ZİKRULLAH KALBİN İLACIDIR Seher, Seher, Seher...

0
ZİKRULLAH KALBİN İLACIDIR Seher, Seher, Seher... - Y. Selman Tan
Sayı : 359 - Ocak 2016 - Sayfa : 42

Merhum Ali Kaplan Ağabeyle Vefatından Önce Yapılan Sohbet…
Merhum Ali Kaplan Ağabeyimizi 31 Aralık 2012 tarihinde Rabbine uğurladık. Kayseri’nin çınarıydı. Küçüğünden büyüğüne, fakirinden zenginine, en garibinden devletin en yetkilisine kadar herkesin dert ortağıydı. Sevenlerinin istişare merciiydi. Herhalde Ali ağabeyinden kırılıp incinen kimse olmamıştır. Her zaman teenniliydi. Etrafındakiler sert bir sözünü değil belki sert bir bakışını bile görmemişlerdir. Yüzünden gülümsemesi hiç eksik olmazdı. İpek gibi bir gönül insanıydı. Gönüller fethederdi. Sohbetimizde kendisi şöyle diyordu; “Kullukta güzel ahlak üzere olmak kadar büyük nimet yoktur.” Tanıyanları olarak işte biz onun bu güzel ahlakına şehadet ederiz. Kendi ifadesiyle ümmiydi ama irfan ehli zatların en güzel örneklerinden biri olan bir Allah dostuydu. Allah gani gani rahmet eylesin. Sohbetimizin sonunda yaptığı dua ile bizleri cemeylesin. 2007 yılında Kayseri’de Erciyes Dağı eteklerindeki bağ evinde H. Murat Karaman, Mehmet Emin Okur ve Şerif Ali Kahya Beylerle birlikte yaptığımız sohbeti sizlere takdim ediyoruz.

Y.Selman Tan: Efendim doğumunuzdan itibaren hayat hikayenizle başlayalım inşaallah.
Ali Kaplan: 1933 yılında Kayseri’nin Erkilet nahiyesi Emmiler köyünde dünyaya gelmişim. Babam pazarlarda manifatura işi yapardı, hafızdı. Ben 7 yaşındayken vefat etti. Yetim büyüdüm. 2 kız kardeşim ve annemle birlikte Kayseri’ye geldik. İmkansızlıklar çok olduğundan 14 yaşında Sümerbez fabrikasına girdim. Askerliğe kadar orada çalıştım. Askerden döndükten sonra yine bir müddet orada çalıştım sonra fabrika bizi Hollanda’ya gönderdi. Çok iyi bir iplik, tekstil işçisiydim. Müdürler beni severlerdi fakat ben sevemedim oraları. Bir gün bir Hollandalı önümde yemek yiyerek gidiyordu. Yediği ekmeğin kalanını top gibi tekmeleyip kenara atınca “Ben buralarda kalamam” dedim. Beni bırakmayacaklarını biliyordum. Arkadaşlarıma, Müdür Bey’e “Bu Ali’yi göndermezseniz hepimizi buradan götürüp gidecek deyin” dedim, oradan ancak o şekilde kurtulacağımı biliyordum. Hakikaten de öyle oldu.
Dönünce Allah bir dükkan açmayı nasip etti. Halıcılık işleri yaparak bu günlere kadar geldik.
Y.S.Tan: Manevi yolla buluşmanız nasıl oldu?
A.Kaplan: İntisaptan önce dükkan komşularım Eliboyalı ağabeyleri, Halit ağabeyleri görür hallerine imrenirdim. Onlara “Ben de sizin bu yolunuza girmek istiyorum” dedim. Fakiri Hacı Şaban Efendi’ye götürdüler. Hacı Şaban Efendi istihare verdi. Fakat o gece sabaha kadar uyuyamadım ki rüya göreyim. Ertesi gün Hacı Şaban Efendi’ye gidip durumu anlattım, o da manevi dersimi verdi. İlk dersimde zikri 500 adet fazla vermişti. Halit ağabey “Sana zikri herkesten fazla verdi, niyeyse” demişti. Bir müddet sonra İstanbul’a Sami Efendimizi görmeye gittim. 2 kişiydik, teker teker içeri alındık, Sami Efendi beni görünce koynundan bir defter çıkardı, ismimi, cismimi, ne iş gördüğümü teker teker yazdı. Böylelikle tarikat-ı âliyyeye girmiş oldum.

