İbrâhim (a.s)’ın Merhameti

0
İbrâhim (a.s)’ın Merhameti
İbrâhim (a.s)’ın Merhameti - Cafer Durmuş
Sayı : 390 - Ağustos 2018 - Sayfa : 26


Bir gün Allah Kelâmı’nın huzû­runa durduğumda, Hûd sûresindeki “İbrahim cidden yumuşak huylu, bağrı yanık ve kendisini Allah’a vermiş (bir peygamber) idi.” meâ­lindeki âyet-i kerîme beni sarsıyor. Çünkü bu âyet-i kerîmede her zaman örnek alınacak bir gönül adamı portresi var. Bu sebeple öncesi ve sonrasıyla okuyarak, Hazret-i Halîlullah’ı bu övgüye lâyık kılan sebepleri anlamaya çalışıyorum.
Âyetlerde belirtildiğine göre1 elçiler kendisini müjdelemek üzere İbrâhim (a.s.)’a geldiklerinde “selâm” diyerek yanına vardılar. İbrâhim (a.s.) da onlara hemen bir buzağı kebabı hazırladı. Ve misafirlerin yemeğe el sürmediklerini görünce onların insan sûretinde gönderilmiş melekler olduklarını anladı. Onların bu sûretle gönderilmeleri, mutlaka bir ikaz veya itab için geldiklerini gösteriyordu. Bu sebeple kavmi adına tedirgin oldu, korktu. Âyetlerde belirtildiği üzere melekler kendisine “Korkma! Biz Lût kavmini helâk için gönderildik” demişler ve İbrâhim ailesine önce İshâk’ın, onun ardından da Yakub’un lutfedileceği müjdesini vermişlerdir. Nitekim İbrâhim (a.s.)’ın hanımı da bu muhavereye dâhil olarak ileri yaşta evlat müjdesiyle taltif edilmelerine şaşırdığını ifade etmiştir.
Öncelikle şuna işaret etmek gerekiyor: İbrahim (a.s.)’ın burada beyân edilen korkusu, dünyevî herhangi bir kaygı sebebiyle değildi. Çünkü o, ateşe atılırken bile nefsi adına endişe etmemiş ve “Âlemlerin Rabbine teslîm oldum”2 demişti. Onun buradaki endişesi kavmine olan şefkat ve merhametinden kaynaklanıyordu. Hanımı Sâre’nin şaşkınlığını ifade etmesi ise ileri yaşlardaki iki insanın çocuk sahibi olmasını Yüce Allah’ın kudreti açısından uzak görmek anlamında değildi. Bilakis Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine bahşettiği nimetin büyüklüğünü dile getirmekten ibaretti.3
Şimdi bizim dikkat çekmek istediğimiz husus, İbrâhim (a.s.)’ın kendi kavmi ile ilgili korku ve endişesi izâle olduktan sonra, Lût kavmini helâk etmeye gidecek meleklerle giriştiği mücadeledir. Başka bir deyişle onlara merâmını anlatırken Allah’a yalvarmış olmasıdır. Rûhu’l-Beyân’da belirtildiğine göre İbrâhim (a.s.) meleklere şöyle dedi:
“Peki o kavmin içinde elli kişi mü’min olsa yine de onları helâk eder misiniz?” Melekler buna “Hayır” cevabını verince sayıyı onar onar azaltarak, içlerinde belirtilen sayıda mü’minler olduğu hâlde onları helâk etmeyeceklerine dair elçilerden söz almaya devam etti. Ve nihayetinde rakamı beşe kadar indirdi. O takdirde de helâk etmeyeceklerine dair söz aldıktan sonra, “Peki, içlerinde bir mü’min olsa yine de onları helâk eder misiniz?” diye sordu. Meleklerden bir kez daha “Hayır” cevabını alınca; “İşte orada bir tek mü’min var. O da Lût (a.s.)’dır.” dedi. “Kavminin içinde o varken, yine de onları helâk eder misiniz?” diye sordu.4 Bunun üzerine melekler; “Biz orada kimlerin olduğunu çok iyi biliyoruz. Onu ve ailesini elbette kurtaracağız.”5 dediler.”
Konumuzu teşkil eden âyetlerde beyân edildiği üzere bundan sonra İbrâhim (a.s.); “Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Çünkü Rabbinin (azap) emri gelmiştir. Ve onlara, geri çevrilmez bir azap mutlaka gelecektir!”6 diye îkaz edilmiştir. Görüldüğü üzere İbrâhim (a.s.)’ın buradaki gayreti, insanların helâkten kurtarılmasına yöneliktir. Gönlünde çağlayan engin merhameti, onu Rabbi’nin elçileriyle bu uğurda mücadeleye sevk etmiştir. Belki bu söylediklerim sebebiyle üzerlerindeki azap kaldırılır veya tehir edilerek kendilerine mühlet verilir; onlar da bu zaman zarfında Allah’a yönelirler, diye hep ümit etmiştir.
