Sonsuz Mucize Kur’an

0
Sonsuz Mucize Kur’an
Sonsuz Mucize Kur’an - Süleyman Derin
Sayı : 393 - Kasım 2018 - Sayfa : 20


Allah Teâlâ her peygambere onun nübüvvetini ispat etmesi için bir mucize vermiş, o mucizede kendi zamanında aşılamayan bir hususta olmuştur. Mesela sihirbazlığın en ileri olduğu dönemde Hz. Musa, asası ile zamanının tüm sihirbazlarını alt etmiştir. Şöyle bir gözümüzde canlandırırsak, arkasında binlerce ordusu, yanında komutanları, hazineleri ile Firavun, Hz. Musa’nın asası karşısında çaresiz kalmış, halkına ve adamlarına karşı rezil olmuştur. Aynı şekilde Hz. İsa ölüleri diriltmiş, tıbbın çare bulamadığı hastalıkları hemencecik iyileştirmiştir. Ama bugün ne asa, ne de İsa a.s.ın tıp ilmi vardır, onların mucizeleri kendi zamanları ile sınırlı kalmıştır. Zira bu peygamberler belli bir kavme belli bir süre için gönderilmiştir. Bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) ise tüm zamanlara ve tüm insanlığa gönderilmiştir. Durum böyle olunca diğer peygamberlerden farklı olarak ona verilen mucizenin de daimi olması gerekmektedir.
Gerçekten de peygamberimize verilen Kur’an mucizesi hem metni hem de manası ile insanları hayretten hayrete düşürmektedir. Zamanın geçmesi ile Kur’an eskimemiş, diğer ilahi kitaplar gibi tahrif edilememiştir, bugün Çin'in ücra köşesinde yetişen bir hafız, Afrika’nın bir köyünde yetişen başka bir hafızın dilini anlamaz, ama namazda biri kıraat hatası yapsa diğeri onu düzeltebilir. Mana olarak Yüce Kitabımız’a baktığımızda ise modern ilimler ve ilmi keşifler hep Kuranın hakikatlerini tekit etmektedir. Nice insanlar Kuran’ın edebȋ, ilmȋ, psikolojik yapısı karşısında dilsiz kalıp İslam’a girmektedir.
Asırlarca İslam âlemi ile baş edemeyen batı dünyası bizim gücümüzün Kur’an-ı Kerimden geldiğini farketmiş, İslam aleminin bu yükselişini durdurmak için öncelikle Kur’an’da şüpheler yaratmaya çalışmışlardır. Bunun neticesinden ilk olarak Kur’an metnini eleştiriye tabi tutmuşlar, kendi yaptıkları tahrifatı Müslümanların da yapacağını düşünerek onda çelişki ve hata aramışlardır. Eğer dünyanın herhangi bir köşesinde birkaç farklı Kur’an nüshası bulabilselerdi, problem kökünden çözülecekti: “Bakın Kur’an Allah kelamı değildir, öyle olsaydı üç beş değişik nüshası olmazdı” diyeceklerdi. Oryantalistler bu konuda başarısız olunca bu sefer Kur’an’ın muhtevasına saldırmaya başladılar. Pek çok batıl fikir arasında en tehlikelisi olan Kur’an’ın tarihsel olduğu ve emirlerinin tüm zamanları kapsamadığı fikrini ortaya attılar. Maalesef bu batıl iddiaya İslam dünyasından nefsinin kibrine yenilmiş kimseler arasında kapılanlar oldu. Bunlar kendileriyle birlikte başka, Müslümanların kafalarını da karıştırmayı kendilerine vazife edindiler.
Bu güruha göre Kâinatın yaratıcısı Allah’ın kelamı tarihseldir, tüm çağlara ışık verecek güce sahip değildir, ama azıcık akılları ile kendilerinin yazdıkları zırvalar evrenseldir, kendi batıl fikirleri çağlar üstüdür.
İmam Gazali’nin de ifade ettiği gibi Allah’tan gelen bir nur olan ilmi dünyevi menfaat elde etmek, nefislerini meşhur etmek için yapanlar er geç sapıtmaya mahkûmdurlar. Bu sebeple sufiler tarikata giren mübtedi dervişlerin işin başında daha çok zikirle meşgul olmasını tavsiye ederler. Salik ne zaman ki zikirle tezkiye olursa, o zaman Kur’an okumaya ve onunla yoğun olarak meşgul olmaya başlar. Hatta işin başında manevi terakki zikir ile olurken, sonunda terakki esas olarak Kur’an ile olur. İmam Rabbani bu durumu şöyle açıklar:
“Seyr u sülûke yeni başlamış olan sâliklere uygun olan zikirle meşgul olmaları ve Allah’tan başka zihinlerinde bir şey kalmayıncaya kadar mâsivâyı gönüllerinden kazımaya çalışmalarıdır. Sâlik o hale gelmelidir ki, kendisine Allah’ın dışındaki şeyler zorla hatırlatılmaya çalışılacak olsa bile o bunları neredeyse hiç hatırlamayacaktır. İşte seyr u sülûke yeni başlayanlar bu vesileyle şirkten, enfüsî ve âfakî ilahlardan arındıkları zaman zikir yerine Kur’ân okumaya hak kazanabilirler ve bundan böyle mânevî terakkîlerini Kur’ân tilavetiyle gerçekleştirebilirler.” (Mektubat, c.III, m.4)
İmam’a göre kalpte nefsin arzuları ve putları diri olduğunda öncelikle bunları oradan atmak gerekir. Zira Allah kelamı kirli kaplerde yer tutmaz, ve kötü niyetli insanların ancak sapıklığını artırır. Bu tür insanlar keyiflerine göre Kur’an ahkâmını eğip bükerler. Buna örnek olarak İmam-ı Rabbânî Hazretleri’nin faizli harcamalarda bulunan sufilere yaptığı şu uyarı ilginçtir:
Azizim! İhtiyacı olan veya olmayan herkes için faizin haramlığı kesin olarak nas ile sabittir. İhtiyaç sahiplerini bu haramlığın dışına çıkarmak kesin Kur’an hükmünü neshetmek demektir. (102. Mektup)
Kur’an ebedi bir hidayet kaynağıdır. Manevi terbiyenin temeli Kur’an ve sünnettir. Tasavvufun öncülerinden Cûneyd-i Bağdadî bu hususu şöyle ifade eder: “ Kur’an ezberlemeyen ve hadis yazmayan bir kimse bu yolda örnek alınmaz. Çünkü bizim bu ilmimiz Kur’an ve sünnetle çevrelenmiştir. (Kuşeyrî, 107) “Bizim bu ilmimiz Allah Resulünün hadisleriyle tahkim edilmiştir.” “Allah Resulünu adım adım izleme yolu hariç, insanlar için Allah’a giden yolların hepsi kapalıdır.” (Kuşeyrî, 107)
Genelde sufiler Cüneyd-i Bağda­­dî’nin bu prensiplerine bağlı kalmışlardır.


AHKAMI DIŞLAYAN
SUFİLİK OLUR MU?
Bununla beraber son zamanlarda bazı gruplar, yabancı dinlerden ve felsefelerden aldıkları batıl fikirler ile Kuran bilgimizi sulandırmaya çalışmaktadırlar. İmam bu durumu şöyle eleştirir:
Yunan felsefecilerini, Hint Brahmanlarını ve yogilerini (yoga yapan rahipleri) görmez misin? Riyazet bunlara nefis safası getirmiş, onlar da bunları değerli bir şey sanarak, kendilerini beğenmişlerdir. Hatta ahmak Eflatun, nefsinin safasına güvenerek kendisi zamanında peygamber olan Hazreti İsa’ya inanmamış; ‘Biz doğru yolu bulmuş kimseleriz. Bizi doğru yola götürecek bir öndere ihtiyacımız yoktur.’ demiştir. (313. Mektup)
İmam’ın ifade ettiği gibi bazı sufi gruplar elde ettikleri manevi bilgilere kanarak Kur’an ahkâmı demek olan şeriatı hafife almakta, bir bakıma tarihselcilerin dümen suyuna gitmektedirler. Dinin muamelatını bir tarafa atıp tasavvufu sadece semaya, müzik ritüellerine ve spiritüel bir felsefeye indirgeyen bu kesimler Kur’an ahkâmının avamı bağladığını düşünmekte, kendileri gibi aydınlanmışların ise hiçbir dini kuralla sınırlı olmadığına inanmaktadırlar. Tasavvufun bu yorumu maalesef günümüzde son derece teşvik edilen bir hayat tarzı haline gelmiştir. Zira Kapitalist felsefe ile yaşayan insanlar toplum ve para ile olan ilişkilerinde dinin kurallarını menfeatlerine ters bulmaktadırlar. Durum böyle olunca muamelatı olmayan, sevgi, aşk, müzik ve sema bağlamında bir ruhi doyum nefislerin hevasına son derece uygun düşmektedir. Bu tasavvuf anlayışında dinin yasakladığı içki, zina, faizin ya tümü veya bir bölümü tedricen normalleşmektedir. Bunlara göre tasavvuf insanın dış dünyasında değil sadece kalbinde yaşadığı manevi hazlardır. İmam Rabbani bu tür sapık bir tasavvuf anlayışı şu sözleri ile inkâr eder:
Sufilerin uygulamaları bir şeyin helal veya haramlığı noktasında delil olmaz…Bu sahada muteber olan İmam Ebu Hanife’nin, İmam Ebu Yusuf’un ve İmam Muhammed’in sözleridir. Şibli ve Ebu Hüseyin Nuri (gibi meşhur sufilerin) sözleri değildir. Allah Teâlâ hepsine rahmet etsin. Günümüzün bazı nakıs sufileri, sema ve raksı kendilerine din ve şeriat haline getirmişlerdir. Bu noktada şeyhlerinin uygulamalarını delil kabul etmişler ve bu işleri kendileri için Hakk’a ibadet olarak kabul etmişlerdir. “onlar, dinlerini boş iş ve oyun edinmiş kimselerdir” (Enam, 70)
Netice olarak Kur’an’a şüphe getirecek her tür fikir ve uygulamadan hem sufilerin hem de tüm Müslümanların uzak durması gerekir. Kur’an ve ahkamı her zaman uygulanabilir her zaman canlı bir dinamiğe sahiptir. Bunun aksini savunarak Kur’an’a şüphe düşürenlere gerekli cevap verilmeli ve bunların görüşleri ile mücadele edilmelidir. Bunu yapmak için özel kurumlar kurulmalı, araştırmacılar desteklenmelidir. Allah Teala Yüce Kitabı ile ilgili her tür yanlış düşünce ve uygulamalardan hepimizi korusun, onun zamanları aşan mucizelerini anlamayı hepimize nasip etsin, amin.

Filozof Kur’an’a Meydan Okuyunca…
Mevlana Hazretleri de Kur’an’ı ve peygamberlerin hidayetini bir tarafa bırakarak sadece aklına güvenen, onu putlaştıran tiplerin Kur’an karşısındaki tutumunu şu beyitlerle veciz bir şekilde özetler:
• Kur’an okuyan biri Mushaf’tan; “Eğer suyunuz derine gider de akmaz olursa, size tatlı suyu kim getirir?” ayetini okuyordu.
• Cenab-ı Hakk buyuruyordu ki: “Suyu yerin derinliklerinde gizlerim, kaynaklarını kuruturum, orayı çorak yerlere döndürürüm.
• Benim gibi eşsiz lutuf ve kahr sahibi Allah’tan başka, suyu tekrar kaynağa döndürecek kim vardır?”
Basit bir mantıkçı filozof o sırada mektebin yanından geçiyordu.
Bu ayeti işitince beğenmedi de; “Biz de” dedi “suyu kazma ile kazar çıkarırız.
Biz bel ile yarar, kazma ile kazar, suyu yerin altından üstüne çıkarırız.”
Gece uyudu, rüyasında arslan gibi bir yiğit gördü. O yiğit, filozofa bir tokat attı. İki gözünü kör etti.
O filozofa dedi ki: “Ey düşüncesiz adam! Eğer sözünde duruyorsan, gözünün kaynağından kazma ile bir ışık, bir nûr çıkar.”
Sabah olmuştu. Sıçradı kalktı. Onun iki gözü de kör olmuştu. Görüş nûru, o iki gözden de uzaklaşmıştı.
Eğer ağlayıp sızlasaydı, tövbe etseydi, kaybolup giden gözlerinin nûru Allah’ın lutfu ile geri gelirdi. (Mesnevi, II, 1633-42)

 

Yorum Yazın

Facebook