Bir Darbe Girişimi Olarak Gezi Parkı ve Batı’nın Rolü…

0
Sayı: Temmuz 2013

Ne Suriye’deki iç savaş…

Ne Esed güçlerinin kimyasal silah kullandığının tescil edilmesi…

Ne Obama’nın, “kırmızı çizgilerimiz aşıldı” beyanatının nasıl bir sonuç doğuracağı…

Ne mezhep savaşlarının tüm Ortadoğu’yu tehdit edecek boyutlara tırmanmış olması…

Ne İran seçimlerinden galip çıkan ılımlı lider Hasan Ruhani’nin neler yapıp edeceği…

Ne şu ne bu…

Her şey gündemimizden düştü.

Geçen bir ay boyunca ana gündem maddemiz Gezi Parkı oldu…

Taksim Meydanı’nın düzenlenmesi kapsamında gündeme gelen Topçu Kışlası’nın yeniden inşa edilmesi düşüncesiyle başlayan tartışmalar ve şiddet silsilesi, haftalar boyunca gündemden hiç düşmedi. Analizler, siyasi ve sosyolojik tahlillerle “çiçek gençleri” anlamaya çağrıldık. Bir ay boyunca gezi parkının sebep ve sonuçlarını konuştuk. Muhtemelen daha da konuşmaya devam edeceğiz…

***

Gezi Parkına Dair Sorular Sorular Sorular…

Taksim’de yeşil duyarlılığıyla başlayan ve başlangıcında haklı görülebilecek eylemler nasıl oldu da bir anda hükümet ve Erdoğan karşıtlığına dönüştü?

Taksim’de başlayan olayların birçok şehre sıçraması doğal bir süreç miydi yoksa arkasında başka güçler olabilir miydi?

İç ve dış aktörlerin bu sürecin büyümesi ve derinleşmesindeki payı neydi?

Olayların Türkiye’nin hem ekonomik hem siyasi anlamda yükselişe geçtiği bir dönemde patlak vermesi bir rastlantı mıydı?

 Batı basınının anlaşmışçasına hep bir ağızdan yaptığı dezenformasyon ve Erdoğan düşmanlığı nasıl yorumlanmalıydı?

Suriye’deki katliamlara kör Batı medyasının Taksim’de olup bitene karşı bu inanılmaz ilgisi normal miydi?

 Suriye’deki Beşşar Esed zulmüne 8 dakika ayırmayan CNN’nin Taksim’den Tahrir çıkartmak gayretleri nasıl okunmalıydı?

 İngiltere, Yunanistan ve İspanya’da gerçekleşen toplumsal olaylar karşısında polisin aşırı güç kullanmasını gündeme almayan Avrupa Parlamentosu’nun söz konusu Türkiye olunca oldukça sert bir rapor hazırlaması, Avrupa’nın o bilinen çifte standart politika anlayışıyla mı izah edilecekti? Yoksa bu sefer açık bir düşmanlık mı söz konusu idi?

Türkiye uluslararası bir komplo ile karşı karşıya mıydı yoksa?

Öyleyse kimler vardı bu komplonun arkasında?

Yapmak istedikleri neydi?

Yığınla soru.

***

Ağaçlar Ardına Saklanan Vandallık

Olup biten hemen beş aşağı on yukarı herkesin malumu ama kısaca özetleyelim. Ardından bu konu etrafında gündeme gelen sorulara cevap vermeye çalışalım.

Bir grup çevreci genç “Taksim’e Topçu Kışlası’nı istemiyoruz. Gezi Parkı’ndaki  ağaçlar kesilmesin, Gezi Parkı, park olarak kalsın” dedi ve parkı işgal etti. Belediye yetkilileri meramlarını yeterince anlatamadı. Yapılanın Topçu Kışlası projesiyle alakası olmadığını Taksim’de yapılmak istenilen şeyin yol genişletme çalışmasından ibaret olduğunu anlatmada yetersiz kaldı. Ardından eylemi sonlandırmak için polis müdahale etti. Evet, polis parkı işgal edenlere karşı aşırı güç kullandı. Polisin bu sert müdahalesi kimi medya organları tarafından köpürtüle köpürtüle verildi. Olaylar sosyal medyada yalan dolan haberlerle çok daha tahrik adelde. İnanılmaz bir dezenformasyon yapıldı. Hadise hızla büyüdü, illegal örgütler kendilerine gün doğmuşçasına sahaya indi. Çevre duyarlılığı vandallar için bulunmaz bir kılıf oldu. Tabir caizse ağaçların arkasına saklanarak önlerine gelen her şeyi yakıp yıktılar. Vandallıkta sınır tanımadılar. Eylemler başka şehirlere taşındı. Ve sonunda iş çığırından çıktı.

Olayların zirve yaptığı günün hemen akabinde hükümet, polisin ilk müdahalesinde aşırı biber gazı kullanarak yanlış yaptığını kabul etti. Özür diledi. Ardından eylemcilere karşı diyalog kapılarını açtı. Başbakan Erdoğan önce eylemci grupları, ardından sanatçılarla beraber ‘Taksim Dayanışma Platformu’nun önde gelen isimlerinin talep ve düşüncelerini dinledi.

Başbakan Erdoğan, Topçu Kışlası’yla alakalı olarak yargı kararına tabi olacaklarını, yargı kendi lehlerine karar verse dahi kışla için halk oylamasına gidileceğini ilan etti. Ama bütün bunlara rağmen sokaktaki kalkışma ve vandallık bitmedi. Kamuya, şahıslara ait ne varsa yakıp yıkmalar devam etti. Taksim Platform yetkilileri Başbakan Erdoğan ile görüşmelerinin ardından önce Taksim’deki işgali sonlandıracaklarını söylediler, sonra ise “direnişi sürdüreceklerini, hatta tüm Türkiye’yi direniş sahası haline getireceklerini” deklare ettiler. Bunun üzerine gezi parkına müdahale eden polis işgali sonlandırdı. Ancak yazımızı kaleme aldığımız günlere kadar gerginlik sürmekteydi.

***

Mesele Üzüm Yemek Değil Bağcı Dövmek

Tüm bu süreç gösteriyordu ki mesele, ağaç ya da çevre meselesi değil. Aslında meselenin ne olduğu “Mesele Gezi Parkı olayı değil arkadaş. Sen hala anlamadın mı? Hadi gel” diyerek gönderilen kalkışma davetiyesiyle daha ilk gün deşifre olmuştu.

Eylemlerde dile getirilen talepler, sloganlar, duvarlara yansıyan hakaret dolu yazılar, sokaklarda muhafazakar kesime yönelik tacizler, meselenin asla masum olmadığını, ağaçların ardına saklanarak büyük siyasi bir operasyon yürütülmek istenildiğini çok net bir şekilde ortaya koyuyordu.

Yani mesele üzüm yemek değil bağcıyı dövmekti.

Başta başbakan Erdoğan olmak üzere hükümete yönelik bu öfkeyi nasıl izah etmek gerekiyordu? Demokratik yollarla seçilmiş, hem de 10 yılda farklı sebeplerle 7 kez sandık başına gitmiş ve hepsinden galip çıkmış bir yönetimi devirmenin adı devrim olabilir miydi? Bunun adı devrim mi yoksa darbe mi olmalıydı? Bu nasıl bir psikolojik durumdu?

Bu sorunun en iyi cevabı; Yenilmişlik psikolojisi olsa gerek.

On yıllardır ülke yönetiminde söz sahibi olan ve kendilerini ülkenin gerçek sahibi olarak gören çevrelerin, 11 yıldır ülkenin Kunta Kinte’si olarak gördükleri çevreler tarafından yönetiliyor olmasının ortaya çıkardığı hazımsızlık söz konusu.