Şunu diyebiliriz; İbrâhim (a.s.)’ın mümeyyiz vasıfları yumuşak huylu (halîm-selîm), sabırlı ve ağır başlı olmasıdır; cezalandırmakta acele etmemesidir. İsyânları sebebiyle dünya ve ahiretleri harap olan insanları kurtarmak için çırpınmasıdır. Onların derdine yanarak çokça âh u vâh etmesidir (evvâh). Hassas ve duygulu bir kişiliğe sahip olmasıdır.
Bu âyetler vesîlesiyle şunları anlıyoruz ki; insanlığın savruluş ve yıkım zamanları aynı zamanda büyük doğumlara gebe olduğu vakitlerdir. Geleceği inşa edecek nurlu sîmâlar acılarla kavrulan yürekler arasında filizlenmektedir. Bu imtihan dünyasında hâdiseleri sünnetullah çerçevesinde cereyân ettiren Yüce Mevlâ, âdetullah dışında kudretini ızhar ettirir; buna elbette kadirdir. Bunun zamanı ise mü’min yüreklerden herkesi kuşatacak kadar merhamet taştığı vakitlerdir. Eller semaya açılınca dillerin ümmet için yalvardığı zamanlardır. Duaların Efendimiz (s.a.v.)’in Taif’deki yakarışı gibi istikbâli kuşattığı zamanlardır.
İbrâhim (a.s.)’ın rikkat ve merhameti, Efendimiz ile beraberindeki mü’minleri tesellî için olduğu kadar, benzer şartlarda benzer heyecanlar için çarpan bütün gönüllere anlamlı bir örnektir.7 Yûnus Emre’nin; “Gönül Çalab’ın Tahtı / Çalab gönüle bahtı” dediği gibi aslında bütün mesele, beden mülkünün sultânı gönlün îmârına bağlıdır. Şu hâlde gönüllerdeki merhamet ve diğergâmlık kanallarını olabildiğince açarak güzel örneklerle beslemek gerekiyor.
Dipnotlar: 1) Bkz; Hûd sûresi, 11/70-76. 2) Bakara sûresi, 2/131. 3) Rûhu’l-Beyân Kur’ân Meâli ve Tefsîri, Erkam Yayınları, Heyet, c. 8, s. 457. 4) Rûhu’l-Beyân Kur’ân Meâli ve Tefsîri, Erkam Yayınları, Heyet, c. 8, s. 460-461. 5) Ankebût sûresi, 29/32. 6) Hûd sûresi, 11/76. 7) Hakkın Daveti Kur’ân-ı Kerîm Meâli ve Tefsîri, Prof. Dr. Ömer Çelik, Erkam Yayınları, c. 2, s. 572.
Günâh ve Tövbe
Allah Teâlâ insanı hayvandan, melekten ve şeytandan farklı bir statüde yaratmıştır. Bu itibarla insan hayra ve şerre, sevaba ve günâha, iyiliğe ve kötülüğe kabiliyetlidir. Günah işlemek ve ardından tövbe etmek, sadece insana mahsus olduğu içindir ki, âyet ve hadîslerde günahın her türlüsü açıklanmış ve mü’minler günâhta ısrardan sakındırılmıştır. Nitekim âyet-i kerîmede; “Günâhın açığını da gizlisini de bırakın. Çünkü günâh işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka göreceklerdir.”8 îkazı gelmiş, başka bir âyette ise günâhın kalpleri kirlettiği9 hatırlatılmıştır.
Peygamberimiz (s.a.v.) muhtelif hadîslerinde, günâha düşme istidadıyla yaratılan insanı tövbeye teşvik etmiştir. Tövbekâr olanın Allah’ı hoşnut edeceğini10 ve tövbe kapısının büyüklüğünü11 hatırlatmıştır. Tövbelerin makbul olduğu zamanları ve şartlarını ümmetine öğretmiştir.
İslâm, rûh-ı ilâhîden üflenmiş olan insan rûhunun, ten kafesine girdikten sonra düştüğü nisyân bataklığından, tövbe ile arındırılmasını teşvik etmiş ve insanın tövbesinde samimi olmasını istemiştir. Bir âyet-i kerîmede îmân edenlerden, “tevbe-i nasûh” ile Allah’a yönelmeleri emredilmiştir.12 Hz. Mevlânâ buradaki “tevbe-i nasûh”u içten, samimi ve günâha dönüşü olmayan bir tövbe olarak açıklamıştır.
Büyük-küçük, gizli - açık günâh işlemek, insan için mukadder bir gerçeklik olduğu gibi, Yüce Mevlâ’nın tövbe çağrısı da herkesi kucaklayan şefkatli bir kapı olarak açıktır. Nisyân ve isyân elbette insana mahsustur. Ancak insan için hatasından dönmek gibi erdem yoktur.
Dipnotlar: 8) En’âm sûresi, 6/120. 9) Bkz; Mutaffifîn sûresi, 83/14. 10) Bkz; Buhârî, Deavât, 4. 11) Bkz; Tirmizî, Deavât, 98. 12) Tahrîm sûresi, 66/8.

 

Yorum Yazın

Facebook