Ortadoğu’da Azrail Operasyonu

0
Sayı: Ağustos 2010

Arap dünyasının iki ağır topu olan Mısır ve Suudi Arabistan’ın liderleri ilerleyen yaşları nedeniyle iktidarı bırakmaya hazırlanırken, Batı dünyası ortaya çıkan değişim umudundan bir hayli endişeli…

Mısır’ı 1981’den bu yana demir yumrukla yöneten 82 yaşındaki Hüsnü Mübarek’in ağır hasta olduğu biliniyor. ABD ile İsrail’in bölgedeki politikalarının devamı açısından kritik önem taşıyan Mübarek’in, 12-18 aylık ömrünün kaldığı, Eylül 2011’deki başkanlık seçimini göremeyeceği ifade ediliyor…

En zengin Arap ülkesi Suudi Arabistan’ın tahtına beş yıl önce oturan, fakat ipleri daha uzun zamandır elinde tutan Kral Abdullah da 86 yaşına merdiven dayamış bulunuyor.

Batı dünyası için oldukça büyük öneme sahip iki ülkenin liderlerinin sağlık haberleri gerek Amerikan basınında gerekse İsrail basınında geniş yer buluyor.

Batı dünyasında şimdiden ileriye yönelik endişeler dile getiriliyor. Ortadoğu’nun, Batı müttefiki iki önemli ülkesindeki muhtemel rejim değişikliklerinin neden olacağı sonuçlar üzerine derin tartışmalar yapılıyor.

Özellikle Mısır’da yaşanacak muhtemel bir rejim değişikliğinin ABD’yi bir hayli kaygılandırdığı ifade ediliyor. Washington kendi hesabına kaygılanmakta haksız sayılmaz. Çünkü Amerikan yönetimleri, Mısır’ı kontrol altında tutabilmek için şimdiye kadar 100 milyar dolara yakın para harcamış. Bu, sadece ABD’nin cebinden çıkan rakam. Avrupa ülkeleri de bu uğurda hatırı sayılır mali yardımlarda bulunmuş Hüsnü Mübarek yönetimini ayakta tutabilmek adına. Mübarek rejimini ayakta tutmanın getirisi mi? Tüm Ortadoğu’yu hareketlendiren İslami oluşumların zapturapt altına alınması, İsrail için risk oluşturacak oluşumların ve politikaların bertaraf edilmesi gibi gerekçeleri sıralamak mümkün. Mübarek yönetiminin gidiş sinyali vermesinin ardından tüm güvenceler ciddi anlamda riske girecek.

Suudi Arabistan için ise tam aksi bir durum söz konusu. İktidarını korumak için Hüsnü Mübarek yönetimine çok ciddi mali destek verilirken, Suudi Arabistan ile daha farklı bir müttefiklik ilişkisi yürütüldü. Mısır yönetimi astronomik mali yardımlarla ayakta tutulurken, Suudi Arabistan, başta silah satışları olmak üzere inanılmaz karlı bir pazar haline getirildi…

Şimdilerde uluslararası arenada şu soru soruluyor; Azrail’in iki lideri ziyaretinin ardından Mısır ve Suudi Arabistan’da bir değişim söz konusu olacak mı?

Gerçekçi olmak gerekirse söz konusu değişime Mısır, daha yakın gözüküyor. Gerek içeride gerekse dışarıdaki kamuoyu, Mısır’daki baskıcı rejimin artık yolun sonuna geldiği düşünüyor.

Mısır’ın 29 yıllık diktatörü, kendisinden sonra Mısır’ın yeni liderinin kim olacağı yönündeki sorulara; “Bunu sadece Allah biliyor” cevabını veriyor. Bu cevap, Mübarek’in koltuğunu oğlu Cemal’e devredebilmesinin önünde bir takım sıkıntıların olduğuna yorumlanıyor.

Şüphesiz Mısır’da değişim, sıklıkla gündeme gelen bir beklenti. Bu noktada geçmişte umutları yeşerten bir takım gelişmeler olsa da bu beklentiler hep hüsranla sonuçlandı. Ancak bu sefer durumun biraz daha farklı olduğunun altı çiziliyor. Gerek, Türkiye ve İran bölgenin yükselen değerleri olarak öne çıkarken Mısır yönetiminin sorgulanan bölgesel rolü, gerekse Mısır kamuoyunun değişen karakteri, özellikle de yeni neslin beklentilerinin yüksekliği, daha az sabırlı olmaları, kitle iletişim araçlarını çok daha iyi kullanıyor olmaları Mısır’da muhalefetin elini güçlendiren ve değişimi kaçınılmaz kılan argümanlar olarak sıralanıyor. 

Arap basınına yansıyan değerlendirmelere bakılacak olursa, Ortadoğu’da taşları yerinden oynatacak trenin lokomotifi Kahire’den hareket etmek üzere.

Afrika’da Neden 20 Milyon İnsan Açlıktan Ölüyor?

Dünya’nın en zengin maden kaynaklarına ve en muhteşem bitki örtüsüne sahip Afrika’da neden 20 milyon insan açlıktan ölmek üzere? Aslında cevap herkesçe malum; Afrika’nın yer altı ve yerüstü tüm zenginliklerinin Batılı sömürgeci ülkeler tarafından talan edilmesi... Bugün Afrika’nın can çekişiyor olması sömürge düzeninin sona ermiş olmadığını, bu talanın son sürat devam ettiğini gösteriyor aynı zamanda.

Fransa, Afrika’da sömürgecilik faaliyetlerinin öncü ülkelerinden biri. 2.Dünya Savaşı‘nın ardından sömürdüğü ülkeler kısa süre içinde bağımsızlıklarına kavuştu. Ancak Fransa’nın Afrika’da kurduğu sömürü çarkı devam etti. Talan düzeni tıkır tıkır işledi. Ya da daha doğru bir ifadeyle işletildi. Fransa, dünyada hiçbir şey değişmemişçesine Afrika’yı istikrarsızlaştırmayı ve sömürmeyi olanca hızıyla sürdürdü.

Foreign Policy dergisinden Boubacar Boris Diop, “Fransa Afrika’dan milim kıpırdamadı” başlıklı yazısında Fransa’nın Afrika kıtasındaki tahrip edici etkinliğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Afrika’nın neden içler acısı durumunda olduğunu gösteren çarpıcı bir yazı.

Fransa, bağımsızlıklarını tanıdığı ülkelerde sömürü çarkını nasıl döndürüyor? Dior, sömürü sonrası düzenin mimarı Jacques Foccart’ın oldukça basit yöntemini şöyle aktarıyor; Bazıları Fransız uyruğunda olan güvenilir Afrikalı siyasetçileri, bu yeni 14 devletin başkan koltuğuna oturtmak ve doğal kaynaklar üzerindeki sıkı kontrolü sürdürmek. Bu tabiatıyla yolsuzluğu ve istikrarı besleyen bir sistemdi ve muazzam insan hakları ihlalleri olmaksızın devam edemezdi. Fakat kimin umurunda; Afrika’nın yeni diktatörleri rahatça uyuyabilirdi. Kıtadaki yaklaşık 60 bin askeri sayesinde Fransa tek bir hareketle diktatörlerin imdadına koşabilirdi. Bu zaten belli maddelerin gizli tutulduğu savunma anlaşmalarının parçasıydı. Fransa gizli servisi de gerektiğinde, diktatörlerin hasımlarını yok etme görevini yerine getirmeye hazır ve nazırdı. Bu şekilde ortadan kaldırılan Afrikalı muhalif listesi dehşet verici uzunluktadır.

Gerçekte Fransız modelinin en büyük hatası baştan beri var olması değil, Soğuk Savaş’tan sonra da büyük bir arsızlıkla ayakta kalmasıydı. O dönemde Moskova ve Washington kendi nüfuz alanlarında çok daha vahşi davrandığından, Paris’in Afrika’daki müdahaleleri nispeten makul görünüyordu.

Nijer’in uranyumu Fransa’nın...

Dior, Fransa’nın “dostluğunu” reddeden eski sömürgelerinin başına gelenlere dikkat çekiyor. “Fransa, sanki dünyada hiçbir şey değişmemişçesine, Afrika ülkelerini istikrarsızlaştırıp tahrip ediyor. Gerçekten de bütün eski Avrupalı sömürgeci güçler arasında, Fransa sömürgecilikten vazgeçmeyi reddedişiyle eşi benzeri olmayan bir yer teşkil ediyor. Ve Paris’le böyle bir ‘dostluğu’ reddeden ülkeler (Vietnam, Madagaskar, Kamerun ve Cezayir), özgürlüklerinin bedelini yüz binlerce canla ödedi.

Fransa’nın Üçüncü Dünya fiyatlarıyla uranyum çıkarmaktan hiç gocunmadığı Nijer’i ele alın. Fransa bu işi öyle vampirce koşullarla yürütüyor ki, tarıma dayanan bu ülkede tarım yapmak imkânsız hale geldi. Fransa’nın uranyum ihtiyacının yüzde 40’ını karşılamaya intihardan farksız şekilde seferber edilen Nijer, dünyanın muhtemelen ikinci büyük uranyum üreticisi, fakat aynı zamanda bugün dünyadaki en yoksul ülkelerden biri. Ve Paris bu ülkenin olduğu gibi kalması için her şeyi yapıyor; ülkenin ilk devlet başkanı Hamani Diori’nin 1974’te, ülkesinin madenlerin çıkarılmasından zerre kadar fayda sağlamadığını söylemesinin ardından devrilmesinin Fransa gizli servisinin işi olduğu yaygın bir söylentiydi. Nijer’in mevcut istikrarsızlığı (1996’dan bu yana üç askeri darbe ve süregiden bir iç isyan) Fransa’nın bu stratejik kaynağı kontrol etme gayretiyle doğrudan bağlantılı.

Yıllar boyu birçokları Fransız usulü sömürgeciliğin bir anakronizm haline geldiğini ve eninde sonunda doğal bir ölümle ortadan kalkacağını sandı. Ancak Gabon ve Çad’da, Nijer ve Kongo Cumhuriyeti’nde izdivaç öyle veya böyle işlemeye devam ediyor ve ufukta sona ereceğine dair hiçbir işaret yok”

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook