İbn-i Atâullah el-İskenderî -1-

 

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Allâhʼım! Senʼi bulan neyi kaybetti? Senʼi kaybeden neyi buldu? Senʼi bırakıp, Senʼden başkasına yönelerek ondan râzı olan kimse, hiç şüphesiz ki ziyâna uğramıştır!”

[Allah ile olan bir gönül, zâhiren tek başına bile kalsa, hakîkatte yalnızlık hissetmez. Fakat Allahʼtan uzak ve gâfil bir gönül, zâhiren kalabalıklar içinde bile yaşasa, rûhen yalnızdır, muzdariptir.

Yine bir gönül Allah ile beraberse, dünyevî plandaki mahrûmiyetlerin ona hiçbir ziyânı yoktur. Bunun en güzel misâli, sahâbe-i kirâm efendilerimizdir. Zira onlar, yaşama zevkini bir kenara bırakıp candan ve maldan fedakârlıkta bulunarak yaşatma sevdâsına gönül verdiler. Onların gözünde dünyanın cefâsı da safâsı da çocukların oyuncakları gibi basit, âdeta bir çakıl taşı gibi değersiz hâle geldi. Allah için en ağır zulüm ve işkencelere katlandılar. Allah ve Rasûlü ile beraberliğin huzuru, onlara bütün dünyevî sıkıntılara tahammül gücü kazandırdı.

Nitekim Mekkeli müşrikler, ateşte kızdırdıkları taşları Habbab bin Eret t’ın sırtına yapıştırırlardı. O mübârek sahâbî, bu ağır işkencelere Allah için büyük bir metânetle sabretti.

Hazret-i Bilâl t, kızgın kumlara yatırılıp göğsünün üstüne iki kişinin zorlukla kaldırabildiği ağır bir kaya konulduğu hâlde, “Ehad, Ehad; Allah bir, Allah bir!..” zikrinin vecd ve istiğrâkı içinde tahammül gösterdi, îmandan en ufak bir tâviz vermedi.

Onlar, îmanları uğruna en ağır bedelleri ödediler. Zulüm, işkence, boykot, açlık, hicret, savaş gibi pek çok meşakkate karşı müstesnâ bir sebat gösterdiler. Zira onlar “sabır ve namaz”la en büyük güce sığınıyorlardı. Bu sebeple asr-ı saâdet toplumunda, fakir, garip, hasta, zayıf kimseler vardı ama rûhî buhrana sürüklenen veya psikiyatrik rahatsızlık yaşayan bir kimse görülmedi.

Bugün maddî refahın zirvesindeki Batıʼda psikolojik bunalımlar, hattâ cinnet ve intihar vakʼaları her geçen gün artarken, Gazzeʼde evini-barkını kaybeden, en yakınlarını şehid veren müʼminlerin büyük bir metânetle;

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ

“…Allah bize yeter, O ne güzel vekîldir.” (Âl-i İmrân, 173) demeleri de mü’minlere Allâhʼın nasıl bir tâkat, sabır ve tahammül gücü lûtfettiğini gözler önüne seriyor.

Demek ki kalben Allah ile beraberlik, ruhlara ayrı bir kuvvet kazandırıyor. Fakat bunun zıddına bir gönül Allah’tan gâfilse, hiçbir fânî varlık, ondaki bu boşluğun rûhî ıztırâbını telâfi edemiyor.

Allah’tan gâfil bir ömür sürenlerin dünyalık sarayları, dıştan ne kadar cezbedici görünseler de aslında canlı cenazelerin âile kabristanları gibidir. Zira bu dünyada “gökyüzünden habersiz uçurtma uçuran”,[1] yani kimin mülkünde yaşadığından gâfil gönüller, karanlık birer vîrâneden farksızdır.

Dünya bizim olsa ve orada bin yıl yaşasak, fakat Rabbimizʼden gâfil kalsak, bunun ne faydası olur!?. Zira dünya da fânîliğe mahkûm, ömür de geçici bir zaman diliminden ibâret. Fakat Allah Teâlâ’yı kalben tanımanın, Oʼnun rızâ ve muhabbetine erişmenin getireceği saâdet ise ebedî!..

