Allah Teâlâ'nın “Ey İman Edenler, iman ediniz!” (Nisâ/4-176) emrini sadece iman tazelemek olarak değil, emaneti, güveni, ictimâî sorumluluğu, hakkaniyet ve hassasiyeti yeniden tesis etmek olarak düşünmek, imanı tahkim eden ve kuvvetlendiren unsurları yeniden kuşanmak olarak ele almak gerekmektedir.
Bilgiye hızlıca erişilebilen bu zamanın en büyük tehlikesi ve imtihanı, maalesef kavramlar ve ıstılahlar üzerinden cereyan etmektedir. Kendilerini bizden gibi gösteren ancak bizim temel inanç ve itikat değerlerimize düşman olanların kullandığı en büyük silah, bizim kavramlarımız olabilmektedir.
Hadisler, mezhepler, Kur'ân ifadeleri ve diğer hususlar, bugün olduğu kadar daha önce dejenere edilmedi ve bugünlerdeki kadar içi maalesef boşaltılmadı. Tarikat, şeriat, tasavvuf, ehl-i sünnet, mezhep, müctehid, vs. gibi kavramları kullanırken günümüz Müslümanı iki defa düşünmekte ve tereddütler içinde kalmakta, kafa karışıklığı yaşamaktadır.
Mesela selef-i sâlihîn, iman esaslarını ve ehl-i sünnet omurgayı layıkıyla yaşayıp bizlere intikal ettirmiş olsa da “Selefiyye-Vehhâbîlik” denilen bir akımın îtikâdî ve fıkhî noktada birçok zaafiyeti ve ihtilafı ümmet içine yerleştirmeye çalıştığı görülmektedir. Halbuki selef-i sâlihîn denildiğinde kastedilen sahâbiler, tâbiîn ve müctehid âlimleridir. Yani bugün kendilerine “selefi-Vehhâbî diyen ideoloji sahiplerinin selef-i sâlihîn ile isim benzerliğinden başka herhangi bir irtibat ve iltisakı bulunmamaktadır.
Bu durum, kendilerine Ehl-i Kur'ân-Kur’âniyyûn deyip kendilerini sanki Kur'ân’ın tüm hükümlerine iman eden bir toplulukmuş göstererek hakikatte Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i devre dışı bırakan kimselerden yahut kendilerine “Kaderiyye” diyerek sanki kadere imanı temel vazifeleriymiş gibi lanse etmelerine rağmen hakikatte kaderi inkâr edenlerden bir farkı bulunmamaktadır.
Sözde selefilik ayetlerin ve hadislerin zahirdeki manalarından hareketle tefekkürden ve muhakemeden uzak tahliller yapmayı, usûl anlayışından ve kavrayışından vareste bir bir yöntemi kabul etmektedir. Ayrıca îtikâdî noktada Müslümanın akidesini bozacak nitelikte kelâmî tartışmalar ve Allah Teâlâ'nın isimleri ve sıfatlarıyla alakalı farklı ictihad ve itikatları benimsemektedir. Daha somut olması ve kafa karışıklığına sebebiyet vermemesi için bunları maddeler halinde ele almak daha isabetli gözükmektedir. Nitekim bugün birçok mecrada nasıl anlaşılacağı ve birbirleriyle münasebetinin nasıl olması gerektiğine bakılmaksızın ayet ve hadislerin bağlamından uzak bir şekilde yorumlanmasını şiar edinen bozuk ideolojilerin başında bu yanlış akım gelmektedir.
- Nassları Anlama Yöntemi ve Mezhepsizlik
Selefîlerin bağlı olduğu en büyük dayanak mezhepsizlik propagandasıdır. Vehhâbî-selefi bir kimse için ehl-i sünnet mezhepleri olan Hanefîlik, Şafiilik, Mâlikîlik veya Hanbelîlik en büyük bidat sebebi sapıklıktır. Halbuki bu mezhepler ümmetin ictihad yapamayan Müslümanlarına nasıl ibadet edeceklerini ve ayetlerin-hadislerin nasıl anlaşılacağını göstermekten başka bir maksat gütmemişlerdir.
Selefilik-Vehhâbîlik bugün, "Mezhepler bidattir, aracıları kaldırıyoruz." söyleminin ardına sığınıp herkesin Kur'an’dan ve hadislerden kendi ictihadlarını kendilerinin yapmasını telkin etmektedir. Bu durum açıkça Kur'ân gerçeği ile örtüşmemektedir. Nitekim Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerim’de “Şayet bilmiyorsanız, bilir kişi olan bilenlerinize mutlaka sorun.” (Nahl/16-128) buyurarak herkesin aynı anda müçtehit ve müftî olamayacağını beyan etmektedir. Bu tehlikeye Muhammed Zâhid el-Kevserî “Mezhepsizlik, dinsizliğe götüren bir köprüdür.” diyerek, Muhammed Saîd Ramazan el-Bûtî ise “Mezhepsizlik, Şeriat-ı İslâmiyye’yi tehdit eden en büyük tehlikedir.” sözleriyle dikkat çekmektedir.
Müteşâbih Ayetler ve Tecsîm-Mücessime (Allah’ı Cisimleştirme) Tehlikesi
Allah Teâlâ yarattığı herhangi bir mahlukuna benzemekten de bir mekâna izafe edilmekten de münezzehtir. İnançta en tehlikeli ayrım da burada bulunmaktadır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “Allah’ın eli", yüzü” veya "arşa istivası" gibi ifadeleri Ehl-i Sünnet (Eş’arî ve Mâturîdîler), kudret, zat, hükümranlık vb. manalarla tevil eder veya "Manasını Allah bilir." diyerek Allah’ı mahluka benzetmeden kaçınır. Selefî/Vehhâbî akım ise bu ayetleri zahiri manasıyla alır ve "Allah’ın eli vardır ama keyfiyetini bilmeyiz." diyerek zihinlerde “gökte oturan, eli ayağı olan bir cisim" tasavvuru (tecsîm) oluştururlar. Bu, tevhid inancını zedeleyen çok ciddi bir sapmadır.
Tevessül, Şefaat ve Tekfir Hastalığı
Selefi akımı en görünür ve radikal yapan husus bu maddedir. Ehl-i Sünnet’e göre, Allah dostlarını vesile ederek dua etmek (tevessül) veya Hz. Peygamber’den (s.a.v) şefaat beklemek, "Yaratma ve etki Allah’tandır, kul sadece vesiledir" bilinciyle yapıldığında meşrudur. Vehhâbîler ise bunu doğrudan "Şirk" kabul eder. Bunun da ötesinde Selefîlere göre kabir ziyaretleri caiz değildir, bidattir ve şirk unsurudur. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.v.) kabir ziyaretlerinde bulunmuş ve nasıl selam verilip dua edileceğini de ümmetine göstermiştir.
Bid'at Kavramına Yaklaşım
İslam'da bir sünneti ihlal ve ihmal etmediği, sünnetin yerine geçmediği müddetçe herhangi bir şey bidat olarak kabul edilmez. Herhangi bir şeyin salt olarak Hz. Peygamber'in (s.a.v.) vefatından sonra ortaya çıkması, onu bidat yapmaz. Ortaya çıkan bu şey sünnet-i seniyyeden herhangi bir şeyin yerine geçiyorsa ve sünneti ihlale götürecek söylemlerde bulunuyorsa bu durumda bidat olarak değerlendirilir.
Müslüman olmalarına rağmen Selefilik gibi ehl-i sünnet akidesine zarar veren ideoloji ve mezheplerle mücadele etmenin, Müslümanların güç kaybına sebebiyet verdiği açıktır. Açıkçası tarihsel süreçte de “Müslümana en büyük zararı, itikat ve itimatları bozuk olduğu için yine Müslümanlar olmuş, birtakım Müslüman gruplar sürekli kendileri gibi düşünmeyen, konuşmayan, giyinmeyen diğer Müslümanlarla mücadele etmeyi en büyük cihat (!) ve ibadet (!) sayabilmiştir.
Halbuki Allah Teâlâ Kur'ân-ı kerimde ittifak ve ictimâî hareketin bereket ve kuvvet olduğunu ifade etmekte, Hz. Peygamber (s.a.v.) cemaatten kopmanın ve münferit hareket etmenin şeytani tuzaklara maruz kalınabileceğini beyan etmektedir. İslam, Müslümanların zaferini madde planında ve sebepler dairesinde bir araya gelmelerine ve birbirleriyle didişip ihtilafa düşerek kuvvetlerini kaybetmemesine bağlamaktadır. Hakkaniyetten ve adaletten ayrılmaya yüz tuttuklarında ise Müslümanları yeniden Müslüman olmaya, müminleri yeniden iman etmeye davet etmektedir. Nitekim adaletin terk edildiği, ilahi emirlerin ikinci plana itildiği bir mecrada ataletin baş göstermesi kaçınılmazdır.
Bu sebeple Allah Teâlâ'nın “Ey İman Edenler, iman ediniz!” (Nisâ/4-176) emrini sadece iman tazelemek olarak değil, emaneti, güveni, ictimâî sorumluluğu, hakkaniyet ve hassasiyeti yeniden tesis etmek olarak düşünmek, imanı tahkim eden ve kuvvetlendiren unsurları yeniden kuşanmak olarak ele almak gerekmektedir. Nitekim imandan çıkmayan bir kimse imana yeniden davet ediliyorsa bu, Müslümanca ve mümince duruşunda ve durumunda irtifa kaybettiği ve kendini konumlandırdığı merkez noktasını ıskalamaya başladığı içindir. Yani îmânî vasıflarını yeniden kuşanması ve görünür hale getirmesi gerekmektedir. Çünkü îtikâd, Allah Teâlâ'nın iman edilmesini emrettiği hususların bütünün ifade eden temel dairedir. İfrat ve tefriti kabul etmeyen yegâne unsurların başında gelmektedir. Bir Müslüman için iman etmek ne kadar önemliyse, iman ettikten sonra akide ve itikadını korumak da en az o kadar önemlidir.


YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!