıyı kapatıyor. Arkadaşımız durumu gelince anlattı. Senet, çek bir şey almamıştık. Ayrıca dışardan bir şahidimiz de yoktu. Yani yapacağımız bir şey yoktu. Akşam Bezzaz Hacı Ali Rıza Efendi’nin kabrine gittim. Bir Fatiha okuyup durumu arz ettim. Ertesi sabah saat 8:00’de dükkanı açmaya gittiğim zaman bir baktım adam kapıda bekliyor. Bana “Alın şu parayı da şu işten kurtulayım, hayatımda bu gece geçirdiğim kadar kötü bir gece geçirmedim” deyip parayı elime tutuşturarak kaçtı.

Fakir birkaç yıllık intisaplı olmama rağmen Musa Efendi evimizi teşrif ettikleri zaman Bandırma ve Balıkesir havalisi ile ilgilenmemi emir buyurdular. Fakirin bir delice muhabbetim vardı başka da bir şeyim yoktu.

S. TAN: Efendim sonraki yıllarda Sami Efendi Hazretleri ile özel teşriki mesaileriniz olmuştur. Oradan hatırladıklarınızdan veya size tavsiyelerinden bize aktaracaklarınız var mıdır?
YÜZBAŞI: 1974 yılında Kıbrıs harbinden iki ay sonraydı. İstanbul’a gittim. Bursa’da Demirdöküm Fabrikası olan Nihat Kahyaoğlu isimli bir abimiz vardı. Onun hasta olup hastaneden çıkıp otelde kaldığını duyduğum için ziyaretine gittim. Otele varınca Nihat abi “Nazım Bey üç gündür sizi bekliyorum hatta odanızı ayırttım karşıdaki odaya valizinizi bırakın” dedi ben kendisinin beni beklediğini bilmiyordum. Çantasından senetler çıkardı. Hastalığından dolayı iki aydır işçilerin maaşlarını ödeyemiyorlarmış, senetler toplanmış. Bunu Nazım bey çözer diye düşünmüş. Bana “Senetleri sana vereyim bize nakit verebilir misin?” dedi. Ben de ne kadar nakite ihtiyacımız var diye sorunca 65 bin lira olduğunu söyledi. Ben de Bandırma’dan çıkarken ne bir kuruş eksiği ne bir kuruş fazlası olmadan cebime 65 bin lira koymuşum. Belki halı alırım diye düşünmüştüm başıma böyle bir şey geleceğini bilmiyordum. Kendisine çıkarıp parayı takdim ettim ve senetleri aldım. Manevi yolda olanların arasında bazen böyle işler olur, kendiniz de farkında olmadan hayır işinde kullanılırsınız.
Sonra Nihat Bey beni Sami Efendi Hazretleri’ni ziyarete gönderdi. Ziyaretimiz sırasında Kayserili Cemil baba da vardı. Bu sohbette de yedi kişiydik. Sohbette söz yoktu sükut ediliyordu. Bir müddet sonra sükût bizi patlama noktasına getirdi. Cemil baba sonunda dayanamadı “Efendim ne sükût edip duruyorsunuz? Kıbrıs harbinde kumandan siz değil miydiniz? Kıbrıs harbinde hayatta olanların olmayanların tamamının komutanı siz değil miydiniz? Bütün emirler sizden çıkmadı mı? Bunları anlatın da yakınınızdakiler kıymetinizi bilsinler” diye bağırınca Sami Efendi’nin gözlerinden yaşlar süzüldü ve hafız efendiye bir aşr-ı şerif okutarak sohbeti bitirdi.

Bursa’da yaptığı bir sohbet sonrasında ise bizden birkaç kişiye özel olarak şunları söylemişti; “Peygamber Efendimiz ve ümmeti son ümmet olmasına rağmen kıyamette ilk dirilecek ümmettir. İlk dirilecek kişi Peygamber Efendimiz’dir. Onun yanında onun sevdiği, onu Allah için sevenler olacaktır. Peygamber Efendimiz haşr sahasında ilerledikçe diğer peygamberler de ümmetleriyle birlikte ona dahil olacaklardır. Diğer peygamberlerin tebliğ vazifesi vardır ama Peygamber Efendimiz’e şefaat etme yetkisi de verilmiştir. Peygamber Efendimiz’in ümmetinden, onun sevdiklerinden ve alınlarında “Allah için birbirini sevenler” yazanlardan biririsinin parmağındaki yüzükte “Selamün kavlen mirrabbir rahîm” yazılıdır. Siz de bundan sonra her gün bu ayeti 100’er defa zikir olarak çekin” buyurdu. Tahsin Yatman beylerle birlikte bizler o günden beri günde 100 defa bu tesbihatı çekeriz. Zannıma göre parmağındaki yüzükte bu ayet yazılı olan zat bizzat kendisiydi.

MUHABBET

Allah dostlarıyla beraberlikte istifadenin ilk şartı muhabbettir. Muhabbet yoksa hiçbir şey başlamaz.

Yine intisabımın ilk yıllarında hactan sonraki dönemdeydi. Kuzu yününden bir el halısı yaptırmıştım. Halıya bakınca çok hoşuma gitti. Bu halı benim gibi bir kemtere değil bir Allah dostuna layıktır dedim ve Sami Efendi Hazretleri ve Musa Efendi’ye götürüp hediye etim. Sami Efendi 2 - 3 aya bir Bursa’ya gelirdi. Biraz önce bahsettiğim Nihat Kahyaoğlu abi Sami Efendi her geldiğinde bir kurban keserdi. Onun vefatından sonra ikram için yapılan bu güzel adet devam etsin diye kurbanı fakir kestirmeye devam ettim. Birkaç yıl sonra Bursa’da Sami Efendi ve Musa Efendi ile birlikte küçük bir grubun olduğu sohbet sonrasında Musa Efendi Sami Efendi’ye dönerek “Efendim Nazım Yüzbaşı Bey şöyle şöyle hizmetlerde bulunuyorlar” diye anlattı. Fakirin yaptıkları önemli şeyler değildi. Allah riyadan korusun bunu anlatmamın sebebi hazretlerin bir mesajını aktarmak içindir.

Sami Efendi coştuğu zaman iki elini açarak konuşurdu. Bunu da iki elini açarak ve üç defa heyecanla tekrar ederek anlatmıştı. Şöyle buyurdu:

“Üç kişi cennetin kapısını açmak için cennetin önüne geleceklerdir. Bunlardan şehit cennetin kapısını açmak istediği zaman ilmi ile âmil olan alim niyetlenecek bunun üzerine Cenab-ı Allah onlara şöyle buyuracaktır:

“Siz cihat ederken, ilim tedris ederken, ibadet ederken hizmet eden, size o imkanları hazırlayan kişi cömert olandır. Cennetin kapısını cömert olan açsın.”

Sonra istirahat için odasına çekildiler. Biz de o meclisten ayrılırken Musa Efendi fakiri çağırdı ve “Kardeş bundan sonra sizin manevi derslerinizi biz kontrol edeceğiz. Bu Sami Efendi’nin emridir ve sevdiklerine böyle yaparlar” dedi.

Bizler bedavacıyız. Cebimizin altı delik, doldurduğumuzu zannediyoruz boşalıp gidiyor. Rabbim mürşitlerimizden razı olsun. Rabbime şükrediyorum bizlerin karşısına onları çıkardı, onlara evlat etti. Bu evlatlarının herbiri için ayrı bir lütuftur.

S. TAN: Manevi eğitimde derslerin önemi hususunda ne söylemek istersiniz?
YÜZBAŞI: Seyr-i sülûk, yani manevi eğitim bir müslümanın takva hayatı yaşaması için zaruridir. Manevi hayata, takvaya bağlı yaşamaya sebep olan şeylerden birisi de manevi derslerdir. Yani seher vaktini değerlendirmektir, teheccüt namazıdır, zikirdir, tefekkürdür. Seyr-i sülûkün zahiri kısmı derslerdir.
Şamlı Abdullah Efendi vardı. Medine’de yaşardı, ümmiydi, bir gece yatıyor sabah hafız olarak kalkıyor. Bu durum Musa Efendi tarafından Sami Efendi Hazretleri’ne aktarıldığı zaman Sami efendi Hazretleri: “Maşallah Allah’ın lütfu keremiyle kendisine ikramda bulunulmuş “ buyuruyorlar. Arkasından, “Acaba seyr-i sülûkünü tamamlamak için de uğraşıyorlar mı?” diye soruyorlar. Bunun üzerine Sami Efendi’nin söyledikleri kendisine ulaştırılıyor Şamlı Abdullah Efendi bunu duyar duymaz koşarak gelip Sami Efendi’den ders talep ediyor, sonra da şükrediyor. Demek ki manevi ikram olarak bir insanın sadrına Kuran-ı kerim yerleştirilse bile manevi eğitim ayrıca yapılması gerekiyor.

Şamlı Abdullah Efendi bilâhere Sami Efendi Hazretleri vefat edince Musa Efendi’ye de bağlılığını ömrü boyunca devam ettirmiştir. Musa Efendi’ye o kadar edeple bağlı idi ki yanında iki dizüstü oturur arap dostlarından gelenler olur ise onların edeple davranmalarını özellikle tembih ederdi.

1988 yılında Çiçekçi İbrahim Efendi ile birlikte Sami Efendi Hazretleri’nin kabrini ziyaret etmiştik. Ziyaretten sonra Çiçekçi İbrahim abi “Bana biraz müsaade ederseniz burada biraz daha kalacağım” dedi. Biz yanından ayrıldık. 3- 5 dakika sonra yanımıza geldi. Kendisine ısrarla ne olduğunu sorunca şu cevabı verdi: “Sami Efendi Hazretleri diyor ki “Musa Efendi’ye söyleyin, kendi evladıdır diye söyleyemez belki Osman Nuri Bey İbrahim Düsûki Hazretleri’ni çok okusun.” Bu mesaj kendisine iletilince Musa Efendi de İbrahim Düsûki’yi çok okur ve okuturlardı.

Musa Efendi ile bir gün sohbet ederken şöyle anlatmıştı: “Sami Efendi üstadımla Şam’a gidip bir hafta kadar kalmıştık. Oradaki insanlar keramete meraklı oldukları için Sami Efendi’den keramet bekliyorlardı. Üstadımız bunu fark ettiği için “Hazreti Ebubekir Efendimiz bu ümmetin içinde ikinin ikincisidir. Kendisinden bir keramet zuhur etmemiştir. Keramete meraklı olmak muvafık değildir” buyurdular. Sonra kendisine “Türkiye’deki rejim değişikliği ile ilgili ne buyurursunuz?” diye soruldu. Cevaben “Bizim siyasetle işimiz yoktur” buyurdular. Bir hafta orada feyzi bol manevi sohbetlerimiz devam etti ve ayrıldık.”

Gelecek Sayı:

Kendini İsraf Etmiş Olursun
Hizmet İçin Merhamet

İlla Takva İlla Takva
Ömür Boyu Nefisle Mücadele

Yorum Yazın

Facebook