Yine fânî dünyada Nuh u kadar uzun ömürlü olsak, Süleyman u kadar zengin olsak, Yusuf u kadar güzel olsak, fakat îmandan mahrum kalsak, bunun ne kıymeti olurdu!?. Zira esas hayat olan âhirette ebedî kurtuluş ve saâdet, ancak bu cihanda kalben Allah ile beraberliğe bağlı. Kula huzur ve saâdeti verebilecek olan da ancak Allah Teâlâ’dır.

Bu itibarla dünyanın en mesut insanları; her istediğini, dilediği anda bulabilenler değil, iyi günde-kötü günde, bollukta ve darlıkta, Rabbini her an kalbinde bulabilen sâlih mü’minlerdir. “Nerede olursanız olun, O (Allah) sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4) âyet-i kerîmesinin şuur ve idrâki içinde yaşayan bahtiyar kullardır.

Diğer bir âyet-i kerîmede Rabbimiz:

“…Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kāf, 16) buyuruyor.

Şiblî Hazretleriʼnin ifadesiyle; Cenâb-ı Hak hesap günü şöyle soracak:

“–Kulum, Ben seninle beraberdim, sen kiminle beraberdin?!.”]

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Hırsız, halkı uyanık olduğu hâlde bir evi soyamaz. Hırsız, soygununu ancak ev halkının gâfil veya uykuda olduğu bir zamanda gerçekleştirir.”

[Şeytan, dâimâ îman ve sâlih amelleri çalmaya çalışan bir hırsız mevkiindedir. Nitekim âyet-i kerîmelerde buyrulduğu üzere;

“Şeytan dedi ki: «(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için Senʼin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım.

Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve Sen onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.” (el-Aʻrâf, 16-17)

İnsanın apaçık düşmanı olan şeytana karşı alınacak en büyük tedbir, kalbi her an zikirle teyakkuz hâlinde tutmaktır. Peygamber Efendimiz r:

“Benim gözlerim uyur. Kalbim uyumaz...”[2] buyurduğu gibi, kalbi her dâim uyanık tutmak da, onun Cenâb-ı Hak ile beraberliğine, yani dâimî zikir hâlinde bulunmasına bağlıdır.

Zira insan, Allahʼtan gâfil kaldığı zaman günahlara meyleder. Hiç kimse besmele çekerek gıybet edemez, yalan söyleyemez, iftirâ atamaz. Allâhʼın zikriyle huzura kavuşmuş bir kalp, başka bir kalbe diken batıramaz, bir kardeşine çelme takamaz, kimseye zulüm ve haksızlık yapamaz, haramlara el uzatamaz, Hakkʼa kulluk vazifelerini terk ve ihmâl edemez.

Yani bütün mânevî kayıp ve zararlar, hep Allâhʼı unutmanın neticesidir. Bundan dolayıdır ki Rabbimiz îkaz sadedinde buyuruyor:

“Allâh’ı unutan ve bu yüzden Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın! İşte onlar, yoldan çıkan kimselerdir.” (el-Haşr, 19)

Demek ki istikâmetten ayrılmamak ve kendimizi kaybetmemek için, Allah Teâlâʼyı unutmamak şart. Fakat insan, unutkan bir varlık. Nitekim “insan” kelimesinin “nisyan” ile aynı kökten geldiği söylenir. Nisyan, unutkanlık demektir. Ecdâd da; “Hâfıza-yı beşer, nisyan ile mâlûldür.” demişlerdir.

İşte bu unutkanlık zaafının tedavi ve telâfi yolunu Cenâb-ı Hak:

“…Unuttuğun zaman Rabbini zikret…” (el-Kehf, 24) emriyle beyan buyurmuştur. Demek ki insan zikirle kendine telkinde bulunacak, Rabbini aslâ hatırından çıkarmayacak…]

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Ey olgunluk yaşına gelmiş insan! Ömrün nihâyete doğru yaklaşmakta. Öyleyse eksiklerini telâfi et, tamamla. Bak, saçın sakalın ağardı. Beyaz renk, kir götürmez!..”

[Rivâyete göre, ölüm meleği bir gün Hazret-i Yâkub’u ziyarete gider. Yâkub u ona:

“–Ey Azrâil, görüşmeye mi, yoksa canımı almaya mı geldin?” diye sorar. Azrâil u, gelişinin ziyaret maksatlı olduğunu söyleyince Yâkub u sözlerine şöyle devam eder:

“–Senden bir ricam var; ecelimin yaklaştığını bana önceden bildirmeni istiyorum.”

Azrâil u:

“‒Hay hay, sana iki veya üç haberci gönderilir.” karşılığını verir.

Hazret-i Yâkub’un ecel vakti gelince, ölüm meleği karşısına dikiliverir. Yâkub u yine sorar:

“–Ziyaretçi misin, yoksa canımı almaya mı geldin?”

Azrâil u bu defa;

“‒Canını almaya geldim.” cevâbını verir.

Yâkub u:

“–Sen bana daha önce iki veya üç haberci gönderileceğini söylemedin mi?” deyince, Azrâil u şöyle der:

“–Sana zâten üç haberci gönderildi:

–Önce siyah iken sonra ağaran saçın-sakalın,

–Güçlü iken hâlsizleşen vücudun ve

–Dimdik iken kamburlaşan bedenin.

Ey Yâkub! İşte bunlar, Âdemoğullarına gönderilen habercilerdir.”[3]

Hakîkaten, hayatın bir akışı var. Her insan dünyaya geliyor, ömrü olduğu kadar yaşıyor ve âhiret menzillerinin ilki olan kabir âlemine irtihâl ediyor. Her sene biraz daha yaşlanıyoruz. Dünya bile yaşlanıyor. Zira Allah Teâlâ, bu âlemdeki hiçbir varlığa “bekā” sıfatından bir nasip lûtfetmemiş. Yani kâinatta her şey fanîliğe mahkûm.

İşte kabristanlar, hem mevtâlarıyla hem de “Hüveʼl-Bâkî” yazan mezar taşlarıyla bu hakîkati hatırlatıyor.

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyuruyor:

“Kime uzun ömür verirsek, Biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç (bu manzarayı) düşünmüyorlar mı?” (Yâsîn, 68)

Rivâyete göre Hazret-i Ömer t, kendisine ölümü hatırlatması için birini ücret mukâbili tutmuştu. Bir gün ona;

“‒Artık bana ölümü hatırlatmana gerek kalmadı. Zira bugün sakalıma bir ak düştü.” dedi.

Diğer taraftan ecel, yalnızca yaşlıların çağrıldığı bir randevu değildir. Her insan ölebilecek yaştadır. Nitekim bir kabristanı ziyaret ettiğimizde, orada medfun bulunan her yaştan mevtâya rastlarız.

Dolayısıyla ölümü gençlikte de yaşlılıkta da unutmayıp ona her an hazırlıklı olmak îcâb ediyor. Tevbe edip sâlih amellere yönelmeyi, gelip gelmeyeceği meçhul yarınlara, emekliliğe ve yaşlılık dönemine erteleme gafletinden, titizlikle sakınmak gerekiyor. Zira kelâm-ı kibarda buyrulduğu gibi; “Yarın diyenler helâk oldu!..”]

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Bir şâir şöyle demiştir:

«Şâban ayının yirmisi geçtiği zaman, gündüz içeceğini gece içeceğine ekle. Küçük bardaklarla da içme! Çünkü zaman daraldı, zaman yok küçüklere…»

Şâire göre şiirin mânâsı;

«Şâban ayının yirmisi olunca, yemeği içmeyi bizden kesecek olan Ramazan ayı yaklaşmış demektir.»

Tasavvuf ehline göre ise şiirin mânâsı şudur:

«Kırk yıllık ömrü arkada bıraktığın zaman, gece-gündüz durmaksızın sâlih amellerde bulun. Çünkü Allâh’a kavuşma zamanın yaklaşmıştır. Sen artık, heyecan ve enerjisini henüz kaybetmemiş bir genç gibi değilsin.»”

[Cenâb-ı Hakkʼa şükürler olsun ki muazzam bir âhiret sermayesi kıymetinde olan yeni bir Ramazân-ı Şerîfʼin arefesindeyiz. Ramazân-ı Şerîf, aynı zamanda, senelik bir muhâsebe vesîlesi ve ömür takvimi üzerinde derin bir tefekkür mevsimidir.

Düşünmeliyiz ki geçen Ramazan ayında hayatta olan nice eş-dost ve akraba, bu Ramazân-ı Şerîf’te berzah âlemindeler. Onların artık bir Ramazân-ı Şerîfʼi daha ihyâ edebilme imkânları kalmadı. Bizim de önümüzdeki senenin Ramazanʼında olup olmayacağımız, bu nîmete tekrar ulaşıp ulaşamayacağımız meçhul!

Rasûlullah r Efendimiz, her namazı “son namazımız” olabileceği şuuruyla kılmamızı tavsiye buyurduğu gibi,[4] biz de idrâk edeceğimiz her Ramazân-ı Şerîfʼi, son Ramazan’ımız olabileceği şuuruyla, büyük bir dikkat, gayret ve teyakkuz içinde değerlendirelim. Bu mânevî hazinenin en küçük bir kırıntısını dahî zâyî etmekten sakınalım. Onun her ânını dolu dolu geçirmeye çalışalım.

Ârif zâtlar, bu mübârek ayın kıymetini ifade sadedinde, şu teşbihte bulunmuşlardır:

“Sene bir ağaçtır. Receb ayı bu ağacın yapraklanma günleridir. Şâban ayı meyvelenme günleridir. Ramazan ayı ise meyvelerinin toplandığı günlerdir.”

Dolayısıyla mânevî bir hasat mevsimi olan Ramazân-ı Şerîfʼte gaflet uykusuna dalmak, mahsulünü vaktinde toplamayı ihmâl edip de dalında çürütmek gibi, büyük bir ziyanlıktır.

Bizler de mânevî fırsatlarla dolu bu mevsimde, âhiret azıklarımız olan ibadet, tâat ve hayırlarımızı artırmaya gayret edelim. Bu meyanda evvelâ:

Tevbe-istiğfâr ile hâlimizi ıslâha yönelelim.

Üzerimizde bir kul hakkı varsa, derhâl ödeyip helâlleşelim.

İlâhî affın coşup taştığı Ramazân-ı Şerîf’in rahmet deryasında yıkanarak, bütün kötü alışkanlıklarımızdan kurtulalım, günah kirlerinden arınalım. Bu gufrân ayından tertemiz çıkmaya gayret edelim.]

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Sen asıl nefsinden kork! O nefs ki senin aleyhine çalışır. Üstelik ölünceye kadar da sahibinden hiç ayrılmaz.

Oysa şeytan bile hiç olmazsa Ramazan ayında insandan ayrılır. Çünkü Ramazanʼda şeytanlara kelepçe vurulur. Fakat buna rağmen Ramazan ayında da devam eden cinayet, hırsızlık ve ahlâksızlık vakʼaları, şeytanın kandırmasından değil, nefsin taşkınlık ve azdırmasından meydana gelmektedir.”

[İnsana dâimâ musallat hâlde bulunan iki büyük düşman vardır. Bunlar ham nefs ve şeytandır. Şeytanlar hiç olmazsa Ramazân-ı Şerîf’te bağlanır ama ham nefs, insanı kötülüğe sevk etmeye devam eder. Bunun için Cenâb-ı Hak Şems Sûresiʼnde yedi defa yemin ettikten sonra:

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا . وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا .

“Nefsini kötülüklerden arındıran (maddî ve mânevî kirlerden temizleyen) mutlaka kurtuluşa ermiş; onu kötülüklere gömen de elbette ziyâna uğramıştır.” (eş-Şems, 9-10) buyurmaktadır.

Yüce Rabbimiz, Kurʼân-ı Kerîmʼde çok mühim bir hakîkate işaret edeceği zaman, bunu yeminle ifade buyurur. Câlib-i dikkattir ki Cenâb-ı Hak, nefis tezkiyesinden başka hiçbir hususta böyle üst üste yedi defa yemin etmemektedir. Bu gerçek, insanın kurtuluşu için nefis tezkiyesinin, yani onu kötülüklerden alıkoyup terbiye etmenin, ne kadar mühim, hattâ elzem olduğunu ifadeye kâfîdir.