Bu yenilgi psikolojisini derinleştiren bir başka faktör, bu demokratik tablonun değiştirebileceği yönündeki umutların kaybedilmiş olunmasıdır. Söz konusu çevre için geriye, ortaya çıkartılacak kaos ortamı ile iktidarı zafiyete düşürme ve yönetime ortak olma hatta hükümeti ortadan kaldırma seçeneği kalıyordu… Gezi Parkı kalkışmasıyla da hedeflenen buydu. Daha net ifadeyle askersiz bir darbe girişimiydi yapılmak istenilen. Başarılamadı. Ama yenilgi psikolojisini iliklerine kadar hissedenlerin bu hedef doğrultusunda çalışacaklarından kimsenin kuşkusu olmasın.

Batı’nın Gezi Parkı Sempatisinin Nedenleri

Eylemin dikkat çeken bir başka yönü yaşananlara uluslararası çevrelerin özellikle de Batı’nın yaklaşımı oldu. Batı medyasının, içerideki kimi medya organlarıyla yarışırcasına olayları köpürtmesi, saptırması, dezenformasyona uğratması hiç kuşkusuz en çok dikkat çeken gelişmelerin başında geldi.

Batı dünyasının Taksim olaylarına inanılmaz ilgisini sadece polisin aşırı güç kullanımına duyulan tepki ile izah etmek mümkün mü? Hiç zannetmiyoruz.

Batı basını Türk vatandaşlarını düşündüğünden mi bu denli olayları uzun süre gündemlerinden düşürmediler? Kendi polisleri de aynı sertlikte müdahalede bunuyorlar. Onlara da aynı tepkiyi vermiş miydiler acaba? Çok mu hümanistler? Çok mu vicdan sahibiler? Vicdan sahibi iseler neden Myanmar’da diktatör bir rejimin vahşeti altında aylardan bu yana inim inleyen Müslümanların yaşadıklarından bahsetmiyorlar? Neden kameralarını bu vahşete, bu insanlık dramına bir kez olsun çevirmediler, çevirmiyorlar?

Aslında Batı’nın derdinin üzüm yemek olmadığını herkes biliyor. Mesele başka. Mesele değişen dengeler. Bir tarafta ekonomisi sürekli küçülen, daralan bir Avrupa var diğer tarafta ekonomik ve siyasi bağımsızlığı kazanma yönünde hızla yükselen kontrollerinden çıkan bir Türkiye var.

Gezi Parkı benzeri eylemlerin Brezilya, Endonezya gibi gelişmekte olan ve küresel sermayenin en çok tercih ettiği ülkelerde aynı anda yaygınlaşmaya başlaması tesadüf olabilir mi?

Olayların zirve yaptığı günlerde Anadolu Aslanları İşadamları Derneği (ASKON), ‘’Gezi masumiyetini yitirmiştir’’ başlığıyla bazı gazetelere bir ilan verdi. Gezi Parkı eksenli eylemlerin Türkiye’nin siyasi ve ekonomik açıdan yükselişte olduğu bir döneme dek geldiğine dikkat çeken ilanda çok çarpıcı “tesadüflere” yer verilmişti. 

Söz konusu ilanda ön çıkartılan “tesadüfler”in bir paragrafına baktığınızda da eylemler başka nitelik kazanıyor. İşte bakın:

“Bu eylemler her nasılsa terör belasının sonlandığı, IMF’ye borcun bitirildiği, faizlerin minimum seviyeye indirildiği ve negatif faizlerin gündeme girdiği bir zamana denk gelmiştir; Ne tesadüf!

Batı’nın, medyasıyla, siyaset yapıcılarıyla Taksim olaylarına yaklaşımının sırrı işte bu tesadüflerde gizli.

Batı, Türkiye’nin son dönemde özellikle Afrika ve Ortadoğu açılımından bir hayli rahatsız. Özellikle Batı’nın yıllar boyu sömürdüğü coğrafyalara karşı Türk hükümetinin yaptığı açılımlar Batı başkentlerinde kaygıyla izlenmekte. Somali, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır ile gerçekleşen yakınlaşmalar, ekonomik ve stratejik işbirliği anlaşmaları Batı merkezlerinde hep endişe uyandıran girişimler oldu.

Batı için endişe kaynağı olan bir başka konu Arap Baharı’nın ardından ortaya çıkan süreç. Ortadoğu’da Batı’ya sadık yönetimler yerine Batı’nın arzu etmediği, bölge ülkelerinin halklarının değerleriyle örtüşen yönetimler iktidara geldi, geliyor.

Bu noktada Amerika’daki neo-con taifesinin bu anlamdaki rahatsızlığını da vurgulamak gerekiyor. Yahudi lobisi AIPAC’in desteğiyle faaliyetlerini sürdüren Amerikan Girişimcilik Enstitüsü’nde (American Enterprise Institute, AEI) düzenlenen bir toplantıda ‘apolitik Türk gençliğini sokağa indirerek canlı tutmak’ için masaya yatırılan ‘İstanbul İsyanı’ senaryosuna ilişkin medyamıza yansıyan haberlerin yabana atılması gerekiyor.

‘Ortadoğu’nun en büyüğü Türkiye olacak’ (Ayrı Kutu)

Türk Dış Politikasının Ortadoğu’da nasıl algılandığını Fatih Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü, 7 Ortadoğu ülkesinden 450 elite yüz yüze görüşerek sordu.

Irak, Mısır, Suriye, Tunus, İsrail, Libya ve Filistin’de aralarında akademisyen, karar alıcı, araştırmacı, gazeteci, sivil toplum örgütleri, basın, sanayi gibi 450 elit ile yüz yüze yapılan bir araştırmanın en çarpıcı sonucu;

 “Türkiye 10 yıl içinde Ortadoğu’nun en büyük gücü olacak.”

Yine anket sonuçlarına göre; “Türkiye’nin İslam coğrafyasında liderliğe oynadığı yönünde İslam ülkeleri arasında bir algı var. Bu algı hiç de düşük değil. Yüzde 50’lerin üzerinde. Buna paralel Ortadoğu elitleri Türkiye’nin uluslararası alanda bölgede önemli bir aktör olduğunu da düşünüyor. Türkiye’nin sadece bölgede değil uluslararası alanda önemli bir aktör olduğu kanaati mevcut.”

Anketin en önemli sonuçlarından biri de, Ortadoğu’da son dönemde mezhepsel gerilimde artış yaşandığını gösteriyor.

Ortadoğu elitlerinin yüzde 60’ının Türkiye’nin muhalifleri desteklemesini olumlu buluyor hatta istiyor. “Suriye ile ilgili Ortadoğu’nun hayali üniter bir Suriye, İsrail’in hayali ise parçalanmış bir Suriye’dir. Belki de Suriye’deki savaşın devam etmesini izah eden en önemli kırılma noktalarından biri bu” dedi

Spot Foto Altı

Eylemlerde dile getirilen talepler, sloganlar, duvarlara yansıyan hakaret dolu yazılar, sokaklarda muhafazakar kesime yönelik tacizler, meselenin asla masum olmadığını, ağaçların ardına saklanarak büyük siyasi bir oparasyon yürütülmek istenildiği çok net bir şekilde ortaya koyuyordu.

Spot Foto Altı

On yıllardır ülke yönetiminde söz sahibi olan ve kendilerini ülkenin gerçek sahibi olarak gören çevrelerin, 11 yıldır ülkenin Kunta Kinte’si olarak gördükleri çevreler tarafından yönetiliyor olmasının ortaya çıkardığı hazımsızlık söz konusu.

 Spot Foto Altı

Batı’nın derdinin üzüm yemek olmadığını herkes biliyor. Mesele başka. Mesele değişen dengeler. Bir tarafta ekonomisi sürekli küçülen, daralan bir Avrupa var diğer tarafta ekonomik ve siyasi bağımsızlığı kazanma yönünde hızla yükselen kontrollerinden çıkan bir Türkiye var. Mesele tamamen duygusal! Bir başka deyişle.

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook