Hediye...

0
Sayı: Kasım 2002

Derler ki, bir adam O’nu rüyasında görmek istiyor, her gece yatmadan önce bu dileğinin gerçekleşmesi için dua ediyormuş. Haftalarca sürmüş bu duası adamın. Ancak bir sonuç alamamış âşık. Acaba duada bir noksanım mı var, diyerek zamanın bilgelerinden birine müracat etmiş. Bilge, adamı dinledikten sonra: “ Bu gece” demiş; “yatmadan önce iyice tuzlanmış iki kilo balık ye, yat; sabah gel görüşelim.”

Adam bilgenin dediğini yapmış ve yatmış. Umuyormuş ki artık bu gece rüyasında O’nu görecek. Ama o başka bir rüya görmüş: Önce, dibindeki beyaz çakıltaşların, büyüklü küçüklü balıkların göründüğü tertemiz, şırıl şırıl akan buz gibi bir dereye atlamış; hem yıkanmış vücudunu seritletmiş orada hem de doya doya içmiş sudan. Bu yetmemiş, sonra derenin yanı başında kendi halinde mütevazı akan pınara dayamış ağzını. Bir içmiş bir oh demiş; bir içmiş bir oh daha çekmiş. Ve ağzını şapırdata şapırdata uyanmış.. Allah, Allah demiş; ben ne niyetle yattım, nasıl uyandım. Koşmuş bilgeye. Gördüklerini (yaşadıklarını) bir bir anlatmış. Ve sonra bütün vücuduyla kulak olmuş, bilgenin ağzına, ağzından çıkacak sözlere.

Bilge :” İşte şimdi oldu, demiş. Bak, suyun aşkı ciğerlerini, ağzını, damağını kebap eyleyince gece boyunca nasıl koştun ırmağa, pınara ? İşte kalbin de öyle kebap olmalı O’nu görmek için. Eğer böyle olursa; suyu bulduğun gibi O’nu da rüyanda görürsün, haydi uğurlar olsun.

“Bir şeyi seviyorsam; sen onu sevdiğin için seviyorum“ demek istiyor. Bu, o günlerde çok hamasi, hamasi olduğu için sıradanlaşmış bir sözdü.. Gene de kendisi ile başbaşa kaldığı zamanlar - inanın bana böyle zamanları çok az onun - bu aşınmış sözü bile dili sürçmeden, kalbi acımadan, kasılmadan söyleyemiyor. Bir yalan, bir iki yüzlülük var bunda, diyor. İçine, kalbine, damarlarındaki kanın deveranına baktığında hiç de bu sözdeki gibi olmadığını düşünüyor.

Hep O’nun en zorlu günlerini düşünüyor. Sanki âsân, gönlüne göre yaşadığı, işlerinin beklediği gibi sonuçlandığı günleri varmış gibi. O’nu aklına her getirişinde, O’nun yanında, özellikle gözlerinden  hiç ayrılmayan bir şeyi görüyor : Hüznü.

Gülümsediğinde - en çok hayret ettiği yer burası - daha bir belirginlik kazanıyor bu hüzün. İri, siyah gözlerinin karasından çıkıyor, beyaz kısımlarına doğru yayılıyor, oraları da kendine benzetiyor bu hüzün. Zaten uzun sürmüyor O’nun tebessümü. Dünyada “hüzün yılı”nı O’ndan başka yaşayan, yaşadığı hüznü yıla ad olarak takan başka biri mi var ? Başlangıç, bitişi içine aldığından, onunla kol kola gezdiğinden olacak; O’nun tebessümü çevresindekilere sürurdan ziyade hüzün yayıyor.

Ne yapsam, ne söylesem de O’nu tebessüm ettirebilsem ? Cevabını bulamadığı en büyük sorusu ve sorunu bu.

Halini arz edeceği en yakınları reddetmişlerse bir kişiyi; derde ortak olacak biri kalmış mıdır ? O’nu üzmek isteyenlere bir koz, bir eğlence vasıtası verebilirdi acısını yüzüne, gözüne ve sözüne yansıtsa.

Bitmek bilmeyen bir azmi, hiç reddedilmemiş ve reddedilmeyecekmiş gibi ışıldayan bir umudu kovalaması hep bundan.

İşte böyle bir günde O’nun yanında olmak istiyor ve böyle görmek istiyor rüyasında.

Düşünüyor ki, O, şimdi bir ağaç gölgesindedir. Güneşin ışıkları ağacın yaprakları arasından geçerek O’nun terlemiş vücudunu ve esvabını kurutmak için can atmakta; bir taraftan da gözüne girip onları kamaştırmaktan, tenine zarar vermekten titremektedir. Ayakları çakıldan, dikenden parça parça olmuşsa da O bunların acısını duymamakta; ellerini, kendisini gönderene açmış, çocukları beni kovmakta kullanan şu muhannitlerin kalplerine itminan ver, diye yalvarmaktadır. O’nun dileği sadece dilden çıkmaz; dili kalbine tabi olan biri varsa sadece O’dur. Şimdi O mazlumdur, kalbi kırık, gözü yaşlıdır O’nun. Ağzından çıkacak her söz meleklerin kanatları üstünde hemen arş-ı âlâya çıkacak ve gerçekleşmiş iş olarak O’na dönecektir, O’nu sevindirecektir.

İşte tam bu sırada O’nun yanında bitivermekti düşü. Aç, susuz, korumasız ve yorgun. Ve sıcak bir temmuz günü, öğle sonrası. Birden O’nun yanında, haberlerin kesildiği, Fetret dönemi umutsuzluğunun zaman zaman kendini yokladığı bir sırada, Cibril’in gelişi, “Rabbin seni terk etmedi” deyişi gibi arz-ı vücut ediveriyor; elinde bir toprak tava yoğurtla. Biraz önce buzdolabından çıkmış, güveç tava içindeki yoğurdun üzerine hafifçe tuz eklemiş, bir kaşık koymuş yanına. Öbür elinde, rüyasında gördüğü o Madran Pınarı’ndan doldurulmuş, domur domur terlemiş bir desti olaraktan.

- Nedir bu, diye soruyor tava içindeki yoğurdu göstererek.

- Yoğurt efendim, diyor. Türk işi. Siz sütü seversiniz. Bu da sütten yapılmıştır. Anam yaptı sizin için.

Bismillah, deyip bir kaşık alıyor yoğurttan. Bu lokma ağzında bir serin rüzgara dönüşerek yayılıyor ve bütün vücuduna dağılıyor. Bir kaşık, bir kaşık daha...

Gözlerinin içi gülüyor; o zaman kendisi de gülüyor ve kendini gülüşüyle birlikte O’nun göz aynasında görüyor. Umutsuzluğun yerinde yeller esiyor o zaman.

 Gülerek, hüzünden o anda sıyrılmış göz ve söz, birleşip bakıyorlar birbirlerine :

-Allah razı olsun senden, diyor ve ekliyor :

- Annene selam böyle benden.

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook