YAŞAMAK İSTANBUL’U ÇOK UZAKLARDA…

0

“Zihnim bu devirden,
bu diyardan çok uzakta,
Tamburi Cemil Bey
çalıyor taş plakta”

diyen şairi çok daha iyi anlıyorum şimdi, bir yandan size bu satırları yazıp diğer yandan Yahya Kemal’in “Sana dün bir tepeden baktım Aziz İstanbul” şiirini Üstat Münir Nurettin Selçuk’un sesinden dinlerken. Kalbim İstanbul ile dopdolu, gözlerimi kapayıp Orhan Veli gibi, İstanbul’u dinlemeye çalıştım Münir Nurettin’in sesinden:


Sana dün bir tepeden baktım Aziz İstanbul
Gezmediğim, görmediğim, sevmediğim hiçbir yer
Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer”

İstanbul’un fethinin yıldönümündeyiz. Çağların kapanıp, çağların açıldığı bir mübarek fethin, bir kutlu zaferin yıldönümünü yaşıyoruz. Tarihimizi ve kültürümüzü bilen ve önemseyen hiç kimse buna bigane kalamaz, “500 bilmem kaç yıl önce buralardan çok çok uzakta ne olmuşsa olmuş, bize ne” diyemez. Çünkü İstanbul, fethin ardından bir medeniyetin ve bir kültürün temsilcisi, değişmez bir sembolü olmuştur.

Dilimiz İstanbul’da en verimli şekilde neşvü nema bulmuş, en güzel Türkçe İstanbul’da konuşulmuş, İstanbul Türkçesi ismiyle tarihe kayıt düşülmüştür.


Çiçeği altın yıldız, suyu telli pulludur


Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur” diyen Necip Fazıl da,


Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada


Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan”

diyen Yahya Kemal de İstanbul Türkçesini anlamamıza en güzel örnek olabilecek iki İstanbul çocuğudur. Dilin ötesinde toplum hayatının değerleri en ideal haliyle İstanbul’da yaşanmış, “Sadaka Taşları” ve “Diş Kira”ları insanlığa numune olacak örnekler olarak tarihe geçmişlerdir.

Camilerin dış duvarlarında yer alan “Sadaka Taşları”na maddi durumu iyi olan insanların devamlı olarak sadaka bırakmaları ve ihtiyaçlı insanların ihtiyaçları kadar oradan almaları; bununla beraber verenin gurura kapılmaması, alanın da mahcup olmaması için taşın ağzının içeri giren elin sadakayı alan mı veren mi olduğunu belli etmeyecek şekilde yapılması ve oradaki paranın hiç bitmemesi İstanbul’un yaşattığı medeniyetin bugün bize rüya gibi gelen gerçekleridir.

Ramazan aylarında mahallenin en varlıklı insanlarının büyük bir ziyafet sofrası hazırlayıp, bütün mahalleliyi iftara çağırmasının ardından onlara bayramda garip kalmasınlar diye hazırladıkları hediyelerini, misafirlerini yolcu ederken “yemeklerimizi yediniz, dişleriniz yoruldu, lütfen diş kirası olarak bunu kabul edin” bahanesiyle kırmadan incitmeden vermeleri de, insanlık tarihinin ender gördüğü zirve nezaket ve diğerkâmlık örnekleri olarak bize miras kalmıştır.

Fetihlerin medeniyet ve kültürle olduğu bu çağda bize düşen, dünyanın neresinde olursak olalım kendimizi İstanbullu sayıp, doğması ve gelişmesi asırlar süren ve yüzyıllar boyunca yaşayanlarını mutlu kılan İstanbulluluğu diliyle, kültürüyle, medeniyetiyle ve inancıyla öğrenmeye çalışıp, Fatih’in ruhunu İstanbulluluğu yaşayarak ve yaşatarak şad etmek olmalıdır.

Yorum Yazın

Facebook