Ramazân-ı Şerîf de nefsi tezkiye ve terbiye etmek için müstesnâ bir fırsattır, mânevî bir mekteptir. Ramazan mektebinin bilhassa oruç, teravih, Kurʼân-ı Kerîmʼle ülfet, kimseyle tartışmamak, öfkeyi yenmek, diline hâkim olmak, sabır, tahammül, nezâket; hasetten, gıybetten, gurur ve kibirden sakınmak, muhtaçlara merhamet, şefkat, diğergâmlık, cömertlik gibi takvâ derslerine lâyıkıyla gayret gösterelim ki Rabbimiz nefsimizin tezkiyesini nasîb eylesin.]

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Kendisine tasaddukta bulunduğun yoksul; senin azığını âhirete taşıyan bineğe benzer.”

[Ramazân-ı Şerîf, orucun belli bir süreliğine yaşattığı açlık ve mahrûmiyetle; açların hâlinden, muhtaçların derdinden anlamayı temin eden, gönüllerde merhamet duygularını inkişâf ettiren ve cömertlik fazîletini besleyen bir rahmet ayıdır.

Merhametsizlikle tıkanan kalplerin damarlarını oruç açmaktadır. Zira açın hâlinden aç olan anlar. Nitekim Mısır’da şiddetli kıtlığın hüküm sürdüğü günlerde Hazret-i Yusuf u’a:

“–Siz, devletin hazinelerine hükmeden bir idarecisiniz. Niçin kendinizi aç bırakıyorsunuz?” diye sorduklarında, o Aziz Peygamber şu ibretli cevabı verir:

“–Karnım tok olursa açların hâlinden anlayamam diye korkuyorum!..”

İşte Ramazân-ı Şerîf ikliminin gönüllere verdiği rikkatle, bu ayda fakir-fukarâya şefkat ve merhamet kanatlarını daha cömertçe açmak îcâb eder. Nitekim Peygamber Efendimiz r Ramazân-ı Şerîfʼte esen rüzgârlardan daha cömert olurdu.

Ecdâdımız Osmanlı da Ramazân-ı Şerîf’te âdeta bir teyakkuz hâlinde, merhamet ve infak seferberliğine girerdi. Misli görülmemiş bir edep ve nezâketle toplumdaki muhtaçlara sahip çıkardı.

Varlıklı mü’minler, bakkalları gezip yoksullara ait borç defterinden bir sayfayı açtırır, hesabı öderlerdi. Tıpkı sadaka taşlarında olduğu gibi; veren alanı, alan vereni görmeden ve muhtacın gönlü incitilmeden, hârikulâde bir din kardeşliği yaşanırdı. Yine imkân sahipleri, hapishâneleri dolaşıp borcunu ödeyemediği için hapsedilmiş olanları kurtarırlardı.

Ayrıca fakir-fukarâya ikram edilen iftarların ardından, müstesnâ bir zarâfet timsâli olarak “diş kirâsı” adı altında ilâve bir hediye ile gönüller ihyâ edilirdi. Bu nevî fazîlet tablolarıyla, toplumda muhteşem bir huzur iklimi tesis edilirdi.

Bugün bizler de ecdâdımıza lâyık nesiller olmaya gayret etmeliyiz. Bu mübârek günlerde infak ve ikramda bulunurken muhtaca karşı edep ve nezâkete de bilhassa dikkat etmeliyiz ki amellerimiz boşa çıkmasın. Nitekim âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulmaktadır:

“Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya, işte onların Allah katında mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir.

Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden ezâ gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, hilim sahibidir.

Ey îmân edenler! Allâh’a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek sûretiyle sadakalarınızı boşa çıkarmayın!..” (el-Bakara, 262-264)

Bu âyet-i kerîmelerde hayır ve hasenatta bulunmak teşvik edilmekle birlikte, infakta bulunurken riâyet edilmesi gereken edep kâideleri de açık bir şekilde beyân edilmektedir. Yani kalp kırarak, fakiri küçümseyerek, eziyet vererek ve başa kakarak yapılan bir hayrın, Allah katında hiçbir kıymetinin kalmadığı, açıkça bildirilmektedir.

