KUR’AN-I KERİM’DE DERİNLEŞMENİN BİR ÖLÇÜSÜ: NEFİS TEZKİYESİ

0
KUR’AN-I KERİM’DE DERİNLEŞMENİN BİR ÖLÇÜSÜ: NEFİS TEZKİYESİ
KUR’AN-I KERİM’DE DERİNLEŞMENİN BİR ÖLÇÜSÜ: NEFİS TEZKİYESİ - Duran Ekizer
Sayı : - Ocak 2015

İnsan, kâinatta akıl ve şuur melekesine sahip yegâne varlıktır. Bu özelliği dolayısıyla kendisinin dışındaki diğer varlıkların aksine, ilahi hakikatleri akıl ve şuur melekesi ile kavrayabilmektedir. Diğer bir ifade ile ilahi kelama muhatap olan bir varlıktır. Bu hitabın sahibi yüce Allah, kendi hitabını “vahiy” olarak isimlendirmektedir. Vahiy, ulema tarafından metlüvv ve ğayri metluvv olarak ikiye ayrılmaktadır. Ve hemen hemen bütün ulema, Kuran’ı Kerim’in manalarının muhatap tarafından açık ve net bir şekilde anlaşılabileceği noktasında ittifak etmişlerdir. Bunun için kadim ulemamız, Arap Dilinin en iyi şekilde öğrenilmesi için başta Sarf ve Nahiv olmak üzere çeşitli ilimler vaz etmişler, Kuran’ın edebi veçhesinin ve ifade üslubunun daha iyi anlaşılması için Beyan, Bedii ve Meani ilimlerini içeren Belağat İlmi’nin esaslarını belirlemişler ve bahsedilen bu ilimlerle alakalı yüzlerce eser telif etmişlerdir. Ve kendilerinden sonra gelen nesiller için sadakayı cariye olmak üzere bir ilmî miras bırakmışlardır. Bunun en güzel örneği, özellikle ecdadımızın medrese geleneği içerisinde okutulan Arapça ilimleri ve kitaplarıdır. Ulema bununla da kalmamış Kuranı Kerim’deki manaların daha iyi anlaşılabilmesi için birçok tefsir kitapları telif etmiştir. Bu eserler sayesinde Kuranı Kerim’deki manalar derinlemesine incelenmiş ve insanların bu mucize kitaptan daha iyi istifade etmesi amaçlanmıştır.

Burada asıl üzerinde durulması gereken husus, sadece anlama derecesinde Kuranı Kerim’le iletişim kurmanın yetersiz olmasıdır. Vahiy esas itibari ile Rasulullah’ın kalbine ilka edilen ve onun mübarek fem-i muhsininden hiç bozulmadan dökülen Sözlü bir malzemedir. Yani vahiy kitap olarak inmemiştir. Rasulullah’ın ayetleri vahiy katiplerine yazdırması, sadece vahyi muhafaza altına almak ve onu önceki kitapların başına gelen tahriften muhafaza etmek gayesi iledir. Kuran bazen ayet ayet, bazen de sure halinde inerken; başta Rasulullah’ın ve ardından sahabe-i kiramın amacı, o ayetleri hayata geçirmek ve ilahi buyruk istikametinde tavır almak idi. Yoksa entelektüel tartışmalara malzeme yapmak değildi. Zira ayetleri anlamak asr-ı saadette zor bir durum değildi. Kur’an, zaten onların anlayacağı bir dille iniyor ve bizzat Kur’an’ı Kerim, kendisinin açık bir Arapça lisanı ile tenzil olunduğunu ifade ediyordu. Buradaki temel husus, lafzın mucize olmasıyla birlikte ayetlerin ifade etmek istediği mananın kişinin iç dünyasında tam bir teslimiyet ve iman ile makes bulması ve Kuranın hedeflediği bir hayat çerçevesi oluşturması idi. Zaten o dönemde olan şey de, tam olarak buydu. Bu yüzden müşrikler Kur’an’ın inişine ve Rasulullah’ın risaletine düşmanca bir tavır sergiliyorlardı. Çünkü bu sistem-yani İslam- her şeyi Allah-u Teala’nın belirlediği ve hem madde ve hem de mana buudlarının her alanını kapsayan bir nizam ortaya koyuyordu. Bu temelde, tek bir mücadelenin resmiydi: hak ile batıl arasındaki kadim ve kıyamet sabahına kadar sürecek bir savaş.

Burada insanın karşısına hududları belli ve yönü tayin edilmiş iki yol sunulmaktaydı. Bu iki yol, atamız Hz. Adem’den son Peygamber Hz. Muhammed’e kadar peygamberler vasıtası ile bizlere kadar ulaşan ve bizden de kıyametin kopacağı ana kadar süregidecek olan Hak ile onun karşısında temelde Allah’ın otoritesine karşı çıkan ve Rabbine başkaldıran, onun yerine kendi madde temelli sistemini ikame etmeye çalışan ve liderliğini her çağda farklı unsurların üstlendiği -ki Kuranda bu unsurlara genel manada şeytan ve onun çoğulu şeyatin denmekte ve bunların hem insanlardan ve hem de cinlerden müteşekkil olduğu ifade edilmektedir- Batıl zihniyet.

Bu iki yol arasında hakkı tercih eden kişiye artık tek bir iş düşmektedir. O da Kur’an ve Sünnetin ışığında hayatını geçirmek. Bunu yaparken de devamlı bir bilinç ve şuur halinde olmak. İşte bu şuurun elde edilmesindeki en önemli metod, vahiyle ilişkiyi her daim canlı tutmaktır. Manaları kendi iç dünyasında anlamlandırmak ve ayetlerin ifadelerindeki manaları derinlemesine hissetmek. Kritik soru şu: Peki bu nasıl olacak?

Cevap yine kitabın ve o kitabın hayata geçirilmiş, ete kemiğe bürünmüş müşahhas örneği olan sünnetin içinde yer almakta. Örneğin Kur’an’a genel olarak bakıldığında yüzlerce ayet bize çeşitli fiillerle (teakkül, tefekkür, tezekkür, tedebbür, zikr, tefakkuh vb.) düşünmeyi emretmektedir. Bu ayetlerde genellikle bir hakikatten bahsedilir ve ayetin sonunda “düşünmez misiniz, akletmez misiniz” gibi sonuç cümlesi bulunur. Buradaki fiillerin hemen hemen hepsi geniş zaman kipi ile gelir. Bu da, düşünme işinin devamlı olması gerektiğini ifade eder. Düşünme eleştirmeye götürür. Tasavvufun nefsi levvame dediği şeydir aslında bu. Kendini test etme, kritik etme, hayatını sorgulama hep bu ameliyenin sonucudur. Bu özellik insanda devamlı bir hal alınca kişinin bir sıfatı haline gelir. Ve bu işi yapan nefse Allah yemin ederek onu şereflendir: “And olsun kıyamet gününe, and olsun nefsi levvameye (kendini eleştirip yaptığı kötülüklerin farkına varıp kendini kınayan nefse)”1 Levm yani kınama devam ettikçe ruh safaya ermeye başlar, yani ğıllü ğîş’ten, her türlü çamur ve pislikten arınmaya başlar. Artık kurtuluş yolunda sabit kadem olma haline gelme yolunda devam eder. Tasavvufta nefis tezkiyesi denilen muhteşem ruhi tecrübe hayatı dizayn eder. Artık felah kapısı aralanmaya başlamıştır. Güneş ışığının gecenin zulmetini yarıp kendine bir yol bulması gibi, tezkiye de nefsin fücur karanlıklarının içinden bir yol bulmaya başlamıştır artık. İşte ayette bahsedilen şey aslında budur: “Nefsini tezkiye eden felaha ermiştir.”2

Tezkiye tasfiye ile birleşince maddi ve manevi olarak tekamül başlar. Tekamül ayetleri hayata geçirmede tavizsiz olma ve hiç zorlanmadan her türlü ibadeti yerine getirme şeklinde tezahür eder. Ayette infak edin emrini okuyunca hiç düşünmeden infak eder. Hadislerdeki teheccüd tavsiyesini tereddüdsüz yerine getirir. Ancak nefsin içindeki fücur merkezi devamlı faaliyettedir. Ama kişi, bu merkezi zayıflattığı için kendi kendine hâkim olmuştur artık. İlerledikçe bu yolda düşman da büyümeye başlar. Şeytanlar da kavileşir gitgide. Sonra nefsin terakkisi artar ve artık levvâmeden mülhimeye geçer. Mülhime yani doğruyu ya da yanlışı ilham eden nefis. Burada kişi karşılaştığı olaylar karşısında iç dünyasında ilham edilen bir vasıf ile meseleleri değerlendirmeye başlar. Daha veciz bir ifade ile “dünyanın gözü ile İslam’a bakmayıp İslam’ın gözü ile dünyaya bakmaya” başlar.3 Hayatı anlama ve algılama biçimleri yani hayatı okuma biçimi, artık Allah’ın gör dediği yerden olmaktadır. Bu halin sürmesi için gerekli olan şey yine tezkiyedir. Zira zulümat, yani karanlıklar, dış dünyada olduğu gibi nefiste de varlığını sürdürmektedir.

Tezkiye devam ettikçe artık mutmainne makamına erer insan. Artık insanı kamil olma yolu daha bir zorlaşmaktadır. Burada şöyle bir istifham tevehhüm edilmemelidir: Nefsi tezkiyede başvurulan yöntemlerin en başında gelen zikir vs. unsurlar kişide alışkanlık halini alabilir mi? Dolayısı ile artık tezkiye sıradan bir vakayı adiye olabilir mi? Buna verilebilecek cevap; “hayır” olacaktır. Zira hadisi şerif’te de belirtildiği gibi nefisle cihat “büyük bir cihat”tır. Cihat dünya hayatının sonuna kadar devam edecek ve şeytanlar bizim durumumuza göre taktikleri değiştirecek ve çeşitli yollara tevessül edeceklerdir. Mesela bu aşamada artık başlangıçta karşılaşılan şehvet, dünya malına tamah gibi yolların yerini, ibadeti ile övünme, başkasını küçük görme, kendini beğenme gibi daha derin ve karmaşık ve iç âlemin merkezi ile alakalı imtihanlarla karşılaşılmaktadır. Bunun en güzel misali Bilal Habeşi hazretlerini (r.a) annesinden ötürü ayıplayan Ebu Zerr hazretlerinin (r.a.) durumu gibidir. Ama daha sonra Ebu Zerr (r.a.) hatasını anlayıp Bilali Habeşi (r.a.) dan af dilemiş ve o da onu affetmiştir. İşte Ebu Zerr (r.a.)ı hatasından döndüren şey, nefsini tezkiye sürecine devam etmesi ve kendisini eleştirip hakkı hemen kabul etme basiretidir.

Bundan sonra kişi tezkiyeye devam ederek Raziye makamına erer ve bu makamı ile artık Allahu Teâla’dan gelen her şeyde ilahi bir tecelli arar. “Kahrın da hoş, lütfun da hoş” diyerek Rabbinden gelen her şeye razı olur. Artık Rabbi ile ilişkisi daha bir derindir.

Daha sonra mardiyye makamı gelir ki artık insanı kamil makamına doğru son basamağa çıkar insan. Mardiyye yani razı olunan nefistir artık. İslam o kişinin hayatında tam manası ile aksini (yanksını) bulur. Her şeyiyle örnek olur kişi. Artık hadisteki ifadesi ile Allah bu kişinin gören gözü, işiten kulağı olur.4 Tıpkı sahabede olduğu gibi. Artık göklerdeki yıldızlar gibidir bu kutlu topluluk, hangisine uyulursa hidayete götürücü birer numune-i imtisal olunur. (radıyellahu anhum ecmain)

Son söz olarak sünneti nebeviye ittiba sadedinde şu dua ile bitirmek istiyoruz: “Ya Rabbi! Bizleri nefsini tezkiye yolundan ayrılmayan kullarından eyle. Bizleri nefsimizin tuzaklarına düşmeyen salihlerden eyle!” Amin.

Dipnotlar: 1) Kıyamet suresi, 1-2. 2) Şems Suresi, 9. 3) Bu konuda özellikle Rasim Özdenören’in “Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler” adlı eserindeki “Çağın gözüyle İslam’a mı bakmalı, İslam’ın gözüyle çağa mı?” kısmının okunmasını tavsiye ederiz. S. 66. 4) Buhari, Rikak, 38.

Yorum Yazın

Facebook