Marifetullah İnsanın Olmazsa Olmazı

0
Marifetullah İnsanın Olmazsa Olmazı - Ahmet Taşgetiren
- Sayfa : 3

“Marifetullah” bir tasavvuf terimi olarak biliniyor. “Allah bilgisi – Allah’ı bilmek” olarak mânâ verilebilir. Tasavvufta bu, “ledün ilmi, bâtın ilmi, esrar ilmi, hal ilmi, makam ilmi, fenâ-bekā ilmi, mükâşefe ve müşâhede ilmi” gibi ifadelerle birlikte düşünülerek belirli bir seyrü sülukla ulaşılabilecek “özel bir bilgi” mahiyetinde anlaşılmıştır. Sûfîler bunu, “Allah’ın, kalbini İslâm’a açtığı bir kimse Rabbinden bir nur üzere değil mi?” (ez-Zümer 22); “Ey iman edenler! Eğer takvâ üze-rinde olursanız O size bir furkan verir” (el-Enfâl 29) ayetlerindeki “Nur” ve “Furkan” kelimelerinden çıkarmışlardır. Yani “kalb İslam’a açılırsa ona Rabbinden bir nur gelir” ya da “Takva üzere olunursa Allah insana bir furkan verir.” Buradaki “Nur”u ve “furkan”ı anlamak da “Marifetullah”ın muhtevasını anlamak kadar girifttir.
Bu sebeple bütün bu “özel bilgi”lerin mahiyetini ne yeterince kavramak ne de onların gerçekten hangi “özel”liğe sahip olduğunu değerlendirmek kolay değil. Zaten bu bilgilerin gerçeklik testinin de Kur’an ve Rasulullah’tan gelen bilgilerle yapılacağı, yine tasavvuf büyüklerinin ikazları arasında yer alıyor. Bu konuda Diyanet İslam Ansiklopedisi’nde “Marifet” maddesini yazan Prof. Dr. Süleyman Uludağ Hoca şunları kaydediyor:
“Sûfîlerin, doğrudan Allah tarafından bahşedilen mârifetin nakil ve akıl yoluyla edinilen dinî bilgilerden daha üstün olduğunu söylemeleri bu bilgilerin önemsenmediği şeklinde anlaşılmaya müsaittir. Bunun farkında olan sûfîler mârifetin nakil ve akıl yoluyla elde edilen bilgileri geçersiz kılmadığını ve onların değerini azaltmadığını ifade etmiş, aksine mârifetin sağlıklı ve geçerli olması için Kur’an’a ve hadise aykırı düşmemesini şart koşmuşlardır. Zünnûn el-Mısrî mârifet nurunun takvâ nurunu söndürmemesi, zâhirî ilme aykırı düşen bâtınî bir ilimden söz edilmemesi ve ilâhî lutufların Allah’ın mahremiyet perdelerini yırtmaya sebep olmaması gerektiğini söylemiştir. Ebû Saîd el-Harrâz, zâhirî ve şer‘î hükümlere aykırı düşen bütün bâtınî bilgileri ilke olarak geçersiz saymış, Ebû Süleyman ed-Dârânî mârifetin sağlıklı olduğuna Kur’an ve hadisin şahitlik etmesini şart koşmuş, Cüneyd-i Bağdâdî sadece Kur’an ve Sünnet çerçevesindeki mârifetin geçerli olduğunu vurgulamıştır. (Kuşeyrî, s. 86, 107, 129, 608)
Ancak özel bir bilgiye ulaşılsın ulaşılmasın, insanın yaratılıştan bu yana en temel meselesinin “Allah’ı bilmek” olduğu muhakkaktır. Belki insan, öncelikle zihnini bir burgu gibi zonklatan “Nereden geldim, nereye gidiyorum?” sorusu ile kendi kendisini anlamlandırmaya çalışmış, oradan “Yaradan”a ulaşmış, ondan sonrası da “Yaradan”ın anlaşılması çabasına dönüşmüştür.
“Men arafe nefsehu fekad arafe Rabbeh – Kendini bilen rabbini bilir” ‘le başlayan insanın zihni çabası, belki de Kur’an’ın bildirdiği “Vema kaderullahe hakka kadrih – Allah’ı hakkıyla bilemediler, takdir edemediler” (Hacc, 74) noktasına ulaşmıştır.
Allah’ın kitapları gelmiş insanoğluna...
Bütün kitaplar ve tabii son Kitap Kur’an-ı Kerim, insana Allah’ı anlatır. Yani Yaradan’ı ve O’nunla hukukunu.
İnsan nasıl bir insan olmalı ki, Yaradan’ın yaratmasına layık olabilsin.
Belli ki Allah’ı hakkıyla takdir etmek mümkün değil. Ama bir şekilde anlamak lazım çünkü O’nunla bir hukukumuz var. Her şeyden önce varolma hukuku... Belki sadece onu, yani varolma hukukunu anlasak, bu bile O’nun bizimle nasıl bir varlık – yokluk boyutunda ilişkisi olduğunu düşünüp, ona göre bir insan olacağız.
Ama marifetullah kolay değil.
Belki onun için tasavvufun dediği gibi kalbi, marifetullaha vasıl olacak bir kıvam istikametinde yoğurmak gerekiyor. Belki o kıvamlarda insan ilmi ledün niteliğinde farklı bilgilere, duyuş ve uyanışlara da mazhar olabilir. Mesela Abdullah b. Mes’ûd (radıyallâhu anh)’dan rivayet edilen “Biz Rasûlullâh terbiyesinde öyle bir hâle gelmiştik ki, boğazımızdan geçen lokmaların tesbihlerini duyardık...” şeklindeki bilgi çok enteresan bir bilgi değil mi?
Ama şunu söylemek gerekiyor:
İster ledünni ister başka türlü, insanın “Rabbini tanıma” noktasında mesafe kaydetmesi lâzım. Müslümanlık kıvamı da bununla ilgili. Rabbimizi ne kadar tanırsak o kadar O’nunla hukukumuzu sıhhatli hale getiririz.
Mesela “Ben cin ve insan neslini ancak bana kulluk etsin diye yarattım” diyen bir Varlık var, yani bir kere yaratıldığımızı bize bildiren ve bütün yaratılış gayemizi “Kendi Zatına kulluk” çerçevesine oturtan bir Varlık... Ve yani “O Varlığa kulluk etmediğinizde varlığınızın anlamsız hale geleceği” bir durum söz konusu... O Varlığı nasıl anlamak istemeyebilirsiniz ki?
O (celle celalüh)’nu bilmelisiniz. Tanımalısınız. Ve O’nunla hukukunuzu anlamalısınız.
O da yarattıktan sonra insanın bu ihtiyacını karşılıksız bırakmıyor.
İlk insana da bu bilgi veriliyor, son gelecek insana da...
Kur’an mahza, sırf Allah’ı tanıtmak için gelmiştir dense yeridir.
Çünkü insanın yeryüzü macerası Allah Teala ile ilişkisi etrafında döner durur.
O’nu tanımak ya da tanımamak... İşte bütün mesele. İnsan olmak ya da olmamak gibi bir şey.
Ancak “Allah’ı bilmek” denildiğinde de onun bir sınırı var, insanoğlu bunu da itiraf ediyor sonunda. Kafa yorulmamış mı, evet çok, çok yorulmuş. “Allah’ın zatını kavramak”, yani “Nedir O, nasıl bir varlıktır?” sorusu derin bir bilgisizliğin girdabı ile karşılaşmış.
Hatta “marifetullah” noktasında ilmi ledün kapılarının açılabileceği kanaatini belirten tasavvuf büyükleri bile bu sınıra dikkat çekmişler. Tasavvuf büyüklerinin bu konuda vardıkları sonucun “Mârifet Hakk’ın bilinmeyeceğini bilmektir” olduğunu kaydeden Prof. Dr. Süleyman Uludağ Hoca’nın tespitleri de şöyle:
“Tasavvufî anlamıyla ilk defa mârifetten bahseden Zünnûn el-Mısrî’ye göre esasen Allah’ı tam olarak bilmek ve tanımak mümkün değildir. Bu sebeple Allah’ın zâtı hakkında tefekküre dalmak cehalettir. Mârifetin hakikati de hayretten ibarettir (Câmî, s. 29). Bâyezîd-i Bistâmî de Allah’ın zâtı hakkındaki mârifet iddiasını cehalet olarak nitelemiş ve, “Mârifetin hakikatine dair olan bilgi de hayrettir” demiştir (Sülemî, s. 74). Böylece Allah’ı tanımayı gaye edinen sûfîler en sonunda insan oğlunun O’nu tanımaktan âciz olduğu kanaatine varmışlardır. Ebû Saîd el-A‘râbî, Allah hakkındaki mârifetin insanın bu konuda bilgisizliğini itiraf etmesinden ibaret olduğunu söylemiş, Sehl b. Abdullah et-Tüsterî de, “Mârifet insanın Hak konusunda câhil olduğunu bilmesidir” demiştir (a.g.e., s. 230, 428). Mutasavvıflar Hz. Ebû Bekir’e atfettikleri, “Allah hakkında mârifet sahibi olmanın biricik yolu insanın O’nun hakkında mârifet sahibi olmaktan âciz olduğunu idrak etmesidir” sözünü (Serrâc, s. 57) bu konudaki düşüncelerinin temeli haline getirmişlerdir. Cüneyd-i Bağdâdî bu hususu, “Allah’tan başka Allah’ı tanıyan yoktur” cümlesiyle ifade etmiştir. Mutasavvıflar, “Onlar Allah’ı takdir edemediler” meâlindeki âyeti (el-En‘âm 6/91), “O’nu tam olarak tanıyamadılar” şeklinde anlamışlardır.”
Bu durumda insan, bir yandan “Beni yaratanın benden ne istediğini anlamalıyım, kendimi anlamlı kılmak için buna ihtiyacım var, onun için O’nu bilmeliyim” duygusunu yaşamış, bir yandan da “O’nu anlamanın sınırı var, çünkü, Ziya Paşa’nın mısraları ile ‘İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez. Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.” demiştir.
Mesela “O’nun azameti”nin mahiyetini kavramak belki imkansızlığa kanat açmaktır ama azametini (yüceliğini) bilmek insani misyonumuzun gerekliliği içindedir. Yani “O yücedir işte! Her şey O’nun yüceliğini gösteriyor işte. O yüceliği idrak ederek insan olmayım ben” demek.
İşte Kerim Kitabımız Kur’an bize Allahımız ile ilgili bu bilgiyi verip duruyor.
Bize düşen bu istikamette derinleşmek.
Günde 40 defa Fatiha okuyoruz mesela. 40 defa “Rabbül alemin” diyoruz. “Rahman”, “Rahim”, “Din gününün maliki” diyoruz.
Alemleri düşün, Rabbi düşün ve o alemlerin Rabbinin seninle ilişkisini düşün.
Rahman’ı düşün, Rahim’i düşün ve günde 40 kere Allah’ın sana bu sıfatları hatırlatmasındaki hikmeti düşün.
Sonra “Malik-i yevmiddin”e gel. Din gününü düşün, oraya gideceğini düşün, oradaki kendi halini düşün ve oranın mutlak hakiminin Allah olduğunu düşün. Orada “Hükmün Allah’a ait” olduğunu düşün. Orada “İkra kitabek” denileceğini düşün. Orada yüzünün kara çıkmamasını düşün. Orada birilerinin “Keşke toprak olaydım da bu vaziyete düşmeyeydim” diyeceklerini düşün...
Sonra yine gel Fatiha’ya... Kulluk edilecek olanın ancak O olduğunu, yardımın ancak O’ndan isteneceğini, hidayet için O’na dua edileceğini düşün. Düşün!
İşte Kur’an’da, O’nun elçisinin mesajlarında önüne konmuş olan Allah’ın 99 ismi şerifi... “Allahü Teâlânın Esmâ-i hüsnâsı vardır. O hâlde O’na bunlarla duâ edin. O’na yönelin O’na başvurun, O’ndan isteyin. ” (A’râf sûresi: 180)
Allah, Er-Rahmân, Er-Rahîm, El-Melik, El-Kuddûs, Es-Selâm, El-Mü’min, El-Müheymin, El-Azîz, El-Cebbâr, El Mütekebbir, El-Hâlık, El-Bârî, El-Musavvir, El-Gaffâr, El-Kahhâr, El-Vehhâb, Er-R ezzâk, El-Fettâh, El-Alîm, El-Kâbid, El-Bâsit, El-Hâfıd, Er-Râfi’, El-Muizz, El-Müzill, Es-Semî’, El-Basîr, El-Hakem, El-Adl, El-Latîf, El-Habîr, El-Halîm, El-Azîm, El-Gafûr, Eş- Şekûr, El-Aliyy, El-Kebîr, El-Hafîz, El-Mukît, El-Hasîb, El-Celîl, El-Kerîm, Er-Rakîb, El-Mucîb, El-Vâsi’, El-Hakîm, El-Vedûd, El-Mecîd, El-Bâis, Eş-Şehîd, El-Hakk, El-Vekîl, El-Kaviyy, El-Metîn, El-Veliy, El-Hamîd, El-Muhsî, El-Mübdî, El-Muîd, El-Muhyî, El-Mümît, El-Hayy, El-Kayyûm, El-Vâcid, El-Mâcid, El-Vâhid, (El-Ahad), Es-Samed, El-Kadîr, El-Muktedir, El-Mukaddim, El-Muahhir, El-Evvel, El-Âhir, Ez-Zâhir, El-Bâtın, El-Vâlî, El-Müteâlî, El-Berr, Et-Tevvâb, El-Müntekıym, El-Afüvv, Er-Raûf, Mâlikü’l-Mülk, Zül-Celâli ve’l-İkrâm, El-Muksit, El-Câmi’, El-Ganiyy, El-Muğnî, El-Mâni’, Ed-Dârr, En-Nâfi’, En-Nûr, El-Hâdî, El-Bedî’, El-Bâkî, El-Vâris, Er-Reşîd, Es-Sabûr (celle celâlüh).
Tek tek... Düşün. Tek tek içinde hisset, tek tek hayatına taşı.
Rahim O.
Rahmetini düşün.
Rahman O.
Rahman oluşun kapsamına kafa yor.
Cebbar O.
Nerede, ne zaman, sana bana dokunan kısmı ne?
Müntekıym O.
Kimlere karşı, acaba ben onun içinde var mıyım?
O’nun Semi olduğunu, fısıltılarını işiteceğini, Basir olduğunu, karanlıklar içinde yapıp edileni göreceğini düşün. Vedud O. Çok seven, sevgi dolu. Annelerimizin evlatlarına sevgisi O’nun sevgi deryasından bir damla. Ya O, o sevgiyi vermeseydi de annelerimiz doğurduklarını sokağa atsalardı. Hatta doğurmasalardı... İnsanoğlu olur muydu? Gaffar o, elimiz yüzümüz günahlarla kirlendiğinde, kalbimiz günahlarla boğulacak hale geldiğinde bir Kapı var orda, elini açıp “Affet, Senin hukukunu çiğnedim Rabbim” diyebileceğin.
Elhasıl “Ve hüve meaküm eyne ma küntüm - Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.”
Bu da marifetullah’a dair.
Ve ihsan kıvamı. Allah’ı görüyormuş gibi kulluk etmek, biz O’nu görmüyorsak da O’nun bizi gördüğünü bilerek...
Çok girift değil. Çok çok havassa ait bir konu değil. El aç karşında olduğunu bil. Her adımının O’na ayan olduğunu bil. Her nefesini O’ndan bil. Görmeni, işitmeni, doğmanı, ölmeni O’ndan bil. Sonunda O’nun huzuruna gideceğini bil. Davanın, orada yüzü ak çıkanlardan olmak olduğunu bil.
Görelim ki şu garip halimizle bilinecek ne çok şey var, belki ilmi ledünün ilk basamakları da bunlar, kimbilir.

 

Yorum Yazın

Facebook