Bu itibarla, verilen zekât ve sadakalarda edep ve nezâkete riâyet etmek son derece mühimdir. Nitekim Ebû’l-Leys Semerkandî Hazretleri şöyle buyurmaktadır:

“Veren kişi, alana teşekkür edâsı içinde ikram etmelidir. Çünkü alanın nasîbi, dünyevî bir ihtiyacının giderilmesi; verenin nasîbi ise ilâhî rızâ ve âhiretteki sonsuz lûtuflardır. Böyle olunca, veren daha kârlı durumdadır. Onun için muhâtabına teşekkür edâsı içinde ikram etmelidir.”

Diğer taraftan, zekât ve sadakaları verirken şunu da düşünmeliyiz:

“Bu bir kader tablosudur, ben o muhtaç kardeşlerimin yerinde olabilirdim, onlar da benim yerimde olabilirlerdi. Öyle bir durumda onlardan hangi muâmeleyi görmek istersem, ben de onlara o şekilde davranmalıyım.”

İşte bu duygular içinde, muhtaca karşı daha müşfik, daha merhametli ve daha nâzik olmalıyız.

Nitekim merhum pederim Mûsâ Efendi g, birine herhangi bir ikramda bulunacağı zaman, bu işi büyük bir nezâketle îfâ etmeye son derece ehemmiyet gösterirdi. Vereceği meblâğı temiz bir zarfa koyar, üzerine de;

“Muhterem, filân efendi! Hediyemizi kabul ettiğiniz için sizlere teşekkür ederiz…” tarzında, gönül alıcı, zarif ifadeler nakşederek takdim ederdi.

Velhâsıl Ramazân-ı Şerîf’in ibadet hayatını; âdâbına riâyetle tutulan oruçlarla, tâdil-i erkânla kıldıran imamların ardında edâ edilen huşû dolu terâvihlerle, Kurʼân-ı Kerîm hatimleriyle, fitre ve infaklarla en güzel şekilde îfâ etmeye gayret gösterelim. Bu rahmet ayının verdiği merhamet, diğergâmlık, rikkat ve hassâsiyet telkinleriyle de din kardeşlerimizin derdiyle daha çok dertlenelim.

Bilhassa bu mübârek günlerde, binbir çile ve ıztırapla karşı karşıya bulunan, başta Gazzeli, Batı Şerîalı, Doğu Türkistanlı, Sudanlı mazlumlar olmak üzere, bütün muhtaç din kardeşlerimize, ne imkânımız varsa seferber edelim. Ümmetin birlik ve dirliği için Rabbimiz’e kalbî ve fiilî duâlarla bol bol ilticâ edelim.]

Cenâb-ı Hak Ramazân-ı Şerîfʼe tekrar tekrar mülâkî olmayı, onu lâyıkıyla idrâk ve ihyâ edebilmeyi, cümlemize nasip ve müyesser kılsın. Ramazân-ı Şerîfʼin feyz ve rûhâniyeti içinde bir kulluk ömrü yaşayıp son nefeste ebedî bayrama erişebilmeyi, lûtf u keremiyle ihsan ve ikram eylesin.

Âmîn!..

 

[1] Necip Fâzılʼın bir şiirinden.

[2] Buhârî, Teheccüd 16, Terâvih 1; Müslim, Müsâfirîn, 125.

[3] Gazâlî, Mükâşefetüʼl-Kulûb, s. 17.

[4] İbn-i Mâce, Zühd, 15.

PAYLAŞ:                

Osman Nûri Topbaş

1942 yılında İstanbul Erenköy’de doğdu. Babası Mûsâ TOPBAŞ, annesi de H. Fahri KİĞILI’nın kerîmesi Fatma Feride Hanım’dır. İlk eğitimini Erenköy Zihni Paşa İlkokulu’nda tamamladı. İlkokul y

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle