TEVHİD’İN GEREĞİ VE GETİRİSİ

0
TEVHİD’İN GEREĞİ VE GETİRİSİ - İsmail L. Çakan
- Sayfa : 13

Diyanet İşleri Başkanlığı bu seneki Kutlu Doğum Haftası etkinliklerine “Hz. Peygamber, Tevhid ve Vahdet” konusunu ana tema olarak belirlemiş bulunmaktadır. Bu çerçevede yapılacak faaliyetlerin, özelde milletimizin, genelde ümmetin inanç ve toplumsal birlikteliği konusunda yeni açılımlara ve olumlu gelişmelere vesile olmasını diliyorum. Bu yazı böyle bir ümit ve dileğin ürünü olarak kaleme alınmıştır.
Tevhid sözlükte birlemek, terim olarak ise, Allah’ın birliği demektir. Kısaca, ”La ilahe illellah=Allah’tan başka kulluk edilecek ilah yoktur” cümlesi ile ifade edilir.
Tevhid inancı, Allah Teâlânın tartışılmaz vahdâniyetinin/tekliğinin kabul ve tasdik edilmesidir. Bunun en özlü ve yalın anlatımı İhlas suresi’ndedir: “De ki; O Allah, tekdir, birdir. Bütün varlıklar O’na muhtaç, fakat O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Doğurmamış ve doğrulmamıştır. Hiçbir şey O’­na denk olmamıştır.”
Tevhîd inancı, tevhîd dışı her çeşit inancı reddetmeyi gerekli kılar. Çünkü tevhid, uluhiyette Allah Teâlâ’nın yegâneliğini kabullenmek demektir. Böylesi bir inancın tabiî sonucu kullukta da aynı birliğe sahip çıkmaktır. Allah’tan başkasını, (O’nun yerine koyup ya da O’na ortak tutup) kulluğa la­yık bulmamaktır. Bunun prensibini de yüce kitabımızın ilk suresi Fatiha’da bulmaktayız: “Yalnız sana kulluk ederiz.”1
Böylesi bir tevhid inancı ve sonucuna yönelik aydınlatıcı bilgiyi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ile Muaz b. Cebel radıyallahu anh arasında geçen şu muhâverede (diyalog) bulmaktayız:
Muâz b. Cebel radıyallahu anh’den (v.18) nakledildiğine göre;
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Ey Muâz! Allahın, kullar üzerindeki hakkı nedir, bilir misin?” buyurdu. Muâz:
- Allah ve Resûlü bilir” dedi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Allah’ın, kullar üzerindeki hakkı, sadece O’na kulluk etmeleri ve hiç bir şeyi O’na ortak koşmamalarıdır.”
- Peki Kulların Allah üzerindeki hakları nedir, onu bilir misin? buyurdu. Muâz;
- Allah ve Resûlü bilir” dedi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem;
- “(Hiç bir şeyi kendisine ortak koşmayan) kulları cezalandırmamasıdır, “ buyurdu.2
Bazı rivayetlerde şu ilave de bulunmaktadır. Muâz:
- Ey Allah’ın Resûlü! Bunu insanlara müjdeleyeyim mi? dedi. Hz. Peygamber:
- “Müjdeleme! Gevşeyiverirler” buyurdu.3

İki Nokta
Bu hadîs-i şerîf, en kısa ve kestirme ifadesiyle, “hak” kavramı üzerinden tevhid’in gereğini, Allah’a kulluk etmek ve hiç bir şeyi ona eş-ortak kılmamak diye; getirisini ise, bu gereği yerine getiren muvahhid kulların, Allah Teâla tarafından cezalandırılmaması olarak açıklamaktadır. Hiç kuşkusuz bu büyük bir lütuf ve müjdedir.
İşte tam da bu noktada, yani Allah’ı bir bilip sadece O’na kulluk noktasında günün Müslümanları olarak bizler ne durumda bulunuyoruz? Bu da bizim sorunumuz olarak pek önemlidir.
Merhum Muhammed İkbal’in dediği gibi “din aşktır.”4 Bu aşkı, iman ve amel yani söylem ve eylem olarak ortaya koyabilmek tevhid inancının gereğini yerine getirmek demektir. Şu hadîs-i şerîf, tevhid tebliğcisi bütün peygamberleri kapsa­mak üzere bir genel tespitte bulunmaktadır:
“Ben ve benden önceki pey­gamberlerin en önemli ikrar ve çağrısı, ‘bir olan, eşi-ortağı bulunmayan Allah’tan başka tanrı yoktur’ sözüdür.”5
Burada bir noktaya özellikle işaret etmekte fayda vardır. Hadisimizi, Muâz hadisini ve benzeri rivayetleri delil getirmek suretiyle kimileri kelime-i tevhid’in la ilahe illellah demekten ibaret olduğunu Muhammedu’r-resulullah denilmesine gerek olmadığını ileri sürebiliyorlar. Kimi müsteşrikler de kelime-i tevhid ve kelime-i şehâdette yer alan Hz. Peygamber’in nübüvvetini/peygamberliğini kabul etmeyi bir zaaf olarak değerlendirmektedirler.6 Oysa, “nübüvvet inancının tevhid ilkesini zedelediği” anlamına gelen bu zaaf iddiası; uluhiyet-beşeriyet ve yine uluhiyet - ubudiyet kavram ve statülerini kesin çizgilerle tespit ve tayin etmiş olan İslâm için söz konusu olamaz. Yüce Yaratıcıya zaaf isnad etmek demek olan böyle muhal, böyle akla zarar bir iddiayı, kelime-i tevhid’in bölünmesine gerekçe yapma düşüncesi asla kabul edilemez.
Öte yandan bilinen bir gerçektir ki, bütün peygamberler tevhid inancını telkin ve tebliğ etmişlerdir. Pek tabii olarak her Peygamber kendi ümmetine “Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. O halde Allah’tan korkun ve bana uyun/itaat edin”7 çağrısında bulunmuştur. Peygamber Efendimize de “Eğer Allah’ı seviyorsanız. bana uyun, de!”8 emri verilmiş bulunmaktadır. Bu demektir ki tevhid tebliğcisi her peygamber, tevhid çağrısında La ilahe illellah cümlesinin peşine kendisine uyulmasını eklemiştir. Çünkü kendisine uyulmasını isteyen herhangi bir peygamberin, peygamberliği kabul ve tasdik edilmeden ona uymak ve La ilahe illellah ikrarını içselleştirmek gerçekleştirilemez. Dolayısıyla Kelime-i tevhid’in asıl ve değişmeyen cümlesi La ilahe illellah”tır. Kıyamete kadar Peygamber Efendimizin risaleti geçerli olduğu için ümmet-i Muhammed açısından kelime-i tevhid, “La ilahe illellah Muhammedu’r-resulullah” cümlelerinden oluşmaktadır. Hem zaten ne zaman nerede la ilahe illellah denilse, Muhammedü’r-resulullah açıktan dile gerilmese bile zımnen söylenmiş kabul edilir. Çünkü tevhid inancının ve Allah sevgisinin temelinde -Al-i imran (3), 31’de açıklandığı gibi- Hz. Peygamber’i “Muhammedü’r-resûlüllah”9 olarak kabul edip ona uymak gerekir.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in, Ben ve benden önceki pey­gamberlerin en önemli ikrar ve çağrısı, ‘bir olan, eşi-ortağı bulunmayan Allah’tan başka tanrı yoktur’ sözüdür” beyânı, insanlığın en önemli dâvasını, Allah’ın birliği ilkesinin gönüllere yerleşmesi ve oradan da günlük hayata yansıması ola­rak tespit etmektedir. Hiç kuşkusuz bu yansıma tevhid inancı ekseninde bir vahdet, birlik ve dirlik hayatı olarak gerçekleşecektir.
Yok eğer durum, “Gerçi lâ ilâhe sesi gelirse de, kalbten gitmiş, yalnız dudakta kalmıştır”10 diye İkbal’in yakındığı gibi ise, ya da Enes b. Mâlik radıyallahu anh’ın (v. 93) karşılaştığı bir grup Müslümanı “Lâ ilahe illellah” sözünüz dışında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında görmeye alıştığım hiçbir özelliği sizde göremiyorum.”11 diye uyardığı gibi ise, yani tevhid inancı amel/eylem olarak ortaya konulamıyorsa, tevhid ikrarında aranan “ muhlisan min kalbih12 gönülden, içtenlikle, aşk ile” vasfı kaybolmuş demektir. Böyle bir durumda hadis-i şerifte verilen müjdeye talib olmak ya da tevhidin getirisine kavuşmak nasıl mümkün olacaktır? Nitekim bu noktadaki problem, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in, hadisin ortaya koyduğu gerçeği “gevşeyiverirler” buyurmak suretiyle Hz. Mu’az’ın müjdelemesine müsaade etmemiş olmasından da anlaşılmaktadır. Amelin birlikteliğinden soyutlanmış sade bir ikrar, insanı içi boş bir güvene sürükleyip aldatabilir. Tevhid inancı olmadan yapılacak amelin ise, zaten herhangi bir değeri söz konusu değildir.
Sözün özü, hadis-i şerifteki müjdeden, kulluk görevlerinden muâfiyet anlamı çıkarılamaz. Kimilerinin “biz hakikate erdik, şer’i mükellefiyetlerden kurtulduk” gibi lakırdıları tam bir sapkınlık ve aldanmışlık söylemi ve göstergesidir. İbadet muâfiyetinin peygamberlere ve dolayısıyla söz konusu müjdeli haberi bizzat veren Peygamber Efendimiz’e bile tanınmamış olduğu unutulmamalıdır.
Bu demektir ki hem tevhid’in gereği olan lâ ilahe illellah Muhammedür-resulullah ikrarı tam bir güven ve ihlas ile ifade edilecek hem de tevhidin getirisine ulaşmak açısından peygamber örneğine uygun olarak kulluk görevleri yerine getirilecektir.

 

Yorum Yazın

Facebook