İÇİME BİR AŞK DOLDU
Y.S.Tan: Efendim intisap edince kendinizde bir değişiklik oldu mu?
A.Kaplan: Tamamen hayatım değişti Selman Efendi. İtimat et görüşüm, bakışım değişti. İçime bir aşk, muhabbet doldu. Hakikaten insan manevi bir aşı olunca tamamen değişiyormuş. Gençlik yıllarımda peder de olmadığı için biraz delikanlı yaşadım. Ama dersi alınca etrafımdaki herşey değişti. Çevrem anlamadığı için “Başı büyüdü, zengin oldu” gibi şeyler söylediler. Ama gel hakikatı bir de bana sor. Hayatımda ne yaşadıysam tarikat-ı âliyyeye adım attıktan sonradır. Onun evveliyatını ömürden saymıyorum. Eskiden Bağdat’ta intisaptan sonra ne kadar yaşadı ise, mezar taşına yaş olarak o müddet yazılırmış. Malumunuz İmam-ı Azam Efendimiz bile kendisi için “Son 2 sene olmasaydı Numan helakteydi” buyuruyorlar.
İlk ders aldığım zamanlarda kendi kendime “Senin gibi derviş olur mu?” diye kızdığım bir günün gecesinde rüyamda bir demiryolu gördüm. Önde bir zat görünüyordu. Gerisinde ise rayların üstünde hep ihvan vardı. Ben de bir boşluk bulup araya girdim. O zat hepimizi çekerek menzili maksuda götürdü gitti. Sabah uyanınca dedim ki: “Demek ki benim gibi kötürümler de var işin içinde.” Hakikaten Allah bizleri bu yoldan ve kervandan ayırmasın.
Hacı Şaban Efendi’nin vefatından sonra Kayseri’ye 9 sene vazifeli verilmedi. Ders almaya, kontrole İstanbul’a Musa Efendimize gidilirdi. 9 sene sonra umreye gittiğimde Musa Efendimiz fakiri çağırdılar, ama ben biye çağırıldığımı bilmiyorum. Tevdi edecekleri vazife hayalimden bile geçmemişti. Adana’dan Faruk Efendiyle ikimize birlikte vazife vermiş oldular.
Y.S.Tan: Hacı Şaban Efendi nasıl biriydi Ali ağabey?
A.Kaplan: Büyük bir veliydi. Çok mübarek bir zat idi. Sami Efendimiz “Hacı Şaban Efendi’den şeriat hiç incinmedi” buyurmuşlardır. Sükûtiydi. Etrafını hep haliyle irşat etmiştir. Sevgiden, saygıdan başımı kaldırıp yüzüne bakamazdım. Şaban Efendi’nin vefatından 9 sene sonra vazife fakire tevdi edileceği sırada, o gece Şaban Efendi validemizin rüyasına gelmiş ve hanımına “Pardesümü götürüp Ali Efendi’ye verin” demiş. Pardesüyü getirip teslim ettiler, hâlâ onu saklarım.
Bunları söylerken yanlış anlaşılmasın nefsimle ilgili bir şey söylemek istemiyorum, Allah hiçbirimizi nefsiyle başbaşa koymasın. Bilelim ki kişiye nefsinin yapacağı kötülüğü hiç kimse yapamaz.
Sami Efendimiz “Ahlâkın neredeyse dersin oradadır” buyururlardı. Dersin ilerlerde olup sen, nefsi emmarelik işler yapıyorsan ulaştığını düşündüğün dersle de alakan yok demektir. İnsanlar arasında sıkıntı genelde kendinde varlık duygusuyla başlıyor. Birisi kendinde benlik görüyor, yaptığı herşeyi herkesten üstün görüyor. Böyle bir fikirde olduğu zaman ise hasede çok kolay düşülüyor. Arkasında da dedikodu, gıybet, fitne, kötü söz çorap söküğü gibi geliyor. Ben Allah-ü zülcelâle hep iltica ederim: Beni böyle kötü hallerden muhafaza buyursun diye. Kullukta güzel ahlak üzere olmak kadar büyük nimet yoktur.

GÖZÜNÜ BEYTULLAH'DAN AYIRMAZDI
Y.S.Tan: Efendim buradaki arkadaşların hepsinin sizinle hac yolculuğu oldu. Sizin hac yolculuğuna ayrı bir iştiyakınız var. O mübarek beldelere çok muhabbet ve hasret duyuyorsunuz. O yolculuklarınızdan bahsetseniz.
A.Kaplan: Elhamdülillah hacca erken başladım. İlk haccımda 32 yaşındaydım. Otobüste fakiri gören hacılar o zamanın anlayışıyla “Bu genç, böyle bir yaşta hacca gidiyor, bu nasıl tutacak acaba?” diye dizlerine vuruyorlardı.
Oraları görmedim diyen dünyada birşey gördüm demesin. Hakikaten ne istifade ettiysem hac yolculuklarında ettim. Medine-i Münevvere’ye ayak bastığımda herkesle ve herşeyle irtibatı keserim.
Bizim Türklerin kötü bir alışkanlığı vardır. Mescid-i Nebevî’de, Mescid-i Haram’da oturur, dünya işlerinden, tarladan, evden konuşurlar. Orası bunlarla vakit geçirecek yer değildir. Üstelik edebe çok riayetkar davranmak gerekir.
Mahmut Sami Ramazanoğlu üstadımız gözünü Beytullah’tan ayırmazdı. Çok dikkat ettim gözünü bir saniye bile ayırmazdı. Orada yapılan ibadetlerde devamlı dikkatli olmanın neticesinde çok hediyeler olur. Ama uyanık olmak şartıyla.
Kayseri’de bir Emin Efendi vardı. Çok güzel Mektubât okurdu, ben de imkan oldukça derslerine katılırdım. Kendisi bizzat bana anlattı. “Bir gün Mescid-i Haram’da Sami Efendi Hazretleri’nden ders istedim. Yüzü Beytullah’a dönük olarak oturuyordu. Bana: “Emin Efendi ne dersi istiyorsun, işte ders” deyip eliyle Beytullah’ı gösterdi. O işaret üzerine dönüp Beytullah’a baktım ki Beytullah nur halesi içinde bir ucu arşa bağlı, bir ucu ise yerin dibine, arzın merkezine bağlı vaziyetteydi. O anda “Allah” diye bağırıp kendimden geçip bayılmışım. Kendime geldiğimde baktım ki Sami Efendi yoktu.” Demek ki Sami Efendi Hazretleri kendi gördüklerini ve halini ona aksettirmişler.
Kabe-i Muazzama’nın örtüsüne yapışıp hep dua ederdim. “Gadasını aldığım Senden ne han ne de hamam istiyoruz, bizi buralardan mahrum bırakma” derdim.
Ashab-ı Suffe’de otururken de kılı kıpırdamazdı. Saatlerce iki diz üstünde otururdu. Kardeşlerim kainat sahipsiz değil, size şunu söyleyeyim; Mescid-i Nebevi’deki Peygamber Efendimizin kabrinin bulunduğu parmaklıklar var ya, işte orası inanın ki Allah’ın mahkeme salonudur. Fakir gözlerimle gördüm. Kainat sahipsiz değil. Maneviyat alemi boşa dönmez. Hiçbirşey dışardan göründüğü gibi değil.
Orada Sudanlı Tayfur Efendi isimli bir zat vardı. Peygamber Efendimizin davetiyle Medine’ye hicret etmişti. Geldiği zaman da Peygamber Efendimiz sırtını sıvazlayarak takdir etmişler. O zat Ashab-ı Suffe’de Sami Efendimizi gördükten sonra Kadiri Şeyhliğini bırakıp Sami Efendi’ye mürit olmuştu. Ramazanda itikâfa girer, hergün bir hatim iner, 30 günde 30 hatim inerdi, imrenirdim. Sami Efendimize rabıtası çok kuvvetliydi.
Y.S.Tan: Rabıtadan kasıt nedir efendim?
A.Kaplan: Müridin mürşidine muabbet duyması, muhabbette fani olmasıdır. Kulluğu onun gibi yaşamaya çalışmasıdır. Sevgi bağıdır.

ZİKRULLAH BEDENİ NUR YAPAR
Y.S.Tan: Efendim zikrullah ile ilgili ne söylemek istersiniz?
A.Kaplan: Zikrullah çok büyük bir ibadettir. Fütuhâta dair birçok kapıyı açacak olan anahtar zikrullahtır.
Selman Efendi, Rabbime şükürler olsun ki 40 küsür yıllık intisabımda bir gün bile dersimi sabah namazıma bırakmadım. Çok erken kalkardım, arkadaşları hep telefonla teheccüde kaldırırdım. Hatta sabah namazını kılınca gündüz dersimiz olan Kâdirî dersini de yapıp bitirir, ondan sonra rahatlardım. Daha sonra gündüz rahatça zikirle meşgul olurdum. İşim müsait olduğu zamanlar Cami-i Kebir’e gider merdivenin altına girer, saatlerce zikre devam ederdim. İbadetimizi, halimizi Allah gözümüze göstermesin.
Kalp zikriniz bin adet ise, birgün 5 bin adet çekip deneyin. Mutlaka kendinizdeki değişikliği görürsünüz. Letaiflerin merkezi kalptir. Kalp kuvvetli olursa her tarafı uyarır. Kalp sükût ederse her taraf sükût eder. İnsan vücudundan 7 letaif, 360 damar var. Zikre devam ettikçe letaifler çalışır. Onlar çalıştıkça zikir damarlara sonra cesede sirayet eder. Bu sirayet vücudu kaplayınca Peygamber Efendimizin buyurduğu: “Gözüm uyur ama kalbim uyumaz” sırrını yakalamaya başlarsın. Mühim olan hal olarak cesedin Allah’tan gafil olmamasıdır. İşte zikrullah bunu temin eder.
Allah-u Zülcelal buyuruyor ki: “Öyle kullarım vardır ki, beni zikretmekten, benden rızık istemeye fırsat bulamazlar. Ben onlara daha fazlasını verir, işlerini de idare ederim.”
Zikre devam ettikçe kalp nurlanır ve kalpten kötülük zâil olmaya başlar. Nur, kalpten vücuda yayılır. Nur ete kemiğe işlediği zaman ise işte o beden nur olur ve o bedeni toprak yiyemez.
Zikrullah letaiflerde iken insan coşar. Aşk, feyz kuvvetli olur. Zikre karşı daha iştiyaklı olunur. Ama zikir cesede intikal ettikten sonra o hal söner. Eski şevk kalmayınca bize, “Bende eski hal kalmadı” diye müracaat edilir. Aslında cesede geçince coşma hali devam ederse o nakısadır. Zikir damarlardan bütün vücuda yayılırken, sekinet hali, yani sakinleşme durumu oluyorsa, bu hal en güzel haldir. Nefy-ü ispat çok mühim bir derstir. İyi yapılırsa tek başına bütün vücud ülkesini gafletten uzaklaştırıp, sükunete ulaştırır. Mürid kendisini dinleyip, gaflete düştüğünü ve cesette zikrin etkisinin azaldığını hissettiği zaman nefy-ü ispata ağırlık vermelidir. Adetten ziyade hakkıyla, huzurlu olarak yapılırsa, bütün vücudun işini bitirir.
Y.S.Tan: Nefy-ü ispat nasıl yapılır efendim?
A.Kaplan: Nefes hapsedilip, kendimiz de dahil olmak üzere Allah’tan başka hiç birşey yoktur düşüncesiyle “La ilahe illallah” zikrini başımızın üzerinden alıp sağ omuzumuza, oradan da kalbimize üç hamlede indirerek nefesin yettiği kadar yapılan zikirdir.
Y.S.Tan: Kalp dağınıklığının ilacı nedir?
A.Kaplan: Zikre devam etmek. Pir Abdülkadir Geylânî Hazretleri buyuruyor: “Bir kalpte Allah’ın zikri bulunduğu müddetçe, şeytan oraya burnunu sokamaz.” Şeytanın burnunu kalbimize sokturmamak lazımdır.
Y.S.Tan: İnsana vesvese gelebiliyor. Veya nefsin hücumundan kurtulamıyor. O zaman ne yapmak lazımdır?
A.Kaplan: Yine tadavisi zikirdir. Bol zikir herşeyi yıkar, temizler. Vesvese bazılarına o kadar çok gelir ki isyan edecek hale gelir. Bazen de mürit hangi halde bulunursa bulunsun, havatır eksik olmaz. Bunların şeytandan olduğunu bilmek ve zikre devam etmek lazımdır.
Nefsi mutmeinnede olup herşeyi güzel gören ve kötülük düşünmeyen insana da havatır gelir. Mürşid-i kâmile bile gelir. Fakat onlar düşmanı tandıkları için çabuk kurtulurlar. Hepimiz şeytanın şerrinden Allah’a sığınırız. Allah Teala bizden ‘Eûzü’ ile bunu istiyor. Vesvese ve havatırda Felak ve Nas surelerinin de çok faydası olur.
Y.S.Tan: Efendim manevi yoldan istifade etmek için neleri tavsiye edersiniz?
A.Kaplan: Nevşehirli Hüseyin Ağabey’e Nevşehir vazifesi verildikten sonra Beytullah’ta yanıma geldi ve bana “Ali ağabey nelere dikkat edeyim?” dedi. Ben de kendisine dilimi gösterdim.
Ayrıca sehere dikkat edilmeden yol açılmaz, maneviyatta ilerlenmez. Seher, seher, seher.
Kayseri’de Hakkı ağabey vardı, Sami Efendimizin cübbelerini dikerdi. Birgün Sami Efendimize “Efendim dua edin de bu yoldan istifade edelim” demiş. Sami Efendi “Hakkı Efendi seheri olalım” buyurmuşlar.
Hakikaten her tecelliyat seherlerde olur. Bir kimse seherde kalkıp virdini yapamaz ve sabah namazının hemen arkasından dersini yaparsa seherde yapmış gibi ecre sahip olabilir. Ama tecelliyattan istifade edemez.
Muhabbet ile Rabbısını zikreden kimse yol alır Allah’ın izniyle. Yani çok çalışma olmadan olmaz.
Y.S.Tan: Son olarak ne söylemek istersiniz Ali ağabey?
A.Kaplan: Bu zamanın müslümanı da, ihvanı da ateşin üstünde yaşar gibi zor bir durumdadır. Belki zamanın zorluğundan kimse yapması gerekeni yapamıyor. Biz kimseye birşey demiyoruz, kendimize diyoruz. Çünkü bu yol ile bizler herkesten çok şey biliyoruz. Allah bizleri mes’ul duruma düşürmesin. Bu büyük yol bizlere nasip olmuş, şükründen aciziz. O gün alnımız ak ola. En acı şey ahiret mahrumiyetidir. Allah ahirette ayırmasın.
Efendimiz üzüntüsünden süzülmüş ashabına “Seni üzen şey nedir”? diye soruyor. O da “Ahirette sizden ayrı kalma korkusudur” deyince Efendimiz “Üzülme kişi sevdiği ile beraberdir” buyuruyorlar. İnşaallah buna güveniyoruz. Hayatımda ihvan vardı, kardeşlerime muhabbet vardı, başka birşey yoktu. Kurban olduğum Allah hepimizi üstadlarımızla birlikte Peygamberimizin sancağı altında cemeylesin.
Canımdan çok sevdiğim kardeşlerim vasiyetim saysınlar. Rabıtalı olarak zikrullaha çok devam etsinler. Çok razı oldum, Allah da sizlerden razı olsun kuzum.
Sübhane rabbike rabbil izzeti amma yesıfün. Veselamün alel mürselin. Velhamdülillahirabbil aleminel fatiha.

NE ÖĞRENDİYSEM MUSA EFENDİ'DEN ÖĞRENDİM
Y.S.Tan: Musa Topbaş Efendi ile birlikte yaşadığınız hatıralardan bahseder misiniz?
A.Kaplan: Musa Efendi’yi intisabımın ilk yıllarında İstanbul’da gördüm. O zamanlar vazifesi yoktu ama ilk görüşümde sevmiştim. Sami Efendi ve Musa Efendi her sene hacca gelirlerdi. Türkiye’den çok o haclarda onlarla beraber oldum. Ne öğrendiysem Musa Efendi’den öğrendim.
Medine’de muhtelif seneler Musa efendimizin hizmetinde bulundum. O zaman Ali Ulvi Kurucu Bey’in evinde oturuyordu. Bazı sene 4 ay, bazı sene 2 ay kalırlardı. 4 ay boyunca 4 cümle sarfetmemişimdir. Hep sükût ile hizmet ederdim.
Sami Efendi Hazretleri hep sükûtiydi. Tek kelime söylemeye çekinirdik. Bir keresinde Musa Efendi bana “Anneniz sağ mı Ali Efendi?” demişti. Ben de “Annem sağ ama babam vefat etti efendim” demiştim, fazladan söylediğim o ifadeden hâlâ utanırım Sami Efendimizden kabiliyetin varsa, basiretin varsa alırdın. Musa Efendimiz ise yarı kapalı, yarı açıktı. Osman Efendimiz ise, tam bu devrin ihitiyacı olan mürşitdir. Onun gayesi hizmet ve dünyanın dört bir tarafına tebliğ ile insan yetiştirmek. Allah yapa, yaptıra! Yokluğa bürünmüş hiçbir şeyi kendisine mal etmiyor. Allah varlığa düşürmesin. Varım diye iddaada bulunuyorsan bilesin ki aslında hiçbir yerde yoksun. İnsanı vartaya düşüren benliktir. Benliği olanlar çoğunlukla benliklerinin olmadığını iddaa ederler. Benlikten Allah’a sığınırız.
Musa Efendimiz ile Medine’de beraberiz. Bana “Filan zatı eve gönderirmisin” dediler. Ben de o zatı değil de camcı Ömer ağabeyi göndermişim. Ömer ağabey üstadımızın kapısını çalmış, “Efendim beni istemişsiniz “ demiş. Üstadımız hiçbir şey belli etmeden devlethaneye kabul edip, hal hatır sormuş, ikramda bulunmuş ayrıca bir vazife vererek göndermiş. Akşam Ashab-ı suffa’ya gelince bana “Ali Bey yanlış adamı göndermişsiniz” dedi. O anda dünya başıma dar geldi. Seher vakti Ravza’ya gider, kapı açılınca üstadımızın seccadesini serer, beklerdim. O gece o da uyuyamamış mutadı olmayan erken saatte geldiler kapıdan içeri ikimiz birlikte girdik. Müteessir olduğum için gönlümü almışlardı.
Hiç unutmam ikâmem yani Arabistan’daki oturumum yandığı zaman da içim yanıyor duramayıp ağlıyordum. “Ağlamayın Ali Bey “ diyerek bir anne şefkati ile davranır gibi mendillerini çıkarıp dizime koymuşlardı. Fakat baktım kendisi de benimle birlikte ağlıyordu. Çok şefkatliydi, tepeden tırnağa merhametti.
1979 yılıydı. O sene hacca Türkiye’den çok gelen yoktu. Mescid-i Haram’da veda tavafı için Musa Efendimizi bekliyordum. 5 kişi geldiler. “Ali Bey yalnız mısınız?” buyurdular. “Evet efendim” dedim. “Tavafı yaptınız mı?”diye sordular. “Sizi bekledim” dedim. Birlikte tavafımızı yaptık ama hayatımda üstadımızla yaptığım en hızlı tavaftı. Sonra arabaya kadar belki 4- 5 defa “Siz ne zaman ayrılıyorsunuz?” diye sordular. Allah’ın bildirmesiyle biliyorlar kuzum. Ben de “Sizi yolcu ettikten hemen sonra efendim” dedim ve sonrasında valizimi alıp Medine’ye gitmek için otobüse bindim. Eşyamı otele bırakıp Mescid-i Nebevi’ye gittim ki her taraf asker kaynıyor. 5 defa kontrolden sonra içeri girebildim. Meğer biz Mekke’den ayrıdıktan sonra meşhur Kabe baskını başlamış. Çatışmalardan 17 gün boyunca Beytullah’ta namaz kılınamadı. Olaylar bittikten sonra Mekke’ye umreye gittim. Bütün minareler simsiyahtı. Bütün direkler, duvarlar kurşun yarasından kevgire dönmüştü, bir karışlık boşluk yoktu. Kabe’de ayaklanma başlayınca 3 kapıdan tanklar içeri girmiş o sırada Haremin içinde kalanlar dışarı çıkamayıp bodruma kaçışmşlar. Yüzlerce insan içeri basılan sudan, verilen elektrikten, zehirli gazdan ölmüşler. Her tarafta kokusu vardı. Sonrasında Beytullahı teslim aldılar ama 67 kişiyi de idam ettiler.

 

Yorum Yazın

